Uykusuz Klavye

Tansiyon Hapı

8 Ağustos 2019

tansiyon hapı

İki saattir bir masanın etrafına toplanmış, apartmanın bitmeyen peyzaj dertlerini tartışıyorlardı. Haşim Bey’in aklı ise içmeyi unuttuğu tansiyon ilacındaydı. Sakin kalmaya çalışarak, önündeki kuruyemişleri tavuk gibi hırsla didikleyen Sabri Bey’e takıldı gözü. Sonra bu düşündüğüne gülecek gibi oldu. Tavuğun ne hırsı olacaktı yahu? Ama Sabri Bey, emekli olduğundan beri gerçekten de bir tavuğa benzemeye başlamıştı. Yok, yok… Hindiye benziyordu. Sonra artık bilmem kaçıncı kez kaynatılmaktan acısını salmış çayından bir yudum aldı. Gözü yine Sabri Bey’e kaydı. Hindi gibi böbürleniyordu da bu adam. Az kalsın aldığı yudumu ağzından püskürtecekti.

Zor tuttu kendini.

“Efenim, bildiğiniz üzere apartmanımızın yıllık aidatına getireceğimiz cüzi bir zam ile, ön bahçedeki açıklığa sardunyalar, efendime söyleyeyim cam güzelleri, sonracağıma gül fidanları dikmek suretiyle güzelleştirmek gerekir. Zira orası dış dünyaya açılan kapımız bizim. Dış dünyadakiler de ilk oradan giriyorlar. Ne demişler efendim? İlk intiba önemlidir. Öyle değil mi Haşim Beyciğim?”

Haşim Bey, o an aklında zuhur eden bilumum kanatlıların yarattığı zevzek düşüncelerden kurtulmaya çalışıyordu. Son anda, ismi zikredilince fark etti kendisine bir şey sorulduğunun.

“Tabi, tabi hanımefendiciğim. Çok doğru söylüyorsunuz,” dedi yarım ağız.

Yediği leblebilerden ağzı iyice çirişçi çanağına dönmüş Sabri Bey, kendini tutamayarak açtı ağzını.

“Doğru mu söylüyor? Yahu, başka derdimiz yok mu bizim? Jeneratör ne oldu, jeneratör?”

Haşim Bey, hindinin o heybetli kuyruğunu açıp Füsun Hanım’a saldırdığını aklında nakşederken; Sabri Bey, Haşim Bey’e dönüp iyice kızaran suratıyla, susuzluktan da dilini damağına şaklata şaklata konuşmaya devam etti.

“Siz beyefendi, mesela! İki yıldan fazla zamandır yöneticilik yaptınız. Her toplantıda şu bahçeyi güzelleştirelim diye öneride bulunduğumda daha önemli meseleler var deyip durdunuz. Şimdi Füsun Hanım söyleyince mi doğru oldu?”

Vay anasını sayın seyirciler! Sabri vurdu, gol oldu.

Haşim Bey, bu böyle olmayacak diye düşündü. Bir an evvel evi arayıp tansiyon hapını istemeliydi. Bu Sabri ile ancak böyle başa çıkabilirdi.

“Yok efendim, siz beni yanlış anlamışsınız. Ben Füsun Hanım’ın söylediklerine katılıyorum, ancak elbette daha zaruri meselelerimizi ilk başta düşünmeliyiz.”

“Aaaaa? Neymiş beyefendi o zaruri meseleler? Hayır yani, hiçbirimizin fark etmediği, bir tek sizin fark ettiğiniz mesele ne olabilir ki?”

Masanın etrafındaki diğer erkekler, Füsun Hanım’ı onaylar gibi başlarını salladılar. Azgın tekeler sizi diye geçirdi aklından Haşim Bey. Kanatlılar aleminden, toynaklılar alemine… Hey gidi oynak dünya!

“Bakınız efendim, bu apartmanın en önemli meselesi güvenliktir. Müteahhit söz verdiği gibi apartmanımızın girişine ve açık otoparka güvenlik kameralarını taktı. Ancak bundan sonrasını bize bıraktı. O kameralar orada ne yapıyor? Ne için taktırdık biz onları?”

Sabri Bey atıldı yine.

“Yahu, tabi ki caydırıcılığı olsun diye.”

O ana dek konuşmaların hiçbirine katılmamış olan emekli büyükelçi Mete Bey, kavuşturduğu kollarını masanın üzerine dayayarak söze girdi.

“Hanımefendi, beyler… Ben de Haşim Bey’e katılıyorum. Bu güvenlik meselesi önemli. Bakınız daha dün gazetede okudum. Gencecik bir kızcağızı asansörde sıkıştırıp taciz etmişler.”

Masaya sinirli, kınama dolu iç çekişler, usturuplu sövgüler dağıldı.

“Yakalayamamışlar o şerefsizleri.”

Füsun Hanım’a dönerek;

“Affınıza sığınıyorum hanımefendi ama başka ne denir bu mahlukatlara bilemedim.”

Füsun Hanım, bir kadın olarak farkına varılmış olmasına memnun, gözlerini süzerek başını salladı.

“Yani demem o ki; ne malum yarın öbür gün de bizim başımıza gelmeyeceği? Hem bu tür tedbirlere bir kere ihtiyaç duyulur. O an tedbiriniz yoksa yandınız.”

Haşim Bey, öteden beri pek beğenirdi Mete Bey’i. Aklı başında, sakin, boşa konuşmayan, boş da dinlemeyen sorumluluk sahibi bir insandı. Eşini kaybedeli şunun şurasında ne kadar olmuştu da bir kere aksattığını görmemişti bu toplantıları.

“Kalp krizi geçirmiş,” demişti Neriman o gün.

“Ölünün arkasından konuşulmaz ama pek huysuz, suratsız bir kadındı. Kurtuldu adamcağız,” diye de eklemişti.

Halbuki, sessiz, kendi halinde, zarif bir kadındı rahmetli. Karısının, kimseye zararı dokunmamış, üstelik de artık mevta olan birine niye bu yakıştırmaları yaptığını anlayamamıştı Haşim Bey. Kim bilir belki kadınlar arası manasız çekişmelerden sebepti. Olurdu böyle şeyler ya, hiç karısında rastlamamıştı o güne değin. Şaşırmıştı o yüzden. Yine de bir hasede yormamış, kadınca bir hal olduğuna kanaat getirmişti.

Sabri Bey’in ağız senfonisi artık başka bir makama geçmişti. Çayından aldığı o ilk yudumu, sanki hayatında ilk defa çay içiyormuşçasına keyifle, damağını şaklata şaklata içiyordu. İnadına yapıyor bu adam diye düşündü. Aksi, organları ile aşka düşen bir adamın haliydi ki; öylesini kimse tımar edemezdi.

Masadaki konuşma artık iyice bozulan şehrin yapısına, insanların nasıl da birbirlerinden ayrı düştüklerine gelmişti.

Fırsattan istifade Neriman’ı arayayım da şu tansiyon hapını göndersin yukarıya diye düşündü.

“Efendim, kusura bakmayın ben bir Neriman’ı arayıp ilacımı isteyeyim. Malum daha buradayız anlaşılan, aksatmak olmaz.”

“Aaa, ne demek beyefendiciğim, elbette. Müsaade sizin. Neriman hanımefendi de bari bu sefer gelebilseydi, ne iyi olurdu. Bugüne bugün bir kere katılmadı apartman toplantılarımıza. Vallahi tanımasam bizden kaçıyor diyeceğim,” dedi Füsun Hanım yapmacık bir sevecenlikle.

Haşim Bey, o anda kadıncağızın tepesinde bir horozun ibiği gibi azametle sallanan buklesine takılmayaydı, aklına Neriman’la bindikleri taksinin ön panelinde kafasını bir o yana bir bu yana sallayan köpek gelmeyecek ve beklendiği üzere eşini arayıp tansiyon hapını isteyebilecekti.

Ne var ki; durum böyle olmadı.

Füsun Hanım’ın nezaketi arttıkça çoğalan kafa hareketi, arabaların ön paneline tutturulan oyuncak hayvanların kafası gibi sallandıkça, Haşim Bey’in içinden boşalan kahkaha tufanı bütün masayı bir tükürük bombardımanına tutmuş oldu.

“Aaaaaaa!!!!”

“Haşim Bey, iyi misiniz? Ne oldu ayol?”

“Yuh ya! Ağzıma kadar girdi!!”

“Yahu, durun bir su verin şuradan adamcağıza, katıldı kaldı.”

Haşim Bey mahşer midillisi gibi dört nala, tükürüklerini saça saça koşuyordu aklından dökülenleri. Horoz ibiği, her denileni onaylıyormuş gibi sallanan köpek kafası, Hindi Sabri’nin böbürlenmeleri, ağız ishali derken bir de şimdi Sabri Bey’in hanımı Nurten’in burnu açık ev terliklerinden fino dili gibi çıkan kırmızı ojeli ayak baş parmakları eklenmişti bu düşünce girdabına.

“Ay Haşim Bey, buyurun bir su için.”

“Nurten, bırak suyu! Bir peçete getir yahu! Adamın tükürükleri her yerde!”

Sabri Bey, tavuktu, hindiydi ama titiz adamdı vesselam.

Kendi yarattığı gürültü kirliliğinin farkında olmayıp, başkalarının kahkahasına tahammül edemeyen her mutsuz insan gibi o da Haşim Bey’in bu ani gelişen kahkaha krizini zamansız ve de edepsiz bulmuştu. Aklından geçenleri o an kelimelere dökmeye cesareti olsa ya da sözlerinin kabul göreceğini bilse; “Bırak suyu gebersin şerefsiz, sen burayı temizle önce,” derdi karısına.

Allah’tan Nurten Hanım becerikli, hal bilir bir kadındı da; bilirdi hem kocasının hem de eve gelmiş bir misafirin zahmet mayalayan hallerini. Kocasını duyar duymaz, suyu Haşim Bey’in eline tutuşturup mutfağa koştu peçete getirmek için. O esnada Mete Bey ile Füsun Hanım da iki kolundan destek olmaya çalışarak balkona çıkartmaya çalışıyorlardı Haşim Bey’i.

Dışarıda buz gibi bir İstanbul havası. Gökteki güneş ancak mezar taşlarını ısıtacak kadar. Haşim Bey’i balkondaki sedire oturttular.

Biraz sakinleşmişti. Mete Bey, cebinden sigara paketinden bir sigara çıkarıp yaktı. Haşim Bey’e de uzattı. O istemedi, geçen sene bırakmıştı, çok şükür. Füsun Hanım’a teklif etme gereği bile duymadı, bugüne kadar hiçbir toplantıda içtiğini görmemişti çünkü.

Öylece, o soğukta halden anlayan nezaket dolu sessiz bir konuşma sürüp gitti aralarında.

Kimse konuşmadı. Yalnız bir ara Haşim Bey’in gözü Füsun Hanım’ın gıdısına takıldı. Yine toynaklılar ile ilgili bir şey düşünmeye vardırmadan işi, balkon korkuluğunda asılı cam güzellerine döndü.

“Ne güzel, cam güzeli ekmiş Nurten Hanım, Neriman da çok sever. Oysa bu soğukta pek yaşamaz derler, ben mi yanlış biliyorum acaba?”

Gerçek bir sorudan çok, ortamdaki suskunluğu boşuna bir çabayla bozmak isteyen, cevabını kimsenin umursamadığı bir soruydu bu.

Füsun Hanım’dan önce Mete Bey verdi cevabı.

“Yok efendim, dayanıklı bitkilerdir bunlar. Ben Erzincan’da subayken bunlar böyle karlar altından çıkardı. Hani diyeceğim kayaya eksen, oradan bile baş verir; tam da o hesap işte.”

“Ayol, o dediğiniz kardelen. Cam güzeli sevmez soğuğu bir kere, karıştırdınız siz bence.”

Gözlerini devire devire konuşuyor bu kadın diye düşündü Haşim Bey. Hem gıdılı, hem ibikli hem de işveli. Ağzında ölüm soluyan bizlerin aksine yaşam dolu, benliği çırılçıplak ve bütün çıplak sevenler gibi de mutsuzdu belki. Bunları geçirirken aklından, gözü içerideki Sabri Bey’e takıldı.

“İçeri girsek mi? Sabri Bey’lere de ayıp oldu.”

“Daha iyi misiniz Haşim Beyciğim?” diye sordu Füsun Hanım.

“Çok sağ olun, eksik olmayın. Öyle bir gülme krizi tuttu, oluyor bazen işte.”

Mete Bey yüzü cam güzellerine dönük, sanki cismi dünyadan bir süreliğine uzaklaşmış mehdiler gibi manasız, boş bakışlarla çiçeklere bakıyordu.

“Mete Beyefendiciğim, biz içeri giriyoruz. Geliyor musunuz?”

“Kardelen efendim!”

Şimdi manasız ve boş bakışlar Haşim Bey ile Füsun Hanım’ın yüzlerinde yerini almıştı.

“Efendim, anlamadım?” diye sordu Haşim Bey.

“Anlamayacak bir şey yok” diyerek döndü Mete Bey. Haşim Bey ile aralarında bir burun mesafesi kadar aralık vardı.

“Neriman hanımefendi, cam güzeli sever diyordunuz ancak bu soğukta açan çiçeği seviyorsa o kesin kardelendir beyefendi!”

“Yahu neyse ne, ben pek anlamam zaten bu çiçek işlerinden.”

Ancak Mete Bey tatmin olmuşa benzemiyordu. Israrını sürdürecekti ki; Füsun Hanım yetişti.

“Aaaa? Ayol siz daha mı iyi bileceksiniz kocasından? Neyse, hava iyice soğudu, içeri girelim isterseniz. Hem bir an önce konuşacaklarımızı toparlayıp evlerimize dağılsak iyi olur. Kaç saattir buradayız.”

Balkonun kapısına tam elini atacaktı ki; Mete Bey Füsun Hanım’ı kolundan tuttuğu gibi fırlattı sedirin üstüne. Haşim Bey, bedenini ne kadar siper etmeye çalışsa da nafile, mümkün değildi tutmak.

Mete Bey, yumruğunu savura savura sövüyordu Füsun Hanım’a.

“Ulan oynak karı! Sen kimsin, beni düzeltiyorsun! Orrroooospuuu! Ben kardelen olduğunu bilmiyor muyum sanki! Ulan dedikoducu karı! Senin yüzünden lan! Senin o çamur ağzın yüzünden göremiyorum lan ben sevdiğim kadını!”

“Aaaay Ayyy yetişin dostlar! Ay adam öldürecek beni! Manyaaak!”

Balkondan gelen hır gür seslere Sabri Bey ile karısı Nurten Hanım yetişti.

“Yahu ne yapıyorsunuz siz, ayıp değil mi? Koca koca insanlar olacaksınız bir de!”

“Ay Sabri, rezil olduk mahalleye.”

Sabri Bey, gerçekten de şanına yakışır gibi açınca ağzını, övünçle kabarıyordu cesareti de. Kendisinden en az yirmi santim daha uzun olan Mete Bey’i tek eliyle tutup kedi yavrusu gibi sokuverdi içeriye. Nurten Hanım da sedirin üzerine kapanmış, ağlayan Füsun Hanım’ı sanki gururu değil de düşüp dizi incinmiş birini avutur gibi piş pişleyerek kaldırdı.

Haşim Bey ise en arkadan, zar zor, nefes nefese girdi eve.

Tansiyon hapını almalıydı acilen.

Bunca hırgür içinde on altıyı bulmuştu tansiyonu kesin. İçeride Mete Bey’in ipsiz sapsız konuşmaları devam ederken, aradan sıyrılıp eve gitmeli diye düşündü. Fakat tam kapıdan çıkacakken Mete Bey’in arkasından bağırdığını duydu.

“Neriman hanımefendi kardelen sever beyefendi! Öğrenin! Biraz kıymet, hürmet gösterin hanımınıza!”

Tam da o an, Haşim Bey bahçe peyzajından nasıl oldu da Neriman’ın çiçek sevgisine geldiklerini düşünürdü düşünmesine ama onun yerine aklına başka düşünceler, gözüne inen perdenin arkasında çirkin görüntüler akmaya başlamıştı bile. Başında şiddetli bir ağrı vardı.

Kuşku saplanınca kalbe, ağrısı ihanetle çıkardı. Kimse aynı olmaz, kalp aynı kalmazdı.

Haşim Bey’in kalbi ağrıdı. Kapının önünde yere yığılırken aklında tek bir şey kalmıştı:

İçmediği tansiyon hapı.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz