İnce Mevzu

Mavi

4 Temmuz 2019
mavi

Masmavi iki gözdü gözlerimin içine bakan. Ama bence bugüne kadar gördüklerinizle karıştırmayın. Gerçekten ben o güne kadar hiç öylesini görmemiştim. Sonra da bir benzerini görmedim. İçinden ışık çıkan gözler. Derler ya “gözlerinin içi gülüyor” diye, işte öyle gözler.

Yol

Moda’nın sokaklarından birinde karşılaştık. Tanımadığım tiplerle sohbete girmeye çok açık biri değildim o zamanlar. Yaşım henüz 17. Karşımda duran, şahane bir gülümseme ve gördüğüm en güzel mavi gözlerle gözlerime bakan kişiyi tanımıyorum. Henüz.

“Birlikte yürüyelim mi?” diyor.

Tarihi tam hatırlamıyorum ama havanın ne kadar tatlı olduğunu hatırlıyorum. Temmuz ayı olmalı. Saat de akşamüzeri dört civarı. Şöyle bir bakıyorum yüzüne.

Gülümsememek için kendimi baya baya zor tutarak kibarca reddediyorum. Bir iki adım atıyorum. Gitmiyor.

“Hadi ama! Nereye gidiyorsun? Birlikte gidelim oraya kadar, ne olacak ki?”

20’li yaşların başında bir arkadaşımız kendisi. Sarı dalgalı saçları var, hatta yer yer kalın bukleleri var. Yüzüne bakıyorum. Aklımdan bin tane şey geçiyor. Manyak olabilir, hırsız olabilir, bizi yürürken biri görebilir… Buna rağmen “Peki, gidelim diyorum.”

Yol boyunca sohbet ediyoruz. Çok ama çok neşeli bir çocuk. İnsanı sebepsiz yere mutlu eden tipler vardır ya; görünce mutlu olursunuz, hemen seversiniz, şeytan tüyü vardır falan. İşte öyle bir insan. Göztepe’ye kadar birlikte gidiyoruz. Çok seviyorum sohbetini. Evimin sokağının başına gelince elimi uzatıyorum, gülümsüyorum:

“Çok memnun oldum tanıştığıma, teşekkür ederim eşlik ettiğin için.”

Çocuk gibi bakıyor yüzüme.

“Bir daha görüşmeyecek miyiz? Telefon numaranı vermez misin?”

Bunu sormasını beklediğim için çok nazlanmadan ama yine de biraz tereddüt ederek veriyorum. Hala tanıdığım biri değil sonuçta. Verdiğim numara evimizin telefonuna ait. Malumunuz o yıllarda cep telefonlarımız yok. Daha steril ve sakin hayatlarımız var. Gece falan arar mı diye tedirginim bir yandan. Ama yol boyunca ettiğimiz sohbetlerden süzdüğü bilgilerle o an aklımdan geçenleri okumuşcasına; “Merak etme, geç saatlerde aramam” diyor ve gülümsüyor. El sıkışıp ayrılıyoruz.

Islak, mavi gömlek

Aradan aylar geçiyor. Biz neredeyse her gün görüşür hale geliyoruz. Ben liseye gidiyorum. O Kapalıçarşı’da bir kuyumcuda çalışıyor. Babasının mıydı, amcasının mıydı ya da bir aile dostunun muydu acaba? İnanın hatırlamıyorum şu an. Okumamış liseden sonra. Alaylı. Ama hiç mutlu değil. Yaptığı işi sevmiyor. Başka şeyler yapmak istiyor ama babasını aşamıyor. Çok sert bir adam. Bir ablası var, annesi de hayatta. Evde dört kişiler yani. Ama babanın sözü geçiyor. Onun iş çıkışı sonrası yanıma gelebilmesi akşamı buluyor.

Bu arada mevsim kışa döndüğü için hava erken kararıyor. Benim dışarı çıkmam sorun. Benim babam da sıkı bir adam. Bir de o kış gerçekten sert geçiyor. Komşuya iniyorum diye çıkıyorum her akşam evden. O sert kışı sokaklarda gezerek, sahlep içerek, kar altında yürüyerek geçiriyoruz. Gerçekten hiç aklı başında insanın yapacağı hareket değil. Annemler bir kat yukarıda sonuçta, her an çağırabilirler. Hiç düşünmüyorum bunları. Çok eğleniyoruz birlikte. Çok tatlı, çok ama çok iyi kalpli, altın kalpli, ince ruhlu bir adam. Çok seviyor beni, ben de onu. Çok mutluyuz.

Telefon

Sonra bir akşam normalde aramayacağı bir saatte arıyor beni. Sesi ağlamaklı. Çok da sinirli.

“Ben evden ayrıldım, arama evden beni diye haber veriyorum, beni merak etme, yarın buluştuğumuzda anlatırım olanları.”

Saatler zor geçiyor. Dinlediğim derslerin hiçbirinden hayır gelmiyor, okulum Kartal’da, bir dünya trafik… Sonunda buluşuyoruz. Anlatıyor. Çok büyük kavga çıkmış babasıyla arasında. Camlar kırılmış, bağırış, çağırış v.s.

Ve bizimki vurup kapıyı çıkıyor. Sinirli, Üzgün. Ertesi gün tekrar buluşuyoruz. Üzerinde kot ceketi, içinde mavi çizgili beyaz gömleği var. Ceketi çıkarıyor oturunca. Gözlerim doluyor. Ağlamamak için mücadele ediyorum kendimle.

Tüm geceyi yağan yağmurun altında, Fenerbahçe parkında geçirmiş. Beyaz gömlek olmuş lacivert, kot ceket yüzünden. Ne gördüğüme ne de duyduğuma inanabiliyorum. Sokakta kaldığından haberim yok, arkadaşlarıyla takıldığını zannediyorum. Çok gururlu. Asla ve asla hiçbir arkadaşında, akrabasında, tanıdığında kalmıyor. Bu olayla birlikte her akşam ettiğim sofra duama “Allah sokakta olanlara da yardım etsin” diye bir cümle ekleniyor. İlk söylediğimde annemler bir anlam veremese de zaman içinde kanıksıyorlar.

Ayrılık

Bir süre böyle geçiyor. Artık ben onu arayamıyorum hiç. O da beni ankesörlü telefondan arayabiliyor haliyle. İşe de gitmiyor bu kavga yüzünden. Parası yok, işi yok, evi yok. Bir baba gözümün önünde, gözlerinin içinden çıkan ışıkla dünyayı değiştirecek bir insanın hayatını solduruyor. Ve sonunda bir buluştuğumuzda benden ayrılıyor.

“Böyle olmaz, artık olmaz, olamayız yani” diyor.

Beni öpüyor ve gidiyor. Gerçekten korkunç saçma bir senaryo. Ama biz bunu aynen bu şekilde yaşıyoruz. Çok ama çok üzülüyorum elbette. Onu öyle bırakmak istemiyorum ama arayabileceğim, sorabileceğim ne bir yer ne de bir insan var. Çaresiz kabulleniyorum.

Aradan yıllar geçiyor ama yıllar. Bir gece telefonum çalıyor yine. Açıyorum, o. “Merhaba” der demez tanıyorum. Büyük bir şaşkınlık içinde ismini söylüyorum, büyük bir şaşkınlık içinde “Beni tanıdın” diyor. Konuşup kapatıyoruz. Buluşmuyoruz. Şu an sebebini hatırlamıyorum ama sanırım İstanbul’da değildi.

Dikiz aynasındaki yorgun gözler

Ve aradan tekrar yıllar geçiyor. Ama bu sefer baya baya yıllar. Üniversite, yüksek lisans bitmiş ve ben ajansta çalışıyorum artık. Bir gün Kadıköy’de taksiye biniyorum. Hava aydınlık. Biraz yol aldıktan sonra şoförle dikiz aynasında göz göze geliyoruz. Çok tanıdık. Gözlerimi kaçırıyorum telaşla. Sonra tekrar bakıyorum. Arabayı sağa çekiyor şoför. Arkasını dönüp bakıyor bana.

“İnanamıyorum” diyor.

İnanamıyorum. Bu saçma senaryoda bir bu eksikti. Bu da oluyor. Bir kafede uzun uzun sohbet ediyoruz. Gemiye yazdırmış kendini sokaktaki yaşam sonrasında hemen. Uzun yol gemilerinde çalışmış uzun yıllar. Ailesiyle bir irtibatı olmamış. Ve bir müddet önce İstanbul’a geri dönmüş. Şimdi de taksicilik yapıyormuş. Evlenmemiş. Bir daha eve hiç dönmemiş. Yaşlanmış. Bukle saçlarından eser kalmamış, kısacık kestirmiş.

Gözlerinin kenarlarında, yüzünde derin çizgiler. Ve gözlerinin içinde aradığım, bir parçasını bulmaya razı olduğum o ışıltıya, yaşama sevincine ulaşmak mümkün değil, bakışları puslu, gülümsemesi buruk. Çok ama çok yorgun. Küskün. Karşılaştığımız ilk an çok çekimser. Kahve içmeyi kendisi teklif ediyor ama onca zamanın üzerine bir sarılmıyor mesela. Çok uzun oturamıyoruz, iş saatlerinde çünkü. Kalkarken sıkı sıkı sarılıyor, çok sıkı. Telefon numaramı istemiyor, cep telefonlarımız var sonuçta artık. Bir de “Telefonunu almayacağım” diye açıklama yapıyor, “Bir faydası yok.” Bir kez daha hayatıma uğrayıp gidiyor. Sonra da bir daha hiç karşılaşmıyoruz.

Fotoğraf

Babası hiç görmeden, tanımadan nefret ettiğim ilk insan sanırım. Bir insan kendi evladının hayatıyla nasıl bu şekilde oynayabilir hiçbir zaman anlayamadım. Hadi diyelim ki çocuk haylaz, ele avuca sığmaz, arsız, işe yaramaz olsun ki; asla ama asla öyle değildi, hepsinin de tam tersiydi ama öyle bile olsa insan nasıl çocuğuna o şekilde davranabilir hiç akıl erdiremedim. Bir insanın kaderi gözlerimin önünde değişti. Bir evi olamadı, bir ailesi olamadı, doğru düzgün yerleşik bir hayatı, yakın dostları olamadı. Gülüşünü, neşesini, enerjisini, gülen gözlerini kaybetti. Tüm bunlar yıllar önce yaşandı. Bir babanın yanlışı bir oğlun hayatını değiştirdi.

Şimdi bakıyorum da. Geçen zaman dünyayı kirletmiş, teknolojiyi başımıza bela etmiş, doğanın canına okumuş olsa da anne-babaları ciddi biçimde bilinçlendirmiş. Artık çocuklar doğdukları andan itibaren birey, ergenlerin zaten dokunulmazlığı var, genç insanlara anlayış seviyesi yüksek, hata yapmaya, yaşayarak öğrenmeye, tecrübe etmeye müsaade var.

Bu konuya tam olarak böyle bir baba-oğul fotoğrafı gördükten sonra geldim. Yani o fotoğrafa bakarken o fotoğraftaki ufaklığın çok şükür ne şanslı olduğunu ve babasının hayatı boyunca hep ama hep onun arkasında, yanında duracağını düşünürken geldi bu eski hikaye aklıma. Ve neredeyse kimseyle konuşmadığımı fark ettim. Bu konuyu gerçekten çok az sayıda insan biliyor.

Bir de artık siz biliyorsunuz.

En derin sevgilerimle,

Seda Çağlayan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Ece Uz 4 Temmuz 2019 at 18:13

    Vay be Seda’m!Vay be!
    Bilmedigim hayatina dair bir detayi film gibi yine yazilarinla yaşamak ne guzel,ne sihirli bir duygu yine♡
    Sen hep yaz,biz hep yaşarız seninle dününü,bugününü ve yarınlarini ♡…

    • Cevapla Seda Çağlayan 15 Temmuz 2019 at 03:52

      O kadar eskide kalmış bir hikayeydi ki. Ama öyle derinden girmişti ki hayatıma. Demek hiç konuşmamışız. Bekle bakalım benden daha neler çıkacak:)
       
      Sen benim en çocuk yanlarımdan birisin Ece. Seni seviyorum.

  • Cevapla Yeliz Tengiz 4 Temmuz 2019 at 20:22

    Hikayedeki herkes için üzücü bir durum. Madalyonun diğer yüzünde pişmanlıklar içinde bir baba olduğunu var saymak istiyorum. Ve umarım son bir kez bile olsa birbirlerini görmüş olsunlar. Amin.

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 5 Temmuz 2019 at 14:01

    Bi’ tanecim ne diyeceğimi bilemiyorum; içim acıyarak okudum. Bir umut yeniden bir araya gelmenizi, adamın tüm haksız koşullara rağmen başarılı ve mutlu olmasını istedim. Ama işte bu sadece Hollywood’da oluyor sanırım, gerçek hayat çok daha acımasız…
     
    Kalemin çoşmuş bu yazıda ayrıca. Tebrik ederim canım 👏🏻👏🏻

  • Cevapla Pınar Sude Genç 7 Temmuz 2019 at 14:09

    Çok etkileyici bir yazıydı, çok.. Film izler gibi okudum, yaşayan kişiler için acısı da sevinci de ne kadar gerçekçidir oysa ki.

  • Cevapla Serkan Güneş 9 Temmuz 2019 at 20:43

    Güzel hikaye, bir çırpıda okudum. Oğlumla ilişkim daha da güçlenecek sayenizde.
     
    Sevgiler…

  • Cevap Yaz