Martan'ın Sepeti

Adam

3 Ağustos 2019

Öykü: Adam | Yazar: Zeynep MeteAdam gibi yaşamayı beceremedim ben!!! Şimdi bir başıma, kendimle kavga bile edemez oldum. Çünkü, kendimi bildim bileli bana eşlik eden; kah kavga kah muhabbet ettiğimiz iç sesim ümidi çoktannn kesti benden. Bırak karşılıklı konuşmayı, kavga bile etmiyor artık, susturdum mu, küstürdüm mü bilmiyorum ama böyle durum…

Kendi kendinin tutsağı mı oluyorum yoksa???

Şairin dediği gibi; “Tutsak, ustura ağzında” yaşamaktansa; usturamı da yanıma alıp bu Allah’ın belası şehirden, hiç değilse bir kaç günlüğüne tüymeye karar verdim.

Horozlar rutin mesailerine, kargalar meşhum vaveylalarına başlamadan az evvel uyandım. Sırt çantama malum yazlık kıyafetlerden bir kaçını tıkıştırıp, arabaya atladım. Nereye mi gidiyorum? Sanırım uzun zaman önce ihmal edip küstürdüğüm beni aramaya…

Ne kadar yol aldım bilmiyorum, öğlenin sıcağı tepemde bulgur kaynatıp, arabanın içi durmadan çalışan klimaya rağmen bir nevi fin hamamına dönünce; bulduğum ilk yerde mola verdim. Burası neresi, nerdeyim onu da bilmiyorum, durdum öyle.

Arabayı kocaman bir ağacın kendisinden büyük gölgesine park ettim.

Küçük bir sebze meyve tezgahının ardında derme çatma bir kaç masa, sandalye ve bir de küçük baraka vardı. Arabadan inmeye hazırlanırken; şimdi nereden çıkıp geldiğini kestiremediğim, sol ayağını sürükleyerek yürüyen yaşlı bir adam; “Hoşgeldin kızım,” diyerek karşıladı beni. Başımla selamladım onu ve küçük masalardan birine kan ter içinde çöktüm.

“Acıktım ve susadım amca,” diyebildim sadece. Bu arada amca kendinden beklenmeyecek bir çabuklukla ortadan kayboldu. Tekrar göründüğünde ise elinde toprak bir testi ve üzeri çizik çizik metal bir bardak vardı. Elindekileri masaya bırakırken zor duyulan sakin bir sesle;

“Hele şu ayranı bir iç, ferahla, çay demlediydim, sonra onunla iki lokma bir şeyler yersin.” dedi.

“Hah,” dedim içimden “Şimdi muhabbete başlayacak.”

Öyle olmadı ama.

Adam; en uzak masanın ardına, sırtı bana dönük, eski bir yer minderine oturdu. Eğilip baktım ne yapıyor diye. Sanırım kısa saplı bir bıcak ve titreyen elleriyle fasulye ayıklamaya çalışıyordu. Bu arada ben de fırsattan istifade; bir iki bardak ayranı çoktan götürmüş, sandalyemi amcayı yandan görecek şekilde konuşlandırmış, arabadaki çantadan sabah tıkıştırdığım tişörtlerin birini alıp üzerimi değiştirmiştim bile. Elimi yüzümü yıkamak için ayağa tekrar kalktığımda amca, aniden arkasını dönüp, acelesiz bir sesle; “Sağda, barakanın yanında,” diye mırıldanıverdi.

Adamın amcalığını bir kenara koyup; “Ulan erkek değil mi, hepsi aynı, bak arkası dönük mönük herif beni gözetliyormuş,” diye söylene söylene barakanın yanından geçerken, sanki bir inilti duydum gibi oldum. Bakındım, her şey normal görünüyordu. Dönüşte iniltiyi tekrar ve iki kez işitince barakanın ön tarafında, perdeleri rüzgarla hafifçe havalanan pencereye ilişti gözüm. Vallahi merak hiç adetim değildir, yine de baktım işte açık camdan içeri.

Bir kadın, evet oldukça genç ve güzel bir kadın yatıyordu pencerenin dibindeki eski bir mitil üzerinde.

Yataktan kalkmaya çalışıyor fakat her hamlesinde görünmez bir elin engeliyle tekrar yatağa düşüyordu. Bunu kaç kez gözledim gittikçe yuvalarından oynayan gözlerimle. Bilmiyorum ama açıkçası tırstım, evet ilk hissettiğim buydu, çünkü kadının gözüken bir arazı yoktu, gayet dinç görünüyordu. Yataktan kalkıyor, elleriyle sanki birinin ona dokunmasını engellemek istermiş gibi olmayan birini ittiriyor ve tekrar kendini küt diye yatağa atıyordu. Manzara bir kaç kez izlenince baş döndürüp,mide bulandıracak kadar ürkütücüydü.

“Nereye düştüm ben ya?” diye düşündüğümü anımsıyorum. Geri geldiğimde masanın üzeri bir demlik çay ve muhteşem görünen köy kahvaltısıyla şenlenmişti. Amcaya; “Özür dilerim, kulübenin yanından geçerken önce kulak misafiri oldum, sonra da duyduğum sesler yüzünden içeriye baktım. Affedin lakin, içerdeki hanımın yardıma ihtiyacı var,” dedim.

“O iyi, kahvaltını et olmaz mı?” diye karşılık verdi adam.

“Ama,…” diyecek oldum. O, belli ki toprakla uğraşmaktan çatlamış, yer yer kabuk bağlamış, hatta kanamış, bıçaksız sol elininin işaret parmağını dikey bir biçimde dudaklarıyla iki, üç kez birleştirdi.

İyice tırstım.

“Ulan tası tarağı toplayıp gitmeli, sen misin sıkılan? Ha??? Al işte sıkıntı öyle olmaz, böyle olur,” diyen iç sesimi duydum.

Hah!!! Aylar sonra nihayet geri geldi sevgili iç sesim diye sevinemeden, yaşlı adam; “Korkma! Hele bir karnını doyur, ben de şu fasulyeyi ocağa vurayım, konuşuruz, anlatırım” deyince sevincimi ikiye böldü.

“Kızım,” dedim yeniden sevgili iç sesimle, “Aha sıkılıyordun, al işte macera. Otur zıkkımlan yemeğini. Ne anlatabilir ki, ne anlatabilir ki zaten. Çok olsa kızı, senin gibi bir ruh hastasıdır. Adam da bu yaşta, bu zavallı deli kızına bakmaya çabalıyordur. Sen, zavallı kent soylu; ayakların üzerinde tek başına durabilmek adına gittikçe paronayak ve kurgucu oldun. Bak ispatı da şuracıkta işte,” demeye kalmadı canım vişne reçelli lokmam lök diye oturdu tişörtümün önüne. Oluşan lekeyi temizlemek için tişörtü beceriksizce siliştirirken bir yandan da düşünmeye devam ediyordum.

“Hakikaten ya, şehrin güya korunaklı, kilitli, sıkıcı, oyunbaz hayatından bezen ben değil miydim? Hah işte al sana sıradan bir muamma. Dinleyelim bakalım, olmadı kalkar gideriz.”

Nihayet yeme içme işi bitti. Muhteşem kahvaltının ardından bir de sigara tellendirdim, amca da fasulyesini ocağa vurdu 😉 Şimdi ikram ettiği sigarayı da yaktık veeeee muhabbet başladı…

“Biz, içeride gördüğün o kadıncağızla aynı memleketliyiz ama, buralardan değil çok uzaklardan. Sürüldük buraya, daha doğrusu sürüklendik. Başkaca gidecek yerimiz de, takatımız da kalmayınca burada kaldık. Derin bir nefes çekti sigarasından ve devam etti.

“Kaç günah biliyorsun?” diye sordu.

“Aha başlıyoruz!!!” diyen iç sesim ve yüzüme oturttuğum pis sırıtmam eşliğinde;

“Kendine karşı işlenenlerden mi söz ediyoruz, yoksa başkalarına karşı işlenenlerden mi?” diye sordum. Amca, sorumu “Farkeder mi?” diye cevaplayınca da bildiğim bir kaç tanesini, kekeleye kekeleye saymaya başladım. O her saydığımda “Başka?” diye soruyordu. En son, bildiğim tüm günahları saydığıma kanaat getirmiş olacağım ki; “Hepsi bu, en azından benim bildiklerim,” dedim.

“Biz ikimiz de o saydıklarının hepsini; hem kendi kendimize, hem birbirimize, hem de başkalarına karşı defalarca işledik. Ama niyetimiz ne kendimizi, ne başkalarını, ne de birbirimizi kırıp dökmek değildi. Sadece daha rahat, daha huzurlu bir yaşam, daha çok çevre, arkadaş, dost, daha çok şehvet ve heyecan barındıran büyük bir aşk, daha çok para, belki biraz da tembellikti istediğimiz. Oysa bunlar uğruna yaşadıklarımız ve yaşattıklarımız bize yalnızca daha çok öfke, daha çok yalan ve şüphe, tükenmez bir biçimde yaşama duyulan açlık, başedilemez bir gurur ve dayanılmaz bir açgözlülük getirdi. Yine de; birbirimizi olanlar yüzünden tüketsek bile, birbirimizden ayrılamıyor, özlüyor ve kıskanıyorduk. Aşkın biçimleri var derler, işte bizimkisi de böyleydi.”

Sırıtmaya devam ediyordum ama, içimden de;

“Bu yaşta avrat alırsan olacağı budur p…” diye geçiriyordum. Amca iç sesimi duymuş gibi;

“Belki inanmayacaksın ama biz onunla aynı yaştayız,” demesin mi…

Hadiiiii!!!!

Ayağa kalktım artık, dinlemiyeceğim…

“Ya tamamdır. Ben kendi deliliğimden usanmışım, tamamdır, yeter bizim kız ya, daha fazla dinlemeye gerek yok, neyse ne, belli işte adam bunamış,” diye düşünüp, bir yandan da adama; “Amca,” diyorum,’ “Hesabı alayım da, ben yavaş yavaş yola düşeyim. Sohbet de, yiyecekler de muhteşemdi ama saat ilerledi,geç olmadan kaçayım.”

Adam hafifçe başını önüne eğdi; “Sen beni deli ya da bunak belledin. Öyle değil işte. Eğer biraz daha kalırsan, kendi gözlerinle göreceksin yalancı ya da bunak olmadığımı. Az sabret, hele güneş dinlenmeye dursun göreceksin,” dedi. Sonra başını kaldırdı,b ana baktı; “Bir saat, yalnızca bir saat kaldı,” diye devam etti.

Niye kaldım, ne umuyordum, tek sebep her zaman haklı olduğumu bir kez daha buralarda bile kendime ispatlamak mıydı, yoksa sırf meraktan mı bilmiyorum ama kaldım. Adamın dediği gibi bir saat değil ama, bir saati biraz geçe kulübenin kapısı açıldı. O yürüyemeyen, biteviye kendini yatağa atan genç kadın kapıdan gayet hoş, zarif bir biçimde kırıtarak dışarı çıktı.

Yaşlı adam; onu görür görmez ayağa kalktı, ona doğru yürüyen genç kadına ellerini uzattı.

Fakat bu imkânsız!!! Hayır!!! HAYIR!!!

Amca ona doğru attığı her adımda gençleşiyordu.

Nihayet elleri buluştuğunda ikisi de harikulâde ve aynı yaşta görünüyorlardı. Sonra, sonra bu gördüğümden daha da garip bir şey olmaya başladı; amca yani, yani inanılmaz biliyorum ama, şimdiki delikanlı, birden yere düştü, adeta çırpınır gibi hareketler yapıyordu. Kadın ise git gide ihtiyarlamaya ve vücudu eğilmeye başlamıştı. Adam kah sürünerek, kah gittikçe yaşlanmakta olan genç kadına yaslanarak kulübedeki yatağa zar zor attı kendini. İkisi de ağlıyordu.

Hayır!!!

Bu, bu, bu imkansızdı. Amca şimdi çok yakışıklı ve gençti fakat ayağa kalkamıyordu. Kadınsa ayağa kalkmayı başarmış bu kez de inanılmayacak kadar yaşlıydı. Kadın, onların arkasından şuursuzca kulübeye girdiğimi görünce usulca konuştu;

“Bizim de cezamız bu, yaptıklarımızın bedeli bu. Hiçbir zaman kavuşamıyacağız, üstelik yan yanayken bile,” dedi.

“Neyin bedeli bu? Siz, siz nasıl bir günah işlediniz?” diye haykırdım, sanırım ben de ağlıyordum. Yattığı yerden tıpkı bir kaç saat önce genç kadının yaptığı gibi kalkmaya çalışan delikanlı acıyla gerilmiş yüzü ve sesiyle yanıt verdi;

“En büyük günahın bedeli. Biz en son; en büyük günahı işledik, umuda karşı olanı, yani en büyük günahı. Umudu önce kırdık, sonra yok ettik, hem başkalarının umutlarını hem kendi umutlarımızı…”

O anda yere doğru çekildiğimi hatırlıyorum.

Gerisi boş ve koyu bir karanlık… Uyandığımda arabamdaydım. Arabamsa mola vermek için durduğum ağacın altındaydı hâlâ. Fakat ortada ne kulübe, ne masa, ne sandalye, ne de amcayla teyze ya da genç kızla delikanlı mı demeliyim acaba yoktu.

Aklıma ilk gelen; vicdansız öğle sıcağı yüzünden bayılıp rüya gördüğüm oldu. Tam sırıtarak arabayı çalıştıracaktım ki; göğsümün üzerinde hâlâ duran ve kim bilir kaç saat önce beceriksizce silmeye çalıştığım vişne lekesiyle göz göze geldim…

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 3 Ağustos 2019 at 11:36

    Tanrımmmmmm, Zeyneppppp;
     
    Son satırı okuduğumda resmen bütün vücudumdan bir ürperti geçti.

     
    Muazzamdı, bayıldımmmmm 😍😍😍
    
 
    Bu öyküyü yazmaya ne ilham verdi, nasıl düşünebildin bilmiyorum ama son dönemlerde okuduğum en yaratıcı konuydu. Tebrik ederim arkadaşım 👏🏻👏🏻👏🏻👏🏻

  • Cevapla Zeynep Mete 3 Ağustos 2019 at 12:09

    Biricik Editörüm;
     
    Burada özellikle seninle ve diğer kardeşlerimle yan yana yazıyor olmak bile güç, yaratıcılık ve çalışma gayreti veriyor. Çalışkanlığın, sabrın benim için en büyük ilham kaynağı, çok teşekkürler. İyi ki varsın, iyi ki varsınız…
     
    Sevgilerimle…

  • Cevapla Aslı Altuntaş 3 Ağustos 2019 at 13:01

    Yaaa uykum geliyor gibiydi, sıcak İstanbul Cumartesi’sinde okudum.İrkildim resmen. Ki korkmam öyle şeylerden. Effsaneyydi gerçekten. Kalbinize, aklınıza sağlık.

  • Cevapla Zeynep Mete 4 Ağustos 2019 at 13:52

    Sevgili Aslı Altuntaş;
     
    Keyifli bir zaman dilimi geçirmenize neden olduysam ne mutlu bana…
     
    Güzel övgüleriniz için çok teşekkürler…
     
    Sevgilerimle…

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan