Yaşamak Yaratmaktır

“Dağlarla” Üstüne

7 Ağustos 2019

Yazı: Dağlarla Üstüne | Yazan: Prof. Dr.  Atilla Erdemli

İnsan sevdiği kadar yaşar.

Sevgisi az, sevgisi kıt olanlar uzun bir ömür de sürseler kısa yaşamışlardır. Her sevda yaşamaya özgün bir can katar. Her sevda ile yaşama özgün bir güçle donanır.

“Dağ” ve dağ gibi olan her şey büyük sevgiler ister. Dolu dolu severse insan, dağ bulutuyla, kayasıyla, karıyla, buzuyla, buzuluyla sonsuza parmak parmak atılan doruklarıyla, gönle ölümsüz bir fısıltı gibi sokulan çiçekleriyle, böcekleriyle, kurduyla, kuşuyla, fırtınasıyla, yağmuruyla ve bunların hepsinin harmanıyla hep bir olur. Bir olmak; sevda değilse nedir? (Dağlarla, s: 17)

Kitap daha başlarken dağı, sevgiyi ve sevdayı önümüze böyle koyuveriyor. Ardından bizi dağlarla tanıştıran bir geziye çıkartıyor; Torosları, Erciyes’i, Bolkarlar’ı, Ağrı’yı, Kaçkarları, Munzurları dolaşıyoruz. Kimi yerde insanıyla, kimi yerde insanca canlanışıyla, kimi yerde şiirle, türküyle dokunuyoruz dağlara. Dağların çağrısını duyuyoruz. Bir dağlar ülkesindeyiz, bir doruklar cennetindeyiz.

Dağlara gitmek doğaya gitmektir. İlkin doğaya gidiyoruz.

İnsan neden doğaya gitmek ister?

Kent–Koşullu yaşama insanı, doğa ve uygarlık arasında bırakıyor. İkisi birbirine karşıt; ikisi birbirini itiyor, fakat insan için ikisi de kaçınılmaz.

Soru tüm gücüyle duruyor:

İnsan neden doğaya gitmek ister?

Yapay, uygar yaşama içinde yitirdiklerini bulabilmek için, olabilir mi?

Doğaya değişik amaçlarla gidilebilir; dinlenmek, temiz hava almak, piknik yapmak, avlanmak, araştırmak vd. Doğaya bu tür gidişlerin hiçbirinde doğa ile bütünleşme kaygısı yoktur. Bunlar daha çok doğayı araç gören, Kent-Koşullu Yaşamaya özgü davranışlardır:

Ne yaparsam ne kazanırım…

Oysa sevda amaç olmayı ister; amaç olarak bilinmeyen “doğa” kullanılıp, bırakılır.

Uygar koşullarda uzak kaldığımız, giderek katılaştığımız ve özlediğimiz Doğa-İnsan uyumunu yeniden duyup kazanmak için doğaya gitmek gerek: Kendimizdeki doğayı canlandırmak, yaşamak, ve doğa ile bütünleşmek ve doğal olmak için doğaya gitmek gerek..

Söz konusu doğa; deniz, göl, ırmak ya da gökyüzü değilse ona yürüyerek gidilir. Yürümek harekete başlamaktır. Yürümek canlılığın kendisini göstermesidir. Yürümek yeni yerlere varmak, keşfetmektir.

Dağ yürüyüşü dağa sokulmak, dağın koynuna girmektir. Orada insan kendi yalnızlığı ile karşılaşır. Sevda yalnız yaşanır. Orada sevilen her yanıyla görülür, bilinir, önemsenir.

Kitapta, “Yürüme”nin ardından bir tırmanışı oluşturan dinlenme, sabır, susma, tırmanma, Doruk Defteri, Olimpik Dağcılık, kaybolma, korkma, kaza, ölüm, yaşatmak için yaşama kavramlarını bir bir ele alarak okurlarla doruğa doğru yükselmeyi amaçlamıştım.

Yükseliyor muyuz, yoksa derinine mi iniyoruz?

İnsan başka dağcılarla tırmanıyor da olsa, orada yalnızlığını duyar; yalnızlığını duyan kendisini duymaktadır, yalnızlığını duyan kendi içine, içindeki dünyaya sokulmaktadır.

Bir kere daha kendinin olmak!..

İnsan yaşamı kendisiyle zenginleşir.

Doruklara ulaşılır, dağlarla bir kez daha yaşanır ve uzaklardan uygar yaşamın mekanik çağrısı duyulur. Kamp sökülür, dönüş başlar, geride ürkütücü bir boşluk, acımasız bir kendi başınalık kalır.

İğreti bir varlık gibi sokulmuşuzdur doğaya. O ise bize aldırmadan kendi düzenini, kendi devinimini sürdürür. Bu doğanın insana karşı haksızca bir tutumu değil mi? Doğada böylesine yalnız, böylesine itilmiş midir insan?…

En temel ilkeler bağlamında, doğada, çadır yerimdeki otlardan bir ayrımım yoksa, böyle aykırı bir yaşama neden? Bu, özgürlük verilmiş bir varlığın tutsaklığı değil mi? (Dağlarla, s: 271)

Sorular burada bitmiyor. Soruların bittiği yerde insan da biter. Yaşanmışlıklar ile yeniden canlanır dağlar.

Kar ve Keman’ın o müthiş uyumu!..

Tüm doğa ayaklanıyordu… Işık, orkestra, kar, keman ve tüm doğa bütün olmuştu; dönen, devinen, atılan, yapan, yaratan, canlanan, gelişen, kımıl kımıl, için için yanan, patlayan, yaşayan bir bütün olmuştu.

Güneş doğuyordu…
Güneş günü tutmuş kolundan geliyordu…
Kendimi durup kalmışken buldum…

Tüm benliğimi dolduran bir kımıltı, sanki acıyla karışık bir haz gibi tuhaf bir duygu…

Anlatma gereğini duymadığım, yalnızca durup duyduğum…

Salt bir duygu…

(Dağlarla, s: 281)

Yaşanan ayrıcalıklı, bu özel zamanı anlatmak neredeyse olanaksızdı. Gözlerimi kapadım, açtığımda kendimi parıltılarla dokunup, bezenmiş bir düş ülkesinde sandım.

Kar ve Keman ışıklı bir dünya yaratmışlardı. Sayısız kar taneciği mi pırıl pırıl söyleşiyordu, yoksa keman mı? Ayırt etmek zordu. Kar ve keman sanki binlerce yıl süren bir ayrılığın ardından şimdi kavuşmuşlardı da… sanki birlikte yeni baştan… sanki… yani… Anlatamıyordum.

Sankiler, gibiler peş peşe geliyordu, fakat hiçbiri doyurucu olmuyordu. Algılıyordum. Tüm benliğimde dolu dolu duyuyordum, fakat dile getiremiyordum. Kar ve kemanın bu müthiş uyumunu yaşıyordum, fakat sözcükleri işe karıştırınca her şey bozuluyordu… Yaşadığım sözcüklerde yansımıyordu.

Dile getirmeden, anlatmadan yapamazdım. Ne olursa olsun, kar ve kemanın bu birleşmesini, bütünleşmesini, içli dışlı oluşunu, karın kemansız, kemanın kar olmadan burada cılız, soluk, eksikli kalacaklarını, bu insanı büyüleyen canlanışı, bu beni kendisinde yitikleştiren, kendimi değil, kar ve kemanı duyduğum, kar ve kemanı soluklandığım bu zamanı anlatmalıydım.

Yeniden denedim.
Olmuyordu.
Sözcükler uymuyordu… Haksızlıktı bu!…

Bir daha istesem de rastlayamayacağım, benzersiz bir olayı yaşıyordum. Bu olayın belki tek tanığı bendim, fakat anlatamıyordum. Düpedüz haksızlıktı bu: İnsana yapılmış haksızlıkların belki de en büyüğü Dil Haksızlığıdır. Çünkü onu düzeltecek bir adalet yoktur. İsyanlardaydım!… (Dağlarla, s: 282-284)

İş dile kalınca sorunlar da geliyor.

Sözgelimi, kendisiyle birlikte bir süre yaşadığımız dağ nedir? Kitaplardaki, sözlük ve ansiklopedilerdeki değil; yaşanan dağ nedir? Soru, yaşamayı sıradan yanıtlarla geçiştirmeyi iş bilenlerin sorusu değil. Bunlar birer “Yok Dağcı”dırlar. Soru yaşamayı ciddi olarak sevenleri rahatsız edecek türden, ağırlıklı olarak felsefece ele alınacak türden bir soru. Soruyu yanıtlayabilmek için hem Dağcı ve hem de Felsefeci olmanın kaçınılmazlığı ortada.

Bir felsefeci dağı nasıl görür?

Soruya bir yanıt denemesi Dağlarla adlı kitabın bütününde. Her halde bu nedenle Dağlarla için; “Yükseldikçe derinlere inilen yerde,” diyorum.

Prof. Dr. Atilla Erdemli

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz