Martan'ın Sepeti

Tutku

8 Haziran 2019
Öykü: Tutku | Yazar: Zeynep Mete

Öyle yorgunum ki… Tam iki yıldır gezmedik kapı bırakmadım. Binlerce hikâyenin ardından nihayet evimdeyim. Yeniden doğmak için elbette. Size izleyicisi olduğum üç insan manzarası aktaracağım. Bu üç manzara bana nasıl kendimi buldurduysa size de yeniden kendinizi anlama ve dinleme fırsatı yaratabilir. Bu sizce de heyecan verici değil mi?

Evimden ilk ayrıldığımda iki eski gazete kağıdı arasında, epeyce sarsıntılı bir yolculuğun ardından, şehir dışında güzel bir çiftlik evine götürüldüm. Eve girer girmez duyduğum müzikte Don Givoanni tutkunun set çekilmez hükümranlığını haykırıyordu. Biliyorum çünkü geldiğim yerde çok dinlenirdi. Bu arada galiba biraz kendimden de söz etmeliyim. Kim olduğum şimdilik gizli kalsın ama özelliklerimden bahsedebilirim, öyle değil mi?

Söylenenleri anlıyor ancak henüz kelimelerin anlamlarını tam olarak bilemiyorum. Bir de küçük sır size; insanlar düşüncelerini seslendirmeseler bile ben onları duyuyorum. Ancak dediğim gibi kelimelerin içini henüz dolduramıyorum. Zamana ihtiyacım var. Evet, diğer bütün şeyler gibi zamana ihtiyacım var.

Pencerenin önünde uzun boylu, kır saçlı, elinde şarap kadehiyle duran adam, kapının açılmasıyla birlikte dönüp buraya birlikte geldiğimiz yaşlı adamı selamladı. Yaşlı adam bir şeyler söylemek için ağzını açmıştı ki ona “Teşekkürler, bıraktıktan sonra çıkabilirsin,” diye karşılık verdi.

Böylece odada ikimiz yalnız kaldık.

Şimdi uzaktan akrabam olan keten bir örtünün üzerinde sırt üstü yatıyorum ve camın önündeki adamın yüzünü, düşüncelerini takip etmekteyim. Adamın yüzünde uzun ve derin çizgiler var. Gördüğüm diğer insanlara hiç benzemiyor. Gözlerindeki hüzün ona inanılmaz bir çekicilik kazandırıyor. Ne kadar baş başa kaldık hatırlamıyorum. Bir süre sonra tekrar kapı çalındı, bu kez içeriye yaşlı bir hanım girdi. Pencerenin önündeki adamın yüzü aydınlandı, sanki bir ışık yansıdı yüzüne.

“O nasıl?” diye sordu. Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi; “Bugün daha iyi, birazdan doktor gelecek. Hadi artık üzülme oğlum. Üç yıldır bitirdin kendini.”

Ahhh! Neler geçiyordu içinden, ah neler söylemek istiyordu ama neye yarardı ki her şeyi yeniden ve yeniden konuşmak? İçeride yatan on altı yaşında eli ayağı tutmayan bir evlât olunca, neye yarardı ki konuşmak. Sessizce oturdular sonra. Adam camın önünde; yaşlı kadın, benim bulunduğum masanın karşısında uzun koltukta. Kadının elleri kucağında, adamında gözleri uzaklardaydı. Aslında beş dakikadan fazla sürmeyen fakat odadakilere bir asır gibi gelen derin sessizlikte adam; kendi kendine gülümsedi ve iç sesiyle konuştu;

“Tutku” dedi; “Yakıp yıkan, kavurup, tutuşturan. Sebep olduğu yıkımlara aldırmadan, savurduğu küller üzerine yeniden hükümranlık kuran sahipsiz ejderha. Üstelik kendi yaktığı ateşle kendini tutuşturacak kadar cüretkâr ve mağrur. Sahipsiz; çünkü karşılıksız vermeye hazır yürek arar tutku. Evet; o da karşılık beklemedi.”

Üniversite yıllarıydı.

Onunla ilk karşılaşması, gittiği kendi halinde bir arkadaş toplantısında olmuştu. O çok sevdiği bir yazardan konuşulunca duramamış, bildiği her şeyi bir nehir gibi hızlıca geçivermişti. Fakat herkes hayran hayran dinlerken tam arkasındaki incecik bir fidanı andıran esmer kız, bütün söylemlerini alt üst edecek savlarla, onu bilgisizlik ve tek yanlı olmakla suçlamıştı. Üstelik taşralı cesaretine sahip olduğu için de küçümsemişti. Belki başka zaman olsa asla karşılıksız kalmayacak bu ince alaylar, kızın gözlerindeki ışık yüzünden öylece havada asılı kaldı. Genç adam şaşkın şaşkın baktığı kıza hiç karşılık vermedi, yalnızca gülümsedi. Kalbi sakinliğinin aksine deli gibi atıyordu.

“Kim bu?” diye düşündü. Mutlaka öğrenmeliydi. Parti bitip herkes dağılırken esmer kız yanına geldi ve koluna girerek “Galiba çok yüklendim size, özür dilerim. Ama haklı sebeplerim var, elbette dinlerseniz,” diye söylendi.

Sarhoştu, ayakta durmakta zorlanıyordu. Onu evine bıraktı. Bütün gece onun; iki büklüm kıvrılmış narin bedenini, bu bedene tıpkı bir kuğu zerafetiyle bağlı boynu ve incecik yüzünü, uyuyuşundaki sessizliği bir sandalye tepesinden izledi. Daha o zaman hissetti, bu ele avuca sığmaz ateş parçası kimseye ait olamazdı. Yüzünün her çizgisini ezberine aldığı bu kadını nasıl unutacaktı? Oysa kendinden büyük bir tutku; tüm bedenine çoktan yayılmış ve onu esir almıştı.

Tutku diye düşündü yeniden; cüretkar; çünkü cesur.

Ejderha, çünkü seyircisi kalmamış bir kahraman. Mağrur; çünkü duruşuna baş eğdirilemez. Tutku işte, insan ejderhası.

Ayrılıkla yarışsa kim kazanırdı acaba? Ayrılığın hükmü tutkunun ateşini alt edebilir miydi? Yoksa ayrılık, tutkunun yaktığı ateş yer değiştirince mi kazanırdı?

“İnsan tutkuyla altı çizilmiş satırla bin parçaya ayırabilir mi kendini? Yoksa, ayrılıktan örülmüş sırma iple mi boğulur? Belki de hepsi, bu kadar ateşin ortasında artık ne fark ederdi ki?” diye geçirdi içinden. Düşünceleri rüzgârla açılan kapıdan içeri süzülen bayıltıcı kokuyla bölündü.

“Gül” dedi yeniden, “Tutkunun silahı.”

Garip olan ise; yıllar önce hükümranlığından kaçamadığı tutkunun, bu topraklarda da hizmetkarı oluşuydu. O geçmişte bir yaşam tutkunuydu. Oysa şimdilerde tutku süngüsü, yani gül üretiyordu.

Bir dargın bir barışık geçen tutku dolu dört yılın ardından evlenmişlerdi.

Onlarınki garip bir aşktı; ne birlikte ne de ayrı olabiliyorlardı. Binlerce terk ediş ve binlerce barışma yaşadılar. O ele avuca sığmaz bir ateş parçasıydı; durmadı, durduramadı. Her geri dönüşünde başka biri oluyordu. Adam, her şeyi bıraktı, yalnızca kadının her terk ediş ve dönüşlerindeki değişimleri izlemeyi, onu kendi haline bırakmayı ve kendisine kattıklarıyla yetinmeyi öğrendi.

Bir bebekleri oldu sonra. Bebek, kadının gidiş gelişlerini bitirdi, bir süre ilişkilerine sessizlik ve huzur hakim oldu.

Mutlu muydu?
Hayır!
İkisi de mutlu değildi.

Çok sonraları yine gidip gelmelerin başladığı bir dönemde; karşısına geçip başka bir adamı sevdiğini ve kızını da alıp gideceğini söyleyen kadına hiç şaşırmadı adam. Çünkü başka türlüsü mümkün değildi, o tutkuydu ve ateş yüklüydü. Onu kontrol altına almak söndürmek demekti, oysa onu bu ateş haliyle seviyordu.

Eşyalar hazırlandı, vedalar tamamlandı ve ayrılık vakti gelip çattı..

Üzgün müydü?
Hayır.
Biliyordu,bu da geçecekti…

Gidişlerinin üzerinden henüz bir iki saat geçmemişti bile haber geldi.

Bu dünyada onu her şeye razı edebilecek, her şeyi yaptırabilecek ateş parçası takla atan arabanın ön camından fırlamış ve oracıkta ölmüştü. Kızları ise ağır yaralıydı. Acı ağır, dayanılmaz ve yapış yapıştı. Sanki tüm vücudunu kaplamıştı, nefes alamıyordu. Yine de dayandı. Kızını yaşatmak uğruna dayandı.

Tam üç yıl uğraştı didindi, çalmadık kapı bırakmadı. Kızı üç yılda ancak kendi başına üç beş adım atar hale gelmişti. Düşünceleri annesinin sesiyle bozuldu. İkimiz de irkildik; “Doktorun emaneti bu mudur?”

Sessizce salladı başını adam. Annesi usulca tek eliyle kavradı beni, diğer eliyle oğlunun sırtını sıvazladı; “Yeter artık,” dedi. “Kaderin önüne geçemeyiz, sen elinden geleni yaptın.”

Hayır!
Bunları duymak istemiyordu; hayır!

O, kederlerini kuruyup yok olsunlar diye ne incelikli sözlere, ne ümidin fırtınalara dayanıksız rüzgâr çanına ne de ayrılığın sırma ipine asmıştı. O, tutkunun ipini kaderine de bağlamadı, sırtını da dönmedi olup bitene, geride de bırakmadı. Aksine olanlarla yaşamayı öğrendi. Hayır teselli istemiyordu. Güçlü olmak için bağlılığı reddetmeyi, zayıfken güvenlik için teslim olmamayı anlayabilmeyi başarmıştı çünkü.

Yalnızca aşkta değil aşkla da ihanete uğramanın ağırlığını, bütün bunlara neden olan tutkunun sırtına da yüklemedi. O, yaşamayı ve arda kalana tüm varlığını hibe ederek yaşatmayı seçti…

Yaşlı kadın, oğlunun bulutlanan yüzünü görünce odadan çıktı.

O çıkarken açılan kapıdan odaya yeniden gül kokusu doldu. Kadın, yaşlı ayaklarını sürükleyerek yedi sekiz adım sonra bir başka kapının önünde durdu, kapıyı çaldı ve içeri girdi. İçeride bu kez başka bir pencere önünde genç bir adam duruyordu. Adam irkilerek arkasını döndü, gelenin evin yaşlı hanımı olduğunu görünce biraz utandı. O başkasını bekliyordu. Heyecanını gizleyerek yüzünü yere eğdi.

Yaşlı kadın; “Beni beklemiyordunuz anlaşılan,” dedi muzip bir gülümsemeyle.

“Olsun, fazla kalmayacağım zaten. Size ne kadar teşekkür etsek azdır biliyorum. Emanetinizi getirdim.”

Genç adam anlamsız bir şeyler söyledi ancak yaşlı kadın; “Lütfen,” diye fısıldadı.

Şimdi genç adamın ellerindeydim. Tam o sırada kapı açıldı ve tekerlekli sandalyesinde içeri giren genç kızın yüzü güneşi bile gölgede bırakacak kadar güzeldi. Genç doktoru şimdi tüm kalbimle anlamıştım…

Tutku, derin yaralar almış olsa bile hala bu evin gerçek sahibiydi.

._

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla İrem Savaş 8 Haziran 2019 at 09:07

    Zeynep Hanım ne keyifli bir öykü olmuş. Kaleminize sağlık 🙂

  • Cevapla Zeynep Mete 8 Haziran 2019 at 19:16

    Sevgili İrem Savaş;
     
    Teşekkürler, çok naziksiniz.

    • Cevapla Zeynep Mete 14 Haziran 2019 at 10:13

      Sevgili Mehmet Gökcük;
       
      “Okuyan herkesi, kalbinin penceresini ufaktan aralayıp içeri baktıracak bir öykü olmuş.”
       
      Ne güzel bir tespit, eğer böyle hissettirebildiysem ne mutlu bana. Çok teşekkürler. Variyetiniz sevdiklerinizin kalbinde sonsuza kadar yer bulsun.
       
      Saygılarımla

  • Cevapla Mehmet Gökcük 10 Haziran 2019 at 21:08

    “O, yaşamayı ve arda kalana tüm varlığını hibe ederek yaşatmayı seçti…”
     
    Sanırım hem tutkunun, hem de bu güzel öykünün özeti bu cümleydi…
     
    Okuyan herkesi, kalbinin penceresini ufaktan aralayıp içeri baktıracak bir öykü olmuş.
     
    Yüreğinize, kaleminize sağlık…

  • Cevap Yaz