Bir Kahve Molası

Kader

22 Ağustos 2019

Öykü: Kader | Yazar: Edibe Vural

Ben Kader, çok uzak bir yerlerden, bambaşka bir kadının kalemine hayatımı mürekkep ederek anlatıyorum…

Bu ismi bana 11 yaşında kaybettiğim babam koymuş, ah canım babam! Biliyor muydun kızının başına gelecekleri? “Kader”inin kara bahtlı olacağını bilir miydin? Sahi baba, tüm yaşadıklarım kader miydi? Baba, kader neydi?

Ahmet ile 15 yaşında, sevmenin ne demek olduğunu bilmediğim yaşta, tanıştım. İki sokak ötemizde otururmuş meğer. Bir gün mahallenin rüşvetçi çöpçatanı Hasan elinde bir karanfil ve bir not ile geliverdi yanıma; “Bunu Ahmet Abim yolladı, bak şurada yeşil gömlekli olan.”

Notu açtım, yüzümde güller açtı.

“Çok güzelsin, Kaderimsin” yazan notu okuyunca ruhum okşandı gönlüme söz geçiremedim, aşk dedim, sevda dedim, gülüverdim… Sonra yüzümde açan güllerin solmasını izledim…

Önceleri her şey o kadar güzeldi ki. Çevremde bu kadar güzel bir şey olmadığından alışkın değildim. Babasız bir evde büyüdüm, annemin hiç sevildiğini görmedim. Sevgi ne demek bilseydim belki her şey başka olurdu…

Ahmet’in evimizin önünden geçmesini dört gözle beklerdim. Zamanımın çoğunu onu düşünerek, hayal kurarak geçiriyordum. Dedim ya her şey çok güzeldi. Heyecanlıydım. Mutluydum.

Ahmet bazen kıskançlık krizlerine giriyordu;

“Onunla konuşmayacaksın.”
“Onu giymeyeceksin.”
“Senin erkeğin benim, ben ne dersem o olacak.”

Bu cümleleri duyduğumda hoşuma bile gidiyordu. Tüm bunlar beni sevdiğini gösteriyordu. Seven insan kıskanırdı, sahiplenirdi. En azından bizim mahallede ve televizyonda böyleydi.

Kıskançlıklar, küçük diye adlandırdığım sınırlamalar ile 3 yılı devirmiştik. Artık 18 yaşındaydım evlenmemiz için önümüzde bir engel yoktu; askerliğini yapmıştı, işi vardı. Ben ise artık kardeşlerime bakmaktan bıkmıştım, kendi evimde kendi çocuklarıma bakmak istiyordum.

Nişanladık.

Nişanlandıktan sonra önüme çok daha fazla sınırlar koymaya başladı. Ahmet beni ben olduğum için sevmiyor başka birine dönüştürmeye çalışıyordu. Değişmem gerektiğini düşünüyordu.

“Öyle gülünmez, öyle oturulmaz, öyle konuşulmaz.”

İstediği gibi davranmazsam bazen sözlü, bazen fiziksel olarak beni uyarıyordu. Ahmet’i seviyordum ya da öyle sanıyordum. Onun için değişmem gerekiyorsa değişirdim.

Bu durumu biriyle paylaşmak istemiştim. Fidan, mahalleden en samimi arkadaşımdı, ona Ahmet’in arada bir rencide eden azarları, hor gören davranışları olduğunu söylediğimde; “Kader sen de buldun bunuyorsun be kızım! Yakışıklı çocuk, işi gücü var, e nişanlısınız da artık. Biraz kıskançmış eh sen de! O kadar kusur kadı kızında da olur,” deyince anlattıklarımdan çok utandım. Evet, Fidan haklıydı, ne olacaktı biraz kıskançsa? Ben de dört dörtlük değildim ya, abartıyordum. Ahmet her şeyi beni sevdiğinden yapıyordu.

Düğüne neredeyse bir hafta kalmıştı Ahmetle evimiz için son ihtiyaçlarımızı almaya gittik. İkimiz de çok yorgunduk, bir yerde oturup soluklanalım, çay içelim dedik. Masamıza garson geldiğinde Ahmet telefonu ile oynuyordu ben de daha fazla bekletmemek için “Bize iki çay getirebilir misiniz?” dedim.

Ahmet’in gözünden sanki alevler çıktı, yediğim tokatla irkildim.

Herkes bize bakıyordu ama kimse kalkıp bir şey yapmıyordu. Herkesin bizi izlediğini gören Ahmet “O benim karım, dönün önünüze,” dedi ve herkes önüne döndü. Karısı olmam bana istediği yerde istediğini yapabileceği anlamına geliyordu.

Kolumu tutup beni iterek arabaya bindirdi. Ben neler olduğunu anlamaya çalışıyordum fakat bir şey anlayamıyordum. O kadar hızlı gidiyordu ki aniden fren yapıp bağırmaya başladı;

“Sen ne yaptığını zannediyorsun bir de karım olacaksın o masada bir erkek var, sana mı düşer çay istemek? Kimsin sen? Bensiz bir yere gitmeyeceksin ben varken de zaten sana konuşmak düşmez. Bir daha böyle bir şey yaptığını göreyim ağzını burnu kanatırım. Yemin olsun yaparım. Hadi şimdi in eve git benim işim var canımı da sıktın zaten.”

Ağlayarak indim. Düğüne sadece bir hafta kalmıştı, bu yaşadığım neyin nesiydi böyle? Yürüyerek eve döndüm ağlamaktan şişmiş gözlerimi görünce kardeşim Hicran ne oldu diye sordu. Hicran’a olup biteni anlattım.

“Aman abla be düğün stresi işte. Hem eniştem de haksız sayılmaz erkek varken kadına ne düşer konuşmak? Sen ayıp etmişsin. Bak düğününüze çok az kaldı. Gör bak evlenince geçecek. Sen kadınlığını bil, özür dile eniştemden. Bu devirde koca bulmak kolay mı be!” dedi.

“Peki” dedim, “Haklısın” dedim, “İyi olur” dedim.

Hiç iyi bir şey olmadı o günden sonra.

Sözlü, psikolojik, fiziksel, cinsel sürekli şiddet gördüm. İşin garip yanı yüzümdeki, tenimdeki morluklara, çürüklere rağmen kimsenin bir şey sormamasıydı. Anneme anlatmıyordum, kardeşime, arkadaşıma, komşuma, kimseye anlatmıyordum ama herkes biliyordu. Kimse sormuyordu. Kimsesizdim. Kaderim buydu… İsmim bile belki de kendimi teslim edeyim diye konulmuştu…

Karar verdim Ahmetle konuşacaktım böyle yürümeyecekti işte.

“Ayrılalım” diyecektim, “Madem sevmiyorsun bitsin” diyecektim.

Takvime baktım; “Bugün benim özgür olacağım gün.” O gün muayyen günümün bir hafta geçmiş olduğunu fark ettim. Koşarak eczaneye test almaya gittim. Elim titreyerek testi yaptım sonucu beklerken gözyaşlarıma engel olamıyordum. Hayatımda gördüğüm en acıklı an testteki çift çizgiyi gördüğüm andı…

“Belki” dedim, “Çocuk olunca düzelir her şey, ne de olsa çocuğunun annesi olacağım. Belki beni sever…”

Olmadı. Sevmedi. Sevemedi.

Ne beni ne de kızımı. Ah canım kızım! Ne vardı yani erkek olsaydın? Çilem koydum adını. Belki ona da bulaştırdım çileyi. Senin de tek suçun benim kızım olmaktı…

Ahmet git gide canavarlaştı, akşam olmasın diye dua eder oldum. Benimle neredeyse konuşmuyordu. Çilem ağlayacak olursa;

“Sustur şunu, kendin gibi mıymıntı bir kızın var zaten, ikinizden de nefret ediyorum.”

“Bir gün seni de o kızını da geberteceğim, hayatımı mahvettiniz.”

Ağzından duyduğum en kibar şeyler bu cümleler oluyordu. Yemeği beğenmeyince dayak daha erken bir saatte başlıyordu. Rakısının ayarını beğenmeyince biraz daha geç. Ama er ya da geç başlıyordu. “Dayak cennetten çıkmadır,” derdi annem. Cennet böyle bir yer miydi? Karar vermiştim ben cennete gitmek istemiyordum.

Artık dayanamıyordum, anne olduktan sonra dedim ki; “Annem beni kabul eder, ben de bir anayım, Çilem canımı istese veririm.”

Anneme gittim şevkat ile kucak beklerken bana şunları söyledi;

“Ben kendime zor bakıyorum, bir de çocukla geleceksin… Bir gittin iki geldin. Hadi kızım hadi, kocanın değerini bil, ne olursa olsun başınızda bir erkek var. Bak bana erkeksiz bir hiçim. Babasız büyümek kolay mı? Sen biliyorsun…”

“Peki” dedim.

Karakola gittim, devlet beni korur dedim.

Babamız anamız yoksa devletimiz var, dedim. O da yokmuş. “Yürü ablacım her gün senin gibi yüz tane kadın geliyor. Barışırsınız siz karı kocasınız. Uzlaşırsınız. Çok istiyorsan git dava aç biz nelerle uğraşıyoruz bak zaman çalıyorsun. Vatandaş hizmet bekliyor.”

“Peki” dedim.

Avukata gittim boşanmak istiyorum dedim;

“Genelde böyle durumlarda uzlaşmadan yanayız. Eşiniz eğer istemezse dava uzar hem barışma ihtimaliniz yok mu? Siz bi’ eşinizle konuşun.”

“Peki” dedim. Bu da benim son pekimdi…

Akşam Ahmet geldi. O gün en sevdiği yemeği yaptım, cesaretimi topladım;

“Ayrılalım, çocuğu ben alırım. Bir daha yüzümüzü bile görmezsin.” Suratıma gelen yumrukla sarsıldım. “Ahmet bırak ne olur… Kendine de bana da ettiğin eziyet yeter.” Karnıma aldığım tekmeyle yere yığıldım. “Artık istemiyorum anlamıyor musun?” Yolunmuş saçlarımı ellerinde gördüm. “Ahmet ne olur,” dedikçe yediğim darbelerle nefesim kesiliyordu.

“Sana bu evden ancak tabutun çıkar demedim mi lan?” dedi ve mutfağa gitti. Döndüğünde elinde ona her pazar sucuk dilimlediğim bıçak vardı. Sapladı birkaç yerime… Son duyduğum şey Çilem’in çığlıklarıydı. Kocama sevgiyle, sabırla hazırladığım yemeklerin baş mimarı bıçak, ölüm silahım olarak kullanılmıştı.

İşte ölmüştüm. Öldüm.

Ölümümü bile o seçmişti, o karar vermişti… Ne doğarken sordular ne ölürken. Adıma da “Kader” dediler. Ben de yaşadım ve öldüm…

Bu hafta kendinize acı bir kahve yapın. Yanına kadın olmanın en acı kahveden çok daha acı olduğunu anlatan bu öyküden bir parça koyun.
Kader’in kalemime damlattığı mürekkep ile yazıyorum, tüm “Kader”lere selam olsun…

Edibe Vural

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Özge Can 22 Ağustos 2019 at 14:48

    El birliği ile katledilen, adına ‘KADER’ deyip sırt dönülen tüm kadınlarımıza saygı duruşu olmuş öykün Sevgili Edibe. Kalemine, fikrine sağlık.
    Sevgimle.

    • Cevapla Edibe Vural 24 Ağustos 2019 at 00:56

      Çok teşekkür ederim. Kaderler, Emineler, ölenler, kalanlar, çare arayanlar… Hepsi içindi bu öykü…

  • Cevapla Çiğdem Mertoğlu 24 Ağustos 2019 at 16:26

    Okurken ağladım, keşke kadınlarımız daha güçlü olsa, daha güvenilir bir dünyada yaşayabilse. Teşekkür ederim öykünüz için…

  • Cevap Yaz