Bir Kahve Molası

Sevmek, Bir İnsanı Sevmekle Başlayacak Her Şey



13 Haziran 2019

Öykü: Sevmek, Bir İnsanı Sevmekle Başlayacak Her Şey

 | Yazar: Edibe VuralZeynep gözlerini Fındıkzade’deki tek pencereli odasında açtı. Bu odaya ilk girdiğinde bir insan nasıl sığabilir bu küçücük yere demişti; çok geçmeden, bir dünyanın sığabileceği kadar, genişledi bu oda onun için. Önce dünyayı, ardından okula gitmek için hazırlanan oda arkadaşı Emine’yi selamladı. Perdenin aralığından iç ısıtan güneş ışığı girmeye çalışıyordu içeriye. Perdeyi açtı, karşı binada pencere önündeki menekşelerini sulayan teyzeye bir tebessüm fırlattı. Duvarda asılı duran takvime baktı, günün sözünü okudu. Bugünün salı olduğunu ve dersinin olmadığını fark etti. Bu güzel havanın davetini geri çeviremezdi, yüzünü yıkadı, kendine geldi.

Masanın üzerinde duran dağınık kitapları toplarken bir ses duyar gibi oldu, kafasını çevirdiğinde dün gece bitirip yastığının kenarına bıraktığı Sait Faik’in Az Şekerli adlı öykü kitabını gördü. Kitap sanki konuşuyordu, yatağa yaklaştı kitabı eline aldı ve sayfaları karıştırdı sayfalar çevirilirken bir erkek sesi “Haydi kalk gel; bugün deniz durgun, güneş yerinde, ada sakin, ben yalnız…” dedi. Bu Sait Faik’ti. Zeynep’e sesleniyordu. Zeynep bir kaç dakikadır yaşadığı tüm bu şeylerin hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu kestiremiyordu. Ama içindeki ses ona yaşaması gerektiğini söylüyordu.

Hayal ya da gerçek neyse ne! 

Hazırlandı, sanki bir sevgiliyle buluşacak gibi hazırlandı. En sevdiği çiçek kokusunu sıktı boynuna. Tramvay durağına doğru küçük yokuşu çıkarken mahallenin gediklilerine selam vermeyi, o sıcak gülümsemesinden bir parça ikram etmeyi unutmadı. Tramvaya binip Eminönü’nde indi. Sanki yapması gerekenleri daha önceden biri yazmıştı, tarif etmişti, o kadar emin ilerliyordu. Adalar iskelesinde vapuru beklemeye başladı.

Vapur gelmişti, heyecanlıydı. İnsanlar sanki aynı denizi, aynı İstanbul’u izlemeyeceklermiş gibi birbirlerini ite kaka vapura koşturuyorlardı. Sefere yetişmeye çalışan son bir kaç kişiyle bindi vapura. Motorlar çalıştı, arkalarında bıraktıkları köpüğün beyazı ve denizin mavisiyle ayrıldılar Eminönü’nden. Vapurdaki insanları izledi, ayaklarını vapurun yan taraflarındaki korkuluklara güvenle ve zevkle dayayan insanların fotoğraflarını çekti.

Bu yolculuğun ona iyi geleceğini düşündü.

Yolculuklar her zaman iyi ya da kötü deneyimler kazandırmıştı ona. Kazandığı her deneyim ona okulda öğrendiklerinden daha işe yarar dersler vermişti. Adayı düşündü, ne vardı bu adada? Sait Faik’in neredeyse her öyküsünde uzun uzadıya anlattığı bu ada nasıl bir yerdi? 

Önce Kınalıada’da duran vapur, ardından Burgazada’da, Zeynep ve birkaç yolcuyu bırakarak vapurun neredeyse yüzde sekseniyle beraber Heybeliada ve Büyükada’ya doğru motorlarını çalıştırıp devam etti.

İskeleye adım attığı anda İstanbul’un karmaşasının farkına vardı. Buradaki sakinlik ona daha yarım saat önceki Eminönü macerasını hatırlattı, nasıl da koşturuyordu insanlar, nasıl telaşlı, nasıl yorgun…

İnsanoğlu ne garip dedi, içindeyken nasıl olur da fark etmez, bir adım geriden bakınca ya da zıttını görünce anlar? Aydınlık içinde yaşarken aydınlığın farkına varamaz ama bir gün karanlık olursa işte o zaman aydınlığı anlar. Sağlığın farkına sağlıksızlıkla, hastalıkla varmak gibi. En kötüsü de tekrar sağlığına kavuştuğunda sanki hastalığı hiç yaşamamış gibi davranmak. Yeniden unutmak sağlığın değerini.

Tüm bu düşünceleri tek pencereli yurt odasına sakladı Zeynep. Bu huzur veren adanın sakinliğinin önüne hiçbir düşünce geçmesin diye bazı şehirli düşüncelerini baskılaması gerekiyordu, o da öyle yaptı.

Ayağına bir kara köpek dolandı. Bu köpeği sanki bir yerlerden tanıyor gibiydi, siyah beyaz bir fotoğraftan. Tekne üzerinde çekilmiş bir fotoğraf geldi gözlerinin önüne Zeynep’in. Bu köpek Sait Faik’in Arap’ıydı. Başını okşadı Arap’ın, Arap onu tanıyor gibiydi çok geçmeden ince uzun vücudu, kavruk teni, anlamlı bakan renkli gözleri ile genç Sait belirdi.

“Hoşgeldin Zeynep,” dedi “Seni bekliyordum…”

“Burada, bu dört tarafı denizle çevrili yerde namuslu ve dostani günler geçirdim. Bugün sen de burada namuslu ve dostani bir gün geçir istedim, bir öykümle çağırdım ve şimdi buradasın, Burgaz’da, benim vatan bildiğim Burgaz’ımda. Sana buraları anlatacağım Zeynep. Biraz değişti ben öldükten sonra, ama bedenler değişse de ruhlar hala aynıdır. Biliyor musun? Senin gibi ben de Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı tahsili gördüm iki sene. Hergele meydanı hala öyle korkutucu ve soğuk mu? Orta bahçede hâlâ tütün içen talebeler derin mevzulardan bahseter mi? Beyoğlu hâlâ benim öykülerimdeki Beyoğlu mu? Belki sen de bana Laleli’den dünyaya açılan o kapıdan bahsedersin?”

Zeynep yıllardır tanıdığı fakat uzun zamandır görüşmediği birini görmüş gibiydi, hasretliydi Sait Faik’e bakan gözleri. Burgazada’yı ondan dinlemek için sabırsızlanıyordu. Adanın onu büyülemesini istiyordu. Bazen insan bile bile büyülenmek ister, kendini fantastik bir maceranın içine atıp yaşamak ister. İskelenin sağ tarafından önce asfalt olan daha sonra ise sol tarafta yeşilin tüm tonlarını, sağ tarafta ise denizin bereketli maviliğini gördükleri Gezinti Yolu’ndan Madam Martha koyuna doğru yürüyorlardı Zeynep, Sait Faik ve Arap…

“Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam gözüm hemen bir ada arar. Hemen mavi sahillere kayar gözlerim. Haritada ada görmeyivereyim vapurlar gelir geçer gönlümden, yolcular boşalır, dolar. Gözlerimin içine adanın mecburi yalnızlığını benimle paylaşmak istercesine bakan bir köpek, çok konuşmayan, yanakları kahverengi güneş yanığı dolu, hareketleri ağır, elleri çabuk, sarı yağmurluk ve çizmeler giymiş bir balıkçı, yırtık bir muşamba kokusuyla beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış, ağır ve kaba bir sandal, sandalın peşini bırakmayan bir martı, ağ, balık, pul, sahilde babalarını bekleyen balıkçı çocukları, kırlangıç ve dülger balığı haşlaması, deniz börülcesi kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar sisli bir deniz gelir gözümün önüne.

İşte Zeynep, Burgaz benim için budur, Yorgo ile kır kahvesindeki sohbetimiz, Yanaki ile siroz mereti yüzünden rakıları önce ince bardaklara ardından denize döküşümüz, Ali ile sandalda saatlerce suskunluk içinde balık bekleyişimiz, dar ufuklu bu adada Kaşık Adası’na doğru yüzme yarışları düzenleyişimizdir. Papaz ile cami hocasının aynı sandala atlayıp denizden kısmet bekledikleri ada… Düğünlerde beraber halay çektiğimiz ardından rum şarkılarıyla rakı içtiğimiz adamız, cenazelerde adadan eksilen için her birimizin içinin yanması, bir çocuk tebessümü, hafta sonları gelen İstanbullunun hayran kalışı…”

Zeynep tüm bu anlatılanlar karşısında insan ırkına bir lanet gibi verilmiş olan kıyas hastalığının pençesindeydi, kıyaslıyordu. Sait Faik’in buradaki bu temiz hayatı ile İstanbul’daki kendi yaşantısını. Dostuklardan bahsediyordu, huzur içinde yaşamaktan bahsediyordu. Doğadan, denizden, kuşlardan, balıkçılardan, insan yüzlerinden bahsediyordu Sait Faik. Sahi İstanbul’da insanlar birbirlerinin yüzlerine neden bakmıyorlardı?

Ada bir buçuk kilometre kare kadar bir yerdi ve bu küçücük yerde insanlar huzurluydu, neredeyse yirmi farklı etnik dini kültürün varlığından bahsediyordu ünlü yazar. Zeynep daha geçen gün mültecilerin kavgalarına şahit olmuştu Aksaray’da, hem de kendi aralarında. Oysa burada bir Rum ile bir Türk kardeş gibi yürüyorlardı adanın patikalarında, birlikte denize giriyorlar, eğleniyorlardı. Bir Rum şarkısında beraber danslar ediyor, balıkçı Koço’nun çaldığı akordiyona alkışlar ile ritim tutuyorlardı.

Biz ne zaman bu güzel mozaiği bozduk acaba, diye soruyordu kendine Zeynep. Soruyordu sormasına da cevap veremiyordu bir türlü. 

Madam Martha koyuna geldiklerinde Sait Faik Zeynep’e, “Neden okuyorsun beni? Ne buluyorsun bende?” diye sordu. Zeynep kelimelerin yetmeyeceğini bile bile anlattı.

“Varlıklı bir ailede büyüdün, dönemine göre maddi zorluk çekmeyen birkaç yazardan biriydin ama hiç fabrikatörleri anlatmadın, parmakları nasır tutan işçileri, emekçileri, görmezden geldiğimiz yalnızları, çocukları, yoksulları anlattın. İnsanlardan beslendin. İnsanların yüzlerindeki çizgilere daldın, her birine bir anlam yükledin. Yetişkinlerden haz etmedin ama o yetişkinlerin çocukluk fotoğraflarına bakınca onlara bir baba gibi sarıldın. Sadece tabiatın izin verdiğince yaşadın, ‘anadan doğma çevreci’ diye boşuna demediler sana. Ama çok erken geldin bu dünyaya ya da ben çok geç kaldım sana. Belki de aynı yıllarda yaşasaydık bu kadar yalnız olmazdık ikimiz de. Bir insan ne kadar geç kalır ki birine? Bir ömür çok değil mi?”

Sait Faik gülümsedi.

“Biliyor musun Zeynep, sadece kırk sekiz yaşında öleceğimi bilseydim doktorların bana yasakladığı rakıyı uyanık kaldığım her saat içerdim, geç kalmak, erken gelmek bunları bilse insan, hayatın sürprizi nerede kalır? Geç kalmak dedin de haydi biraz da adanın sokaklarında gezinelim.”

Bayrak Tepe’de bir şiir okudular, Kalpazankaya’da bir şarkı söylediler, manastırları gezdiler, mis kokulu çiçeklerle dolu evlerin önünde oturup sustular, kuşları dinlediler, çocukları izlediler. Kır kahvesinde okkalı kahve içtiler. 

Artık Sait Faik’in evinin olduğu sokağa girmişlerdi; Çayır Sokak… 
Burgaz’ı anlatır gibi beyazdı, sadeydi, temizdi, martıları andırıyordu…

“İşte Zeynep burası da benim evim, ben öldükten sonra anacığım ve birkaç şair, yazar arkadaşımın çabalarıyla burayı Sait Faik Abasıyanık Müzesi yaptılar. Arada beni gençliğinde okumuş şimdi ihtiyarlamış delikanlılar ve hanımefendiler gelir, bazen edebiyatçılar bahçemde okumalar yapar, bin bir türlü övgü ile birinci kattaki eğitim ve gösterim odasında belgesellerimi, benim hiç beğenmediğim fotoğraflarımı gösterir üzerine konuşurlar da konuşurlar.

Nasıl gülerek dinlerim onları Zeynep bir bilsen. Göğsüm kabarır ama bir yandan da sorarım kendime yaşarken bu kadar değersiz hissetmeme ne gerek varmış diye. Hiç çalışmadım ben Zeynep ama hep yazdım, yazmasaydım deli olacaktım…

Ha bir de hafta sonları adayı görmeye gelen turistler evimin önünden geçerken ‘Burada bir yazar yaşarmış,’ der meraklarından dalarlar içeriye. Ama onları ne duvarda asılı fotoğraflarım ne hayat hikayem ne ikinci kattan seyrettiğim Burgaz’ım ne de Marmara Denizi cezbeder. Burada bir zaman diliminde varolduklarını kanıtlamak için birkaç fotoğraf çekip giderler.”

Zeynep ve Sait Faik tek tek odaları gezdi, ikinci kattaki son odaya girdiklerinde “Hah işte en sevdiğim oda” dedi ünlü ve ölü öykücü.

“Buraya Mektup Odası dediler. Burayı seviyorum, gelen ziyaretçiler bana mektuplar yazıyorlar burada. Okuyamayacağımı düşündükleri halde yazıyorlar, bilmiyorlar ki sandalyeden kalktıkları anda bir çocuğun şeker ambalajını açışı gibi açıyorum sayfaları. Bilmiyorlar ki gözlerim her defasında doluyor taşıyor. Marmara Denizi’nin bu tuzu nereden gelir sanıyorsun?”

Zeynep tüm bunları dinlerken odanın penceresinden yaklaşan vapuru ve bu vapurun son ada vapuru olduğunu fark etti.

“Şimdi ben de yazacağım, ama ben vapura bindikten sonra okumanı istiyorum” dedi.

Renkli gözleri Zeynep’in ona mektup yazacağını duyunca parladı ve gideceğini duyunca ıslandı. “Şu vapurlar,” dedi “Benden neler götürdüler ve bana neler getirdiler…

”

Zeynep hızlıca çantasından kalemini çıkardı, uzun sürmeden kalktı belli ki kısa bir şeyler yazmıştı. “Artık demir almak zamanı geldi” dedi.

Zeynep, Sait Faik ve Arap iskeleye yürüdüler. Arap’ın başını okşadı kız, “Eşlik ettiğin için minnettarım sana,” dedi sevgi dolu bakan köpeğe. Arap da onu tanıdığına memnun olmuş olacaktı ki kuyruğunu salladı bolca.

Yüzü Sait Faik’e döndü, sarıldı.

 Sait Faik, bir ayağı vapurda olan kıza; “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” dedi.

Öykü: Sevmek, Bir İnsanı Sevmekle Başlayacak Her Şey

 | Yazar: Edibe VuralZeynep gülümsedi; gülümsemeyle birlikte kendinden bir damla tuzlu su ekledi Marmara Denizine.

Ünlü yazar eve döndü merdivenleri ikişerli ikişerli çıkarak Mektup Odasına ulaştı, sanki yaşıyormuş gibi, hiç ölmemiş gibi kalbinin çarptığını hissetti. Sayfayı açtı deftere çakılı kalmış kelimeler gibi sandelyeye çakılı kaldı adeta. Zeynep şöyle diyordu; “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına bir küçük cevizli-tahinli öykü bırakıyorum. Afiyet olsun…

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Haziran 2019 at 11:00

    Yaa Edibe hüngür hüngür ağladım. İnanamıyorum. Ve susamıyorum da bu satırları yazarken dahi…

    • Cevapla Edibe Vural 16 Haziran 2019 at 16:05

      Didem Abla;
      Esas ben şu an çok duygulandım ve boğazım düğümlendi. Çünkü bu kadar donanımlı bir okurun beğenisini kazanmak öyle kolay değil. Zeynep ve Sait Faik bence güzel mesajlar verdiler bize. Sevmek güzel şey doğrusu.
       
      İyi ki buradayım. Burada her şey birini sevmek ile başlayıp bitiyor çünkü… Daha iyileri için çabalayacağım.
       
      Çok öpüyorum 🌀

    Cevap Yaz