Martan'ın Sepeti

Akide Şekeri

20 Temmuz 2019

Öykü: Akide Şekeri | Yazar: Zeynep Mete

O günün akşamı; kantinci Rüstem iş bitimi hastaneden çıkar çıkmaz bir şekerciye uğradı. Bir külah akide şekeri aldı ve cüzdan cebinde rahat rahat uzanan benimle birlikte mütevazi evinin yolunu tuttu.

Rüstem eve girer girmez daha ev ahalisine bir merhaba bile demeden yaşlı, tonton sonradan anacığı olduğunu öğrendiğim, eski bir koltukta, gözlerini kapıya dikmiş bekleyen hanıma; beni ve akide şekerlerini teslim etmek ve ona sarılmak için uzattı kollarını.

“Al anacığım; bu şekerlerin, bu da emekli maaşın.”

Teyze belli belirsiz gülümsedi, Rüstem yarı neşeli, yarı kahırlı söylendi anacığının gülümsediğini görünce;

“Ah be anacığım, evden çıkmazsın, hiçbirimizi hatırlamaz üstelik konuşamazsın da, ne yapacaksın parayı?”

Kadıncağız; akide şekerinin külahını sevgiyle alıp kucağına koydu önce, sonra para destesinin içinden yalnızca beni alıp geri kalanı oğlunun eline sıkıştırdı. Oğlu tam bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki ona uzanan para dolu elini ittirip başını sağa sola salladı.

“Neden almıyorsun ki, bütün bir ay bu anı bekler sonra da yalnızca bir tek banknot alırsın, neden?”

Yaşlı kadın başını önüne eğdi, taş kesilmiş gibi öylece eski halının desenlerine kilitledi gözlerini. Rüstem biliyordu anacığının bu halini, artık başka bir hale bürünmüştü yaşlı kadın.

Oğlu odadan çıkar çıkmaz kadının ilk işi takma dişli ağzına küçük bir akide şekeri atmak oldu, sonra düşünen sesi odayı kapladı.

Sesi hüzünlüydü, duyor ve dinliyordum onu:

Ah oğul, doğru söylersin ne yapacağım ben parayı? Ama bilmezsin; her ay getirdiğin o para babanın yadigârıdır, onun nefesi, onun elidir, nereden bileceksin ah oğul. Ben kocadım gayrı, hiçbir şey hatırlamam. Konuşmayı, gülmeyi, adımı, bazen sizleri bile hatırlamam. Acıktığımı bilmem, üşüdüğümü bilmem, tuvaletimin geldiğini, uyku vaktini bile bilemem. Ama o! Onu hiç unutmadım oğul, hiç unutmadım.

On altı yaşındaydım babana vardığımda, sokakta oynardık. İstiklâl harbinden yeni çıktıydık, yoksulluk sırtımıza batmış kara bir diken gibiydi ama umut vardı içimizde, başaracaktık, başardık da… Biliyorsun baban zabitti.

Ailem beni ona vermezden önce anam konuştu benimle; “Kızım,” dedi, “Hepimiz yoksuluz biliyorsun ama besleyemediğimiz yok bizim, istemezsen vermem seni. ‘Anam bir boğaz eksilsin diye verdi beni,’ deme sonra. Bak adam iyi birine benziyor, üstelik gazi, işi de var, uzaktan hısımımız olur bir de. İyi düşün,” dedi.

Onu ilk defa kapıdaki anahtar deliğinden gördümdü. Pek büyük bir burnu, kocaman kulakları vardı. Sol kaşının üzerinden çenesine kadar uzanan derin bir yara izi de cabası. Ama ne bileyim kabul ettim işte, birinin beni istemesi onca kötü günlerin üstüne oyun gibi, akide şekeri gibi tatlı gelmişti zaar bana.

Sonra ne mi oldu? O beni sevip saydıkça kocaman burun da, kulaklar da gözümde git gide küçüldü. Yara izi ise iyileştikçe kayboluyordu ama ben bu izin kaybolmasını istemiyordum çünkü bu iz büyük savaşın hatırasıydı ve bana gurur veriyordu.

İzzet Efendinin vazifesi Anadolu’nun her köşesini gezdirdi bize. İlkin bir hudut köyüne gittik, ben gelin olduktan altı ay sonra. Bana silah kullanmayı öğretti, nedenini sorduğumda ise; artık bir zabit eşi olarak onun beni koruduğu gibi benim de onu koruyabilmem için bunu öğrenmem gerektiğini söyledi. Fakat ben yıllar sonra asıl nedenin; herhangi bir tehlike anında önce kendimi koruyabilmem için olduğunu anladım. Öyle yerlerde vazife görüyordu ki bazen korkmadan nasıl yaşadım hala hayret ederim.

İlk görev yerimizde portakal sandığından kapımız, toprak damlı küçük bir kulübemiz vardı. İlk gün benden büyük beyaz bir çarşaf istedi, çeyizimin iki çarşafından birini koşarak getirdim. Çabucak evin iç kısmında, toprak damın altına çakarak yerleştirdi çarşafı. İlkin anlamadım; sonra çarşafla dam arasında gezinen akrepleri, yılanları, örümcekleri görünce anladım tabii niye tavana çarşaf gerdiğimizi.

Korkmuyorum. O ender zamanlarda da olsa yanımdaydı, onun vazifede olduğu zamanlarda ise şimdi adını hatırlamakta beceriksiz olduğum kedimiz, hepsinin icabına bakıyordu ya da ben öyle sanıyordum.

Çok yıllar sonra bir başka vazife yerinde nöbetçi olduğu bir gece garip bir sesle uyandım. Sanki kapı çalınıyor gibi geldi. Hayır! Dinledim kapı değildi, garip bir ses tak, tak tak, tak, tak, tak tak tak… Sanki telgraf manyetosu gibi. Eğildim, yastığın altında duran silahı aldım, namluya kurşunu sürdüm ve dinledim. Evet, ses camdan geliyordu. Parmak uçlarımda yaklaştım ve seslendim, “Kimsin?”

Sesim çıktı mı, sesim diye bellediğim yüreğimin gümbürtüsü müydü bilmiyorum ama yaklaşmaya devam ettim. Ahhhh! Bir de ne göreyim, pencerenin camı açılmış, geniş denizlikte duran manyetolu telefon kasasına rüzgar estikçe vurup duruyor. Olduğum yere yığıldım elbet. Ağladım,ağladım… Ama İzzet Efendiye bundan hiç söz etmedim. Ben ona söz verdim; ölüm bizi ayırana kadar sırtımızı şikayetsiz birbirimize dayamaya.

O emekliliğine az bir zaman kala gittiği bir görevden dönemedi, şehit oldu. Ben bu sefer sırtımı anılara yaslayıp üç çocuk büyüttüm. Üçü de iş güç sahibi oldu, evlendi, çoluk çocuğa karıştı. Beni hiç üzmediler, kırmadılar, sağolsunlar hoş tuttular. Ama ben hiç hoş olamadım, kimselere belli etmedim ama İzzet Efendinin ardından bir enkazdım. Çünkü o babaydı, anaydı, ataydı, yardı, yarendi, üstelik evlâtları doğana kadar evlattı da. Her şeydi, herkesti. Hayatın içinde yaşamaya değer ne varsa hepsiydi.

Sonra çocuklar büyüyüp kendilerini kurtardıktan az sonra ben unutmaya başladım işte, yavaş yavaş, tane tane, bir bir unuttum her şeyi.

Seni?

O nasıl soru öyle? Seni hiç unutmadım. Diğer bütün şeyleri unutuyorum ki minicik, ufalmış bu beynimde sana daha çok yer kalsın diye.

Fakat bu sensin, ne kadar gençsin. Vakit tamam demek, beni almaya mı geldin? Ahhh bilsen nasıl bekledim bu günü. Hadi, hadi gidelim…

Ertesi gün ölüsünü buldular Zarife Hanımın, yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle.

Yattığı döşekle sediri arasında; herkesin yerini bildiği ama kimsenin dokunmadığı benim de dahil olduğum bir tomar parayla cenazesini kaldırdıktan sonra kalanıyla çocukluğunda yoksulluktan, gençliğinde yoksunluktan, yaşlılığında ise eski tadını bulamadığından bir türlü yiyemediği akide şekerleri alıp sokakta oynayan tüm çocuklara, duasına gelen tüm büyüklere dağıttılar…

Velhasıl ister kara toprağın altına, ister ardına bakmadan başka diyarlara gitsin; ölüler ya da ölü saydıklarımız besliyor dirileri. Bunu ben söylüyorum, bu dünyadan delik bir kuruş bile almadan gideceğini bilen siz insanlara. Ben değil belki ama yolculuğunuzda size uzak bir akrabam eşlik edecek, iki metrelik keten ya da patiskayla. İşte iyi düşünmek gerek; paranın ateşi mi sevdanın alevi mi lazım insana…

_.

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 21 Temmuz 2019 at 12:32

    Merhaba Zeynep Hanım,
     
    Böyle unutulmayan, hatta unutulmasın diye her an düşünülen bir acıyı her an yaşayan biri olarak, öylesine etkilendim ki. Ağladım, ağladım.
     
    Bunu hissedebilmeniz muhteşem.
     
    Kaleminize sağlık.
     
    Sevgiyle kalın.

  • Cevapla Zeynep Mete 22 Temmuz 2019 at 15:46

    Sevgili Nimet CANBAYRAKTAR;
     
    Acınızı deştiğim ve yeniden kanattığım için çok üzüldüm ama öte yandan bu acıyı yaşamış ve ruhunu bu acıyla büyütmüş birini kalbimin her köşesinde duyup, acısını paylaşabildiğim içinse bir nebze teselli buldum.
     
    Çok teşekkürler güzel sözler için…
     
    Saygılarımla…

  • Cevap Yaz