Naftalin

İzbarço

30 Temmuz 2019

Öykü: İzbarço | Yazar: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Hiç yakmadığımız şöminenin üstünde asılı, öylece duruyor denizci düğümlerini bir araya toplamış, mavi beyaz tablo. Bütün geçmişimi anlatırcasına. Denizcilikle yakından uzaktan ilişkisi olmayan bizim evin balkonunda.

Babam, emekli banka memuru Topal Ali, annem toplasan yüz kişiden kan alamamış bir hemşire. Alamamış çünkü babam da bırakmamış çalışsın gönlünce. Topal Ali’nin de balığa gittiği sayılı. Ne anlar denizci düğümünden? Denizi pek bilmez ama karada her düğümü çözen bir kahraman benim babam.

O en baştaki düğüm var ya işte onun yüzünden başıma neler geldiğini düşünüyorum şimdi, demirleri gıcırdayan eski balkon salıncağımızda.

Alp ile ilk ayrılığımızda, yine bu eve kaçmıştım. Ve yerinden söküp almak istesem de bu tabloyu, annem bırakmamış; “Kızım onlar hep hatıra. Yazıktır yapma,” demişti bana.

Kulpları kırılmış çaydanlıklar, takımı bozulmuş tabaklar, çiçek altlığı olarak hayat bulmuş. Pili aktığı için bir daha asla çalışmayacak saatler, her gelen hediyeyle gelip fırlatılıp atılamayan kâğıtlar vardır bu evde.

Pahalı bir dükkândan alındığı belli olan, bir denizci düğümü tablosu mu atılacak?

Ne kadar acı verdiğini anlatamam oysa ki. Nerden anlasın yaşlı annem? Onların bildiği bir durum değil ki bu. İçime düğüm atan bir denizciyi aylarca gelmese de yıkık bir halde o limanda beklediğimi nerden bilsin? İçime, dilime, gözüme attığı, en kolayından en zoruna bütün düğümleri karşımda bana bakarken görmek ne zor. Nerden anlasın ki açılamayan her torba bağını, her kavanoz kapağını bir kurtarıcı edası ile açan, her şeyi çözen babam?

Garipsediler işte o sabah halimi. Sessiz sakin hanımefendi ağzına alkol sürmeyen prensesleri çıldırmış, gözü dönmüş bir halde balkonda sabahlayıp deli gibi içmiş, ağlamış, bağırmış çağırmıştı. Hayretler içinde bana bakarlarken o rezil sabah oturup da anlatamazdım aldatıldığımı. Söyleyemezdim karnımda onun bebeğini taşıdığımı.

Tabloyu yine yerinde bırakırlardı ama beni asarlardı onun yerine eminim. Asmadılar beni! Ama tabloyu da çıkarmadılar yerinden.

Uzun bir hikâyem var benim.

Çünkü sevdiğim adam bir gitti mi altı aydan erken geri dönmeyen bir kaptandı. İşine aşık, gemileri denizleri babasından devir aldığını söyleyen güçlü kuvvetli, akıllı, yakışıklı, yetenekli, adını bile bir denizci düğümünden almış Alp Kaptan.

İstanbul’da okurken denizin üstünde bir tekne de tanıştık. O henüz öğrenciydi. Ben de. Yedi sene sonra bile içimi yakıp kavuran aşkımız da bir gezi teknesinde aniden başlayıvermişti işte.

Neredeyse bütün çevrem “Olmaz” dedi o zamanlar; “Senin iki senen var onun bir senesi. Alıp başını gidecek kalacaksın yapayalnız. Denizciden sevgili mi olur ki?”

Çok kıskanıyorlardı kanımca. Ben her ne kadar kararsız, ona buna danışan zayıf bir kız olsam da bu konuda kararlılığım tuttu o zamanlar. Hayallerimdeki adam gelmişti ve bırakmaya hiç niyetim yoktu. Masallardaki gibi geçirdik ilk senemizi. Her ay dönümlerini büyük mutluluklarla kutladık. Her ufacık ayrıntıyı kayıtladık. Bütün binilen vapur biletlerinin üstüne bir anı bırakıp kutuya attık.

“Yaşlı tonton bir dede olduğumda torunlarıma aşkla anlatacağım öykümüzü. İşte sırf bu yüzden belgelemeliyiz,” derdi hep.

Facebooklarına sevgilileriyle fotoğraf koymak için deliren arkadaşlarımın aksine benim tek çekilmiş bir resmim bile yoktu. Hep deniz kenarında gemilerin yanında yelkenlilere bakarken göz göze, diz dize, el ele fotoğraflar…

Öyle bağlandım ben de işte.

“İzbarço yaptım ben sana,” derdi şakayla. O kolay bir düğüm biliyorum. Bir eli doluyken diğer eliyle bağlayıverirdi hemencecik. Ben bağlayamadım işte! Daha zorunu becerdim. Benim ki kör bir düğüm oldu.

Onunla tanıştığımda babası ölmüştü. Denizin üstünde en sevdiği yerde aniden bir kalp krizi ile. Acısı büyüktü. Babasının izinden gidecekti. İlişkimiz devam ederken ben de ablamı kanserden, abimi ise feci bir trafik kazasında kaybetmiştim. Babam çoktan emekli olmuş bunca acı ve hatıra ile yaşayamayacaklarını anlayınca Küçükkuyu’daki ufak bahçeli bu yazlığa gelip, yaz kış oturmaya başlamışlardı.

Annem de babam da kadere ve Allah’a inanan mutaassıp, sabırlı bir o kadar da aydın insanlardı. Ard arda gelen iki acı bile onları yıkmamıştı. Ellerinde kala kala bir ben kalmıştım ve bütün umutlarını bana bağlamışlardı. Umutlarını yok ettim işte! Hayır, aslında benim değil! Hepsi onun suçuydu.

Biyoloji bölümünü kazanmıştım.

Tıp okumak için deliren ben, bununla idare eder olmuştum. Sevmeye bile başlamıştım alanımı.

İşte her şeyi aşıp, geleceğimle ilgili hayaller kurarken o gemisinden tek eliyle bir çırpıda bağlayabildiği izbarço düğümlü halatını salladı. İstediği zaman geldi attı bu limana kendisini, istediği zaman çekti halatı, bindi gemiye gitti. Ben hep limanlarda sevgilisini bekleyen üzgün, hasta, ağlamaklı bir kız oldum böylece.

7 yıl, 84 ay, 364 hafta, 2559 gün. Tam tamına.

Kutudan çıkardığım her anı da başka bir ayrıntı var. Anlatmaya kalksam cilt cilt roman olur bu anılardan. Onlar burada dursun şimdilik.

Benim karnımda hiçbir şeyden haberi olmadan büyümeye çalışan bu bebekle ne yapacağıma karar vermem önemli şimdi. Hem anneliğimi hem de aldatıldığımı öğrendiğim anın, aynı güne aynı saate gelmesi ne kadar acı.

Yedi sene boyunca iki kişi yürüttüğümüzü sandığım ilişkinin son üç senesinde bu aşkta aslında üç kişi olduğunu öğrenmek, hissetmek ve bilmek istememek! Tanrım tam bir geri zekâlıyım!

Anlamıyor muydum? Tabi ki anlıyordum. Liman liman gezen bir gemi, yakışıklı, üç dil bilen bir kaptan. Gayet de çapkın. Kabul edilebilir miydi? Asla! Ama ettim işte. Küçük çapkınlıklarını görmezden geldim. Beni görünce geçer sandım hep, bilmezliğe geldim. Kendimi avuttum.

Aylardır sekteye uğrayan görüşmelerimizin sonunda ani bir arama ile delirdim sevincimden. Geliyormuş. Gemi de arıza varmış bir hafta molaymış. Koşarak gittim Tuzla’ya. Çok büyük bir özlem ve bunca senelik ilişki sonunda belki de duyacağım teklif için. Neler kuruyordum kafamda ne hayaller…

Yüksek lisans tezimi vermek için son günlerimdi.

Önemsemedim. Nasipse bu yaz sonu nişan yapacaktık. Son birkaç sefer yapıp geri dönecekti Alp de. Serin bir bahar akşamüstünde sadece bir sırt çantası ile indi gemiden.

“Niye valizin yanında değil?” diye sorduğumda geçiştirdi.

“Çok özledim,” dedi.

Gemi makinalarının çarkları bozulmuş, mecbur gelmişler. Ne iyi de olmuş. Artık gitmeyi de hiç istemiyormuş. Sarılıştık. Ama bir şey vardı. Onun gemisinin makinalarının içine sıkışmış, çalıştırmayan bir şey bizim çarklarımıza da girmiş gibiydi. Tutuk. Kararsız. Özensizdi.

Bunca sene bir kere bile onu böyle görmemiştim.

En uzak kaldığımız zamanlarda bile Internet üzerinden konuşurken dahi. Mayıs aynın ikinci haftasını benim evimde beraber geçirdik. Ne işe ne de okula uğramadım bile.

Aklım fikrim aylardır denizde bir şeyler yiyemediği için ona paşa kahvaltıları, pazardan tazecik alınmış bahar sebzeleri ile yemekler, mezeler yapmaktaydı.

Güzeldi her şeye rağmen. Eski anlayışlı sevgilimi tanıyamasam da, bana sesini yükseltse de, boynuma, yüzüme, burnuma kondurduğu öpücüklerden eser kalmasa da çok özlediğimden belki de bence çok güzel geçen bir haftaydı.

Yataktan çıkmak istemediğimiz zamanları da hatırlatsam bana dokunmakta zorlanıyor, zaten konuşurken yüzüme de bakmıyordu. Aşık olmuş olabilme ihtimali o kadar yüksekti ki. Ama ben boş vermeyi seçtim. “Geçer,” dedim, her ne olduysa kendimden ve bu ilişkiden emindim.

Rüya gibi geçen beş günün ardından “Birkaç gün annemi göreyim,” diyerek İzmir’e uçtu. “Gemiye oradan dahil olacağım,” dedi. Havaalanına gelmemi istemedi. Apartman kapısından uğurladım.

Bir Adli Tıp laboratuvarında çalışıyordum. Anlayış gösterdiler oradan yırttım. Ama tez kaldı. Ne mülakatına ne sınavına girebildim.
Sağlık sıkıntılarım artmıştı son zamanlarda. Zaten çelimsiz, zayıf bir şeydim. Kansızlığım vardı. Beraberinde hormon bozukluğu teşhisi de kondu. Ayaklarım şişiyor, yorgunluğum artıyor. Moralim gittikçe bozuluyordu.

Alp’in mesajları giderek daha da azalıyordu.

Geminin uğradığı yerleri tek tek yazan adam, nerede olduğunu dahi yazmıyordu. Telefon sürekli kapalıydı ve artık meraktan çıldıracakken, attığım on küsür mailden sonra “Merak etme, iyiyim. İzmir’deyim. Yakında geleceğim haber vereceğim,” demişti. Biraz olsun rahatlamıştım.

Laboratuvarda çalışan diğer biyolog yüzümü sapsarı görüp, halsizliğimi anlayınca “Gel,” dedi, “Senden bir kan alalım, bakalım değerlerin ne kadar yükselmiş? Doktoru beklemeyelim,” dedi.

Psikolojimin bozulmasını iyi beslenmediğime ve vitamin eksikliğine, uyku halimi ve sürekli mutsuz duruşumu da kan değerlerin düşüklüğüne bağlıyordu. “Tamam” dedim. Verdim kanımı sabahtan.

Öğlene doğru telefonum birkaç kez çalmış. Dolaptaydı. Duymamışım. Arayan numaraya telaşla geri döndüm. Alp’e bir şey olmuş olabilirdi. “Alo” diyen ses bir bayana aitti.

“Buyurun,” dedim.

“Bunu söylemek çok zor Sinem. O yüzden bir çırpıda söyleyecek. Sonra, maillerine söylediğim şeyi kanıtlamak için birkaç fotoğraf yollayacak ben,” dedi.

İnanılmaz kararlı ama aksanlı bir sesi vardı kadının. Ben “Tamam” dahi diyemeden konuşmaya başladı. Artık nereliyse, Türk olmadığı kesindi.

“Alp, yani senin sevgilin Alp ile ben bir buçuk yıldır evli ve altı aylık bir oğlan var. İzmir de yaşamak yapıyoruz. Bunu sana o söylemedi. Görev benim. Atlatmalısın. Bizi arama sakın,” dedi. Sustu biraz ve devam etti.

“Ben de seni son üç aydır biliyorum. Mayıs ayı yanına gelip kaldığını yeni biliyorum. Çocuk küçük bırakamam. Sen Alp’i bırakacak.”

Alp’in oğlu.

Ben Alp’i bırakacak.
Son üç ay?
Son üç yıl?
Son mayıs ayındaki seviştiğimiz beş gün.
Yani oğlu üç aylıkken.

Sen bu kadar acımasız mıydın Alp kaptan? Çocukları uzakta olan gemi işçilerine kıyamayıp yük indirip bindirmelerde İskenderun’dan İstanbul’a biletlerini almaz mıydın? Bunları da ballandıra ballandıra anlatmaz mıydın?

Biri doğmuş, biri doğmaması gereken iki çocuğa babasın şimdi. Hangisine kıyacaksın?

Telefon kapandı. Ben olduğum yere yığıldım. Hülya Abla koştu kavradı kollarımdan kaldırdı. “Niye böyle baygın olduğunu anladık,” dedi. “Haydi, hayırlısı olsun. Bebeğimiz geliyor. Alp’i ara!!”

Nasıl ya? İnanmadım tabi ki karıştı gene dosyalar kesin. Ben hamile olamam, evli bile değilim. Tamam, oldu bir şeyler ama korunduk.

“Neys,e neyse bir dakika Hülya Abla,” dedim. Son gücümle kalktım ve karşımdaki masadaki bilgisayarı açıp maillerime girdim.

Üç birbirine benzeyen küçük çocuk fotoğrafı. Olabilir. Bu Alp’in olduğu anlamına gelmez. Derken dördüncü fotoğrafta Rus olduğunu anladığım kadın ve çocuk. Beşinci de Alp ve bebek. Bebek Alp’in kucağında.

Fotoğraflar gözümün önünde, elimde tahlil sonuçlarım. Saç diplerim sırılsıklam olmuş terden, ellerim titriyor. Ve ağzımdan iki kelime dökülüyor sadece

“Ne yapacağım ben?”

*

Eylülde Küçükkuyu güzeldir.

Burada olmak, ailemle olmak çok huzurlu. Evet, büyük bir kriz atlattık. Belki ben hâlâ krizin içindeyim. İçimdeki bebek 17 hafta 4 günlük, muhtemel kız bebek. Edremit’te özel hastanede gittik, gördük. Alışamadım. Ama sevdim şimdiden onu.

“Ablan geri geliyor,” dedi babam.

71 yaşındaki yaşlı adam hüngür hüngür ağladı doktorun yanında.

“Normalde anneyi sakinleştiririz,” dedi Zeynep Hanım.

“Bunca yıllık hekimlik hayatımda dede sakinleştireceğim hiç aklıma gelmezdi.”

Kahraman Topal Ali çözdü düğümü.

Benim bağladığım kör düğümü.

“Bir can daha kaybetmeye gönlüm razı gelmez,” dedi. “Ben olacağım babası. Şebnem’imizi yaşatacağız,” dedi. “Madem bir can geliyor, bana da anana da yaşam katacak bu güzellik,” dedi.

Kızım bize yaşam katmaya geldi. Bir anlamda babama Şebnem’ini geri verdi.

Babasını tanımadı hiç. Babası da kızını.

Beş yaşında inanılmaz akıllı bir bıdık geziyor yazlığın bahçesinde şimdi.

Edremit’te bir özel hastane de biyoloğum. Annem de babam da hayatta. Ufak tefek sıkıntıları olsa da genel sağlık durumları çok iyi.

Balkondaki artık oldukça eskimiş, emektar salıncağımızda oturmuş dinleniyorum. Şebnem’in elinde düğüm olmuş bir ufak halat var.. Anneme bakıyorum balkonu süpürüyor. Şebnem’e de “Çekil önümden,” diyor. Şöminenin duvarına sarkan bir çiçek asacakken tabloyu düşürmüş. İçindeki düğümler de saçılmış yere. Bizim kızın elinde de oyalansın diye izbarçoyu tutuşturmuş.

Elinden düğümü alıp yanımda duran resim kalemini veriyorum.

“Hadi kızım güzel resimler çiz. Düğümlerle işin olmasın senin,” diyorum.

Ben tam alacakken elinden, düğümü çözüveriyor Şebnem.

“Bak! Anne bak! Oldu,” diyor…

O an anlıyorum. Şebnem düğüm yapamıyor. Düğüm çözüyor. Tıpkı dedesi gibi. Zaten babam demedi mi; “İçim kördüğüm baba,” dediğimde, “Bebeğin düğümlerini çözmeye geliyor,” diye?

Zaten düğümleri çözmeye gelmedi mi o bize ?

29/07/2019 Çanakkale
Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Öznur 2 Ağustos 2019 at 14:06

    Yürek kördüğümü yaşamadığımız günlerimiz olsun dostum ❤️ Diğerlerini çözer bizim kardeşliğimiz, kalemine, yüreğine sağlık. Çok güzel hikaye ..

  • Cevap Yaz