Bir Kahve Molası

Asuman Canan’ın Hikayesi | 1

11 Temmuz 2019
Yazı: Asuman Canan’ın Hikayesi | 1  | Yazan: Edibe Vural

İskoçya asıllı ABD’li bilim adamı Alexander Graham Bell, 3 Mart 1847’de doğdu. 7 Mart 1876’da telefonun patentini aldı. İlk telefon şirketi olan Bell telefon şirketini 1877’de kurdu. Nereden bilebilirdi ki bugün belki bir aşkın başlangıcı ve bitişi olabilecek bir buluş ortaya koyacağını? Kilometreleri yok edebileceğini, bir sese duyulan özlemi iliklere kadar yaşatabileceğini, bu icat üzerine yüzlerce şarkı yazılacağını nereden bilebilirdi? Ve tam yüz yıl sonra bu icat ile Asuman’ın rastgele bir numarada doğru birini arayacağını nereden bilebilirdi?

Asuman ismini annesinin izlediği bir filmin başrolünden, Canan ismini ise babasının okuduğu bir roman karakterinden alan bu genç kızın aşk hikayesi de film ve romanları aratmayacak cinstendi.

70’li yılların başında memleketleri Kilis’ten evin en büyük kızının Türkiye’nin ilk öğretmen lisesi olan Çapa Öğretmen Lisesini kazanmasıyla İstanbul’a göç ediyordu Asuman’ın ailesi. Okula çok yakın bir konumda ev tutmuşlardı, sadece okula başlayacak olan genç kız değil, diğer aile bireyleri de burada yepyeni bir hayata adım atacakları için oldukça heyecanlılardı.

Asuman kalabalık bir ailenin kızıydı.

Becerikli, akıllı, öğretmeyi ve öğrenmeyi görev edinmiş, kardeşleri ve çevresinde bulunan tüm çocuklara aynı sevecenlik ve iyilik ile yaklaşan, evin büyük kızı olmanın verdiği olgunluk ve küçük anneliği hiç yadırgamadan omzuna yüklenen, aynı zamanda komik ve muzip bir kızdı. 
Arkadaşlık bağları oldukça kuvvetliydi, memleketinden ayrılıp İstanbul’a taşındıkları vakit tüm arkadaşları “Neşemizi kaybettik” demişlerdi. Buradaki yeni arkadaşları ise kendilerini oldukça şanslı hissediyorlardı.

Taşralı Asuman, bu büyük şehre, burada yaşayan insanlara, okuluna, arkadaşlarına yavaş yavaş alışıyordu. Buradaki her şey taşradakinden farklıydı. İnsanların konuşma biçimleri, yürüyüşleri, giyinişleri, yemekleri ve hatta birbirleriyle tanışma şekilleri bile…

İşte onun hikayesini başlatan şey de buradaki farklılıklara ayak uydurmaya çalışmakla başlıyordu. Asuman sanki hiç bilmediği bir toprakta açmaya heves etmiş çiçek gibiydi…

Bir gün arka sırasında oturan iki sınıf arkadaşının konuşmalarına kulak misafiri oldu.

Kızlar, telefondan rastgele numara çevirdiklerini ve böylelikle arkadaş bulduklarını birbirlerine anlatırken Asuman durumun garipliğine şaşırarak sordu;

“Benim bildiğim yanlış numara aradığını anlayınca insanlar yanlış numara der ve kapatır. Nasıl oluyor da sizinle böyle telefonda uzun uzun konuşuyorlar?”

Kızlar Asuman’ın saflığına gülüp hemen açıklamaya başladılar;

“Akıllım öyle rastgele aramıyoruz herhalde, erkek yurtlarını arıyoruz, sesimizi duyan karşı taraf zaten konuşmaya başlıyor.”

O güne kadar insanların birbirleriyle tanışmak için sokaklarından defalarca geçtiğini, takip edip mendil verdiğini, çay partilerine davet ettiğini duymuştu ama bunu ilk defa duyduğuna emindi. O an çok umursamadığını ve bunu anlamsız bulduğunu düşünse de o kadar da anlamsız bulmadığını cuma günü annesinin Cuma Pazarına, babasının işe, kardeşlerinin ise okula gittiği saatlerde telefon rehberine uzanan eline karşı koyamadığında anlayacaktı. Belki biraz heyecan arayışı belki İstanbullu kızların yaptığını taklit etme belki de sadece kaderdi…

Eline rehberi aldı.

Önce İstanbul Adana Erkek Yurdunu aradı telefon çaldı fakat açan olmadı. Bu kez İstanbul Trabzon Erkek Yurdunu aradı telefonu açan kişinin Karadeniz şiveli biri olduğunu duyunca hiç ses etmeden hemen kapadı telefonu. Çünkü bu şiveyi hiç anlamamıştı. Biriyle sohbet etmenin başlıca kuralı onu anlamaktı ne de olsa. Gözüne Kahramanmaraş Erkek Yurdu ilişti çevirdi numarayı kalbi hızla çarptı, telefonu açan yurdun hademesiydi. Hademe Asuman’ın sesini duyunca hemen pencereden dışarıyı izleyen delikanlıyı çağırdı;

“Bir kız var telefonda sor bakalım kimi aramış ne istiyormuş?”

Telefonu alan delikanlı bu tür aramalara alışkın ve bezmiş olacaktı ki hemen; “Buyurun, bir erkek mi aradınız?” dedi.

Asuman çok utandı.

Sanki başından aşağı doğru sıcak bir şeyler boşaltıldı. Bu utançla ve yanlış anlaşılmanın verdiği kötü his ile her şeyi olduğu gibi anlattı. Aslında böyle bir şeyi ilk defa yaptığını sadece bir merakla ve galiba okulda arkadaşlarına anlatabileceği hikayesi olsun diye aradığını, okulunu, yaşını, memleketini o an zihninde ne varsa döküverdi. Telefonun ucundaki ses Asuman’ın dürüstlüğüne ve samimiyetine hayran kaldı.

İbrahim de her şeyi bir anda Asuman’ın içtenliğini kıskanarak anlatacak oldu fakat o anda daha iki hafta önce yurttan yakın arkadaşı Ahmet’in başına gelenler aklına geldi. Yurdu arayan kızla Ahmet, Ahmet’in telefonu açışı ve sohbet etmeye başlamalarıyla arkadaş olmuşlardı bir hafta sonra buluşmak için bir yere çağırmıştı kız, buluşacaklardı. Ahmet yurda perişan halde dönmüştü. Yüzü gözü kan içindeydi. Temiz bir dayak atmışlardı. Meğer karşıt görüşlü öğrenciler yurtları arayıp böyle bir tuzak düzenliyorlardı. Temkinli olmasında fayda vardı, Türkiye’de yaşamak her zaman zordu ama içinde bulundukları bu dönemde çok daha zordu.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde öğrenci olan İbrahim, yurtlara lahmacun dağıttığını ve cuma günleri Maraş yurduna tam da bu saatlerde lahmacun getirdiğini bu sebeple yurtta olduğunu, isminin ise Ökkeş olduğunu söyledi. Ve Asuman’ın annesinin pazardan eli kolu dolu dönüşüyle ilk konuşmaları sona erdi…

Pazartesi okula giden Asuman heyecanla olanları arkadaşlarına anlattı. Hayatına yepyeni bir renk gelmişti, artık onun da arkadaşlarına anlatacağı biri vardı. Arkadaşları “Lahmacuncu Ökkeş” ismini duyunca bunun bir rumuz olduğunu düşündüklerini söylediler henüz rumuzun dahi ne olduğunu bilmeyen Asuman için o Lahmacuncu Ökkeş’ti.

İbrahim yurttaki arkadaşlarını tembihlemişti telefondan biri lahmacuncu Ökkeş’i soracak olursa İbrahim’i çağıracaklardı. Asuman bir sonraki cuma gününü iple çekiyordu, heyecanla bekliyordu.

6 ay boyunca her cuma günü Asuman evde yalnız kalmayı İbrahim ise bir telefon sesini bekledi.

Sesleri buluştu, Asuman okulda ve evde olan şeyleri anlattı bu sese, İbrahim ise yurttan bir şeyler anlattı ailesinden bahsetti.

Delikanlı, bu denli tanıdığı altı aydır her cuma sesini duymayı beklediği bu genç kıza artık doğruları söylemesi gerektiğini ve buna hakkı olduğunu düşünerek bir cuma günü yanlış bir biçimde söylediği ismini ve mesleğini bir başka cuma günü doğrulara bırakıyordu.

“Bak Asuman, ben aslında Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde talebeyim ve ismim İbrahim.”

Asuman gerçekleri öğrendi fakat buna o kadar da kızmadı. Ne de olsa hayatında bir sesten öte değildi. Doktor olması ya da lahmacuncu olması bir şey ifade eder miydi?

6 ay sonunda İbrahim artık bu sesin bir görüntüye kavuşmasını istedi.

Fakat bunu Asuman’a nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Arkadaşlarıyla konuşurken aralarında uyanık diye isimlendirdikleri Ömer;

“İbrahim abi benim aklıma bir fikir geldi, bu cuma konuşurken yurttaki arkadaşlarına çiğköfte yoğuracağını söyle ondan bir tarif al, tarifi alırken bir şeyin eksik olduğundan bahsedersin o da belki ben getiririm der böylelikle artık bu altı aylık ses bir vücut bulur.”

İbrahim planı tam da Ömer’in dediği gibi uyguladı. Asuman güzelce çiğköfte yapımını anlattı “Ama” dedi “Bizim memlekette bulgurun incesine ‘simit’ derler çiğköfte yapacaksan simitle yapmalısın.”

İbrahim sanki bu cümleyi bekliyordu hemen “Nereden bulacağım sizin memleketin simitini?” dedi.

Asuman tüm içtenliğiyle “Aaa aşk olsun bizim evde çok fazla var getiririm sana,” deyince İbrahim sevinçten ne yapacağını bilemedi.

“Peki nereden bileceğim, tanıyacağım seni?” dedi İbrahim.

İşte tam o anda anladı ki İbrahim’i yolda görse tanımayacaktı.

Belki de defalarca görmüştü kim bilir? Belki de aynı otobüse aynı tramvaya biniyorlardı belki aynı bakkaldan alışveriş yapıyorlardı…

Hayatlarında olan biten her şeyden haberdarlardı. İbrahim Asuman’a zaman zaman ancak çok yakın birinin soracağı samimiyette sorular soruyordu.

“Ağabeyini evlendirecektiniz ne oldu?”

“Erkek kardeşin okulu bitirdi mi?”

“Babanın ayağındaki yara ne durumda?”

Dışarıda görse tanıyamayacağı bir adama tüm hayatını, evini, özelini anlattığını o an anladı Asuman.

 Altı aydır ilk defa bu konuşmada bahsettiler birbirlerinin fiziksel özelliklerinden.

”Ben uzun boylu, zayıfça bir adamım. O gün siyah takım elbise giyeceğim yakamda bir karanfil olacak ve elime Kelebek Gazetesini alacağım,” dedi İbrahim.

Asuman ise; “Ben de uzun fırfırlı pembe bir elbise giyeceğim, bileğimde gümüş bir künye olacak. Saçlarım omuzlarımdadır, kumral sayılırım. Pazartesi saat ikide Çapa durağında,” deyip annesinin pazardan gelişiyle telefonu kapattı.

O hafta sonu Asuman bir hayal denizinde yüzdü adeta. Yorulduğunda kıyıdaki umut şezlonglarına yaslandı. İzlediği filmlerdeki jönleri getirdi gözünün önüne; esmer ise Kadir İnanır’a benzetiyordu zihnindeki adamı, mavi gözlü ise Cüneyt Arkın’a.

Hiç gelmeyecekmiş gibi beklediği pazartesi günü gelmişti.

Öğleden sonra dersi olmadığı için koşa koşa eve geldi Asuman. Geceden hazırladığı fırfırlı elbisesini, en fazla üç kere giydiği tozpembe babetini özenle giydi. Omuz hizasındaki kumral saçlarına hafifçe bir dalga verdi. Kilerden bez bir çantaya üç dört bardak kadar simit doldurdu. Tam evden çıkacaktı ki annesine yakalandı.

“Nereye böyle kızım, bu elindeki nedir?”

Asuman yalan söylemek istemediği için gerçeğe en yakın yalanı söyledi;

“Bir kız arkadaşım yurttaki arkadaşlarına çiğköfte yapacakmış benden bizim memleketin simitinden istedi onu götürüyorum.”

Annesi Güney Doğunun o sofrası açık, gönlü bol ve anaç kadını olmanın gerektirdiği gibi hemen Asuman’a ders vermeye başladı. “Aferin Asuman; biz sana böyle mi öğrettik kızım? Ne bu böyle canından mı koydun? İki avuç simitle kim doyacak? Al şu çuvalı da doya doya yesinler,” deyip eline tutuşturdu içi simit dolu çuvalı.

Asuman ne diyeceğini bilemeden çuvalı yüklenip durağa doğru yürümeye başladı. Güçsüz kolları çuvalı kucaklamaya çalışırken güçlü kalbi heyecandan fırlayacak gibi atıyordu. Bakalım durakta onu Kadir İnanır mı yoksa Cüneyt Arkın mı bekliyordu?

Bu hafta sizin için sıcak yaz günlerine uygun ev yapımı limonata tadında bir öykü hazırladım. Bir bardak limonatanızı afiyetle için… İki hafta sonra kahveniz ve tatlınız sizi bekleyecek, tıpkı Asuman’ın hafta sonunu serinletici hayal denizinde yüzerek Pazartesiyi bekleyişi gibi…
Afiyet olsun.



Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 11 Temmuz 2019 at 11:54

    Gökçeada feribotundayım. Çantam aşağıda kaldığı icin kitabım yok yanımda.
     
    Bence Asuman’a bir Kadir gelir. Kesin gelir. Kızdaki de ne şans ama ya… Doktor buldu, doktor. Sınıftakileri kıskandırsın bence. Ne fenayım ben de :))
     
    Harika bir öyku olmuş. Çok sürükleyici, içimizdeki insanları ne guzel anlatmışsın.. İki hafta sonrası hemen gelsin o zaman…

  • Cevapla Edibe Vural 11 Temmuz 2019 at 15:46

    Ah, Çanakkale… Bol bol selam ve hasret…
     
    İyi ki kitabınız aşağıda kalmış bir bardak limonatamdan içebilmişsiniz. Evet Asuman şanslı bir kız ve bence de sınıftakileri kıskandırmalı 🙂
     
    Çok teşekkür ederim, çok öpüyorum. İki hafta sonra kahveye beklerim. 🙂

  • Cevapla Serap 11 Temmuz 2019 at 15:47

    Asumanın saf ve temiz kalbinden öperim. Ellerine kalemine sağlık Edibecim, harikaydı. 👏😘

  • Cevap Yaz