Sentez

Her İnsan Bir Dünya | Celile

7 Temmuz 2019

* Her İnsan Bir Dünya öykü dizisinin birinci bölümü için tıklayınız.

celile

“Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya da Olduğun Gibi Görün…”
– Mevlana Celaleddin Rumi

Her bir sözüyle, bilgeliğin kelimelerini beşeriyete fısıldayan Rumi, varoluşun en insanca birikimlerini aktarırken elbette felsefeden de uzak kalamamıştır. Aklın yolu birdir; ondan asırlar sonra kilometrelerce ötede bir başka yazar; “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” derken; hem varoluşun nedenini sorgulamış hem de olduğunun dışında var olmaya çalışmanın insanı, kişisel ve de toplumsal yıkıma ilk darbeyi vuran kişilere dönüştürdüğünü anlatmıştır.

Özgül, ses kayıt cihazını kapatıp, gökyüzüne dikti gözünü.

“Bitirme tezi dilinden nasıl kurtulacağım ben acaba, makale hazırlıyormuşum gibi konuşup, duruyorum. Sayın profesörlerim bu halimi görseniz nasıl mutlu olurdunuz kim bilir? İliklerime kadar işlediğiniz didaktik dille insan hikâyeleri oluşturamıyorum ki!”

Yeniden çevreyi izlemeye koyulduğunda kayıt cihazını kapatmayı unuttuğunu fark edip, kapattı. Not defterini alıp eline, kişilerle ilgili yazdıklarını okumaya başladı.

“Karşıdan gelen orta yaşın farkındalığını tüm bedenine indirgemiş, ışıltılı kadın. Gözlerinin kenarında oluşan kaz ayakları sık sık gülümsemenin yarattığı inceliklerden oluşmuş. Işıltı saçıyor yürüdüğü yere. Dudakları tebessümle kıvrılmış. Elmacık kemiklerinin altındaki ince çizikler, konuşkan, konuşurken de bolca gülümseyen birinin izlerini taşıyor. Alnında neredeyse hiç iz yok. Çok da şaşkınlık yaratan bir hayatı olmamış. Kesinlikle mutlu, fakat sancıları var. Özgüvenli yürüyüşünün altında; “Artık hiçbir şey umurumda değil, isterse dünya yansın bana ne” umursamazlığının izlerini taşıyor. Nasıl bir hikâyesi var acaba?”

Celile

Tebessümle kıvrılan dudakları, hayatın getirdiklerine karşı ruhuna kazandırdığı bir kalkandı Celile’nin. Ne kadar çok gülümsersek, o kadar yaşamış sayılır ya da anımsayacak güzelliklerin sayısını arttırırız. Her insan bir iz bırakır yaşamda, benimki de gülümseme üzerine olsun; anımsandıkça beni gülümsesinler, diye düşünüp yüzüne daima bir gülümseme iliştirirdi.

Damarlarından akan sıcak kana, zamanla beton dökülmüş, kalp atışlarında duraklamalar yaşamış, beynine oksijen gidemediğinden düşünce yitimine uğramış, bitkisel hayat diye tarif edilen yaşamın ortasına fotosentez bile yapamayacak halde bırakılmıştı. Dışarıdan bakıldığında yüzünde görülen tebessümün aldatıcılığı ile hem çevreyi hem zihnini kandırmanın yolunu bulmuştu.

İki çocuk, bir eş, dört ebeveyn, dokuz kardeş, iki bin beş yüz altmış iki arkadaş, on bin yedi yüz altmış iki akraba, sosyal medyadaki iki milyon yedi yüz kırk beş arkadaş, üç bin beş yüz tane veli grupları, iki bin seksen iki apartman komşuları, bin yetmiş üç çocukluk arkadaşı, bir dost, on bir milyon, milyar, katrilyon Celile!

Bir rüzgâr esti Celile’nin ruhuna, okuduğu kitapların sesleri değdi, şiirlerin dizesi düştü zihnine.

Orta yaşına gelirken yanında taşıdığı ne çok kitap karakteri, fikir, yazar, şair vardı; içine döndüğünde onlardan parçalar üşüşüyordu üzerine. Ve biriktirdiği insanlar. Bir iken bin olan, bin kişi iken bire bile denk gelemeyen.

Dışarıdan bir gözün varlığı gerekliydi motivasyonunu tamamlamaya. Dış sesten duymak istedi, takdir edilesi yaşamının parçalarını. Bu bir ihtiyaç mıydı? Evet, tüm yara almış ruhların ihtiyacı olduğu gibi, Celile için de bir ihtiyaçtı.

Bir göz buldu Celile’yi, önce gözüne değdi, oralarda çok dolaşamayacak kadar derindeydi aklı.

Ruhundaki hoyrat tutkuyu sezmiş, gizlenmiş çocuğun uçarı ruhunun çılgın kahkahalarını işitmiş, orada açan gökkuşağının renklerinden birini sahiplenmek istemişti o göz. İçeriye nereden sızacağının farkındaydı aynı zamanda o gözün sahibi. Gökyüzüne methiyeler dizerken, bulutların coşkulu salınımını Celile’ye benzetti, gün doğarken yakıcı ışığının yarattığı geçici körlük halini ise Celile’nin ışıklı ruhuna. Bir film karesinde gördüğü duru güzelliği Celile’yle denkledi. Olmaya çalıştığı ne varsa oraya taşıdı fikrini. Celile’de eksik kalan yapbozun parçasını buldu, oraya yerleşti.

Eksik kalan parçayla yaşanamayacağı sandığı zamanlara denk geldi bu tamlama. Herkes için bir şey olan Celile, kendi için bir şey olmanın bilincine erdi. Bir süreliğine bedenine değen bu göz, oldurulabilirliğin kapılarını araladı.

Varlığı herkes tarafından sorgulanır olduğunda, önce kendini sorgulamış, sonra diğerlerinin sözlerini özümsemeye çalışmıştı. Her şeyden önce insan olduğu algısının yerleşmesi için, üzerine biçilen tüm kimliklerden soyunmuş, yoksunluk hissetmeleri için el çekmişti ortak yaşamlarından.

Böyle evlat olmaz!
Böyle anne olunmaz!
Böyle eş olunmaz!
Kardeşliği, arkadaşlığı böyle olmaz!

Hep bir olmazın içine çektirilirken, yaşamında böyle Celile olunuru herkesin zihnine kazımak için içine yıllar önce ektiği tohum, filizlenmeye başlamıştı.

Şimdi her şeyden kaçmış, yalnız, tek başına, tek kişi Celile; ruhunda oluşan tsunamiden, birden bine katlanan beyin kanamalarından, kireçlenmeye başlayan fikirlerinden arınmak için yaptığı, belki de yolu yarılamışlığın verdiği pişmanlık, zaman zaman gelen şükür, doyum ya da doyumsuzluğunun zirvesine taşınmada attığı en mühim adımdı bu, kimsesiz çıkılan tatil!

Kimsesizlikte kim olduğunun farkındalığını yaşamaktı belki de.

Üzerine biçilen tüm kimliklerden soyunup, kabuklarını kırıp, maskelerini yırtıp, içine çıktığı yolculuğunun son durağıydı bu ilçe. Dışarıdan bakan bir gözün fikrine yerleştirdiği ile içinde yaşadıkları taban tabana zıt olmasa da yanıltıcı olabilirdi. Sıradan bir tatilci imajının aksine, hesaplaşmaların peşindeydi o. Bir tatilci rehavetinden çok, kendi iç savaşlarının sentezinin peşine düşmüş, bir iç âlem gezgincisiydi.

İçindeki gezintilerinde ayağı takılıp düşerdi de, kalkardı yeniden. Düştüğü yerde takıldığı yaranın büyüklüğüne aldırmazdı. Bazen gözyaşı ile yarasını besler, bazen kahkaha ile üzerine sisten bir perde çekerdi. Yara ise orada öylece dururdu. Görünendi asıl olan.

“Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya da Olduğun Gibi Görün.”

O kadar da kolay değildi bunu yerine getirmek. Olmak zorunda olduğun hallerden, insanların üzerine yüklediği rollere varana kadar bin bir çeşit görüntü vardı. Dışarıya yansıyandan ziyade aynalara yansıtılan görsel ile bire bir uyum bile söz konusu olamıyordu bazen. Kendinden sakınmak, kendi kendinden saklanmak aynalara küsmek değil; aksine aynada aksine daha çok yansımak, o yansımanın içindeki ruhla alakayı kesmekti aslında yaşanan.

Celile aynadaki aksiyle barış ilan etmişti bugün.

Önce kendi içindekilerle barıştı. Tüm kimliklerini dizip yan yana inceledi:

Evlat, eş, anne, kardeş, arkadaş, dost, komşu…

Oluruyla, olmazıyla var olduğu bu bedenin iyisini kötüsüyle harmanlayıp üzerine giydi. Biri diğerinden farklı değildi, hatta tamamlayandı benliğini. Şizofrenik bir çalkalanma değildi hissettiği, benliğinin yapboz parçaları idi hepsi. Dışarıdan değen bir gözün tamamlamasına ihtiyaç duymayacağı, eksik parçayı kendi içinden bulup harmanladı.

Olumsuz söylevlerin bilinçaltına konuşlanıp, sinsice duygularını ele geçirmesine müsaade etmeyecek koruma kalkanını geliştirdi. Tebessümle beynini, bilinçaltını, karşısındaki herhangi bir insanın ruhuna sızmasını böyle engellemenin yolunu buldu.

Kimsenin kimseye dokunmadığı bu kimsesizler ilçesinde dingin bir koy bulma hevesiyle önce kalabalığa karıştı Celile. Kaldırımın kenarına oturmuş genç bir kadın çekti dikkatini. Kucağında bir kedi ile konuşuyordu. Tebessümü yayıldı dudaklarında, neredeyse kahkahaya vardıracaktı tebessümünü, kendini tuttu. İçine yayılan iyiliğin tadına vardı. Damarlarında kanın yeniden çağladığını hissetti.

Kalabalıktan biraz uzaklaştıktan sonra, ayağındaki sandaletleri çıkartıp, çıplak tenini zeminle buluşturdu. Her bir zerresi dünyadaki her bir zerre ile dolaysız buluşsun istiyordu. Ruhunda hissettiği çıplaklık, Dünya’yı tek nefeste içine alabilecek olma duygusu tüm bedenini sardı Celile’nin.

Özgül, not defterine yazdığı kişilerin hikâyelerini canlandırmaya koyuldu zihninde, ses kayıt cihazını yeniden açtı:

“Her İnsan Bir Dünya” derken o Dünya’ya girebilmenin mümkünü var mı, böyle bir imkân? İnsan hikâyeleri görünen kadar mı ya da anlatılan? Her bireyin milyon tane hikâyesi olabilir, en mutlusundan en mutsuz olanına kadar. İnsanın içerisinde kurduğu yapboz parçalarının her biri bir hikâye, bütünü başka bir hikâye olabilir.

Hayal ya da gerçek hepsi bize zihnimizin bir oyunu, inandığımızı seçmek ise bu oyunda tarafımızı belli etmekten öteye geçemiyor.

Ben tarafımı seçtim, gerçek sandıklarımızda belki de bir hayal ürünüdür, inandığım ne ise onu anlatacağım.

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz