Aşk ve Farkındalık

Yangın

1 Ağustos 2019
Öykü: Yangın | Yazar: Ateş Karadeniz

Ateşlerin arasından sıyrılan Hikmet, çimenlerin üzerine düştüğünde yanan tenine değen otlar, açık yaralarına yapışıyor, kıvrandıkça çekiştirdiği için de acıyla inlemesine sebep oluyordu. Boğazından kopan iniltiler, onun için sağır edici olsa da dudaklarından duyulur en ufak bir ses çıkmıyordu. Yüzünün sol kısmı ve vücudunun neredeyse tamamı yanmıştı. Çektiği o ızdıraplı ağrı ara ara uyuşmasına sebep oluyordu.

Yangından 1 Gün Önce

Münevver; ağaçlarla kaplı minik bir kasabada yetişen ve herkes tarafından sevilen neşeli bir kızdı. Babası kasabanın en tanınmış tüccarlarından biri olmasına rağmen hiçbir zaman bu durumu lehine çevirmemiş, insanlar onu “o” olarak tanısın istemişti. O yüzden hep ne hissettiyse onu yansıtmış, zoraki hiyerarşiden ve getirdiği saygıdan kendini küçük yaşta soyutlamıştı.

Münevver hayatı bu denli sade ve neşeyle yaşarken yüreğini yerinden söken tek bir kişi vardı. Dünyanın dönmesiyle aynı hızda başını döndüren bu adamın ismi; Hikmet’ti.

Hikmet’in ailesi, ezelden beri otomobil tamirciliği yapan ve bu alanda verdikleri hizmetlerle kasabada tanınan küçük bir aileydi. Münevver’in ailesinin yaşam standartları onlara göre bi’ hayli yüksekti. Hikmet’in ailesi mütevazi yaşayan ve hayata neşeyle bakan insanlardı. Münevver’in de Hikmet’e duyduğu o tılsımlı duygu işte tam da burdan geliyordu.

Münevver’le Hikmet’in evlerinin arası iki sokaktı ve birbirlerinin çocukluk aşklarıydılar. Aileleri görüşmeseler de isimleri geçtiğinde saygı duyacak kadar birbirlerini tanıyorlardı. Bu yüzden, henüz 20’lerinde olan bu iki genç, aşklarını herkesten gizli yaşıyorlardı. Öyle ki; ayrı kaldıklarında, birbirlerine ölümle eş değer bir özlem duyuyorlardı.

Yangının Çıkacağı Gün

Hikmet’le Münevver, özel yerleri olan, kasabanın biraz dışındaki dev çınarın altında buluşmuşlardı. Hikmet gergin ve bir o kadar düşünceli, Münevver ise içindeki özlemi bastırabilmek için kontrollüydü. Uzunca bir süre sessizce yan yana oturduktan sonra Hikmet içinde büyüyen sıkıntıyı daha fazla saklayamadı.

“Artık bu gizlilikle yaşamak istemiyorum. Konu sevmekse bunda yanlış olan ne?”

Bu konu aralarında ikinci kez gündeme geliyordu. Münevver de aynı istekle kendini yiyip bitirse de, bunu babasına söylemenin ne kadar zor olacağını kestirebiliyordu. Çünkü babası otoritesi sağlam ve fazlasıyla statüye önem veren bir adamdı.

“Bunu babama nasıl söyleyebileceğimi bilmiyorum Hikmet. Ben de çok istiyorum. Evlenmek, bir yuva kurmak, hep seninle olmak ama…”

“Allah aşkına Münevver. Ama ne? Denemekten ne çıkar? Önce haber yollatırız, gidip konuşuruz. Baban beni, ailemi tanıyor zaten. Yakından tanıdıkça da seveceğini biliyorum. Ben kendime güveniyorum.”

“Ama ben de babamı tanıyorum ve kabul etmeyeceğini biliyorum. Eğer şimdi buna kalkışırsak belki beni hiç evden çıkarmayacak. Kim bilir neler yapacak? Hiç görüşemeyebiliriz biliyorsun değil mi?”

“Münevver, sen babanın otoritesine karşı çıkmış, dayattığı hayatı yaşamayı reddetmiş bir kızsın ve dahası bunu babana kabul ettirmiş birisin. Bunu da başarabiliriz. Zamanla anlattıkça anlayacaktır.”

Münevver sessiz kaldı çünkü Hikmet’in haklı olduğunu biliyordu. Yine de onu bir daha görememe düşüncesi yüzünden bir yol bulamıyor, korkuyordu.

“O zaman annenlerle konuş Hikmet. Bizimkilere haber yollasınlar. Sonrasını ben konuşucam söz veriyorum.”

Ve öyle de oldu. Hikmet içindeki aşkı ailesine anlattı. Sevginin karşısında durmayacak kadar bilinçli bir anne babaya sahipti. Bu yüzden hemen haber yollattılar ve ne olduysa o zaman oldu.

Münevver’in babası bu haberle deliye döndü.

Onun için böyle bir şey söz konusu dahi olamazdı. Münevver’in ağzından tek bir söz bile çıkmasına izin vermeden onu odasına kapattı. Mahalle babasının bağırışlarından inlerken, Hikmet çılgına dönmüştü. Hızla Münevver’in evine gitti. Asıl niyeti kendini anlatmak ve yıllarca içinde tuttuğu aşkı Münevver’in babasının yüzüne karşı söylemekti. Belki bu, biraz olsun onu yumuşatacak bir cesaret göstergesi olur diye düşünmüştü.

Hikmet evlerin bahçesinden girer girmez, küfür ve hakaretlerle karşılaştı. Ailesine, yaptıkları işe ve karakterine söylenen onca kaba sözü duymazdan gelip içindeki aşkı anlatmak için çaba sarf etti. Bunları duyan Münevver’in babası Hikmet’e vurmaya başladı. Karşılıksız kalan Hikmet yere düştü. Gözü dönen adam, yerde de vurmaya devam etti. Suratı tanınmayacak hale gelince Hikmeti gömleğinden tutup bahçeden dışarı attı.

Duydukları, yediği dayaktan çok daha acıydı. Zar zor eve giden Hikmet’in kan revan içindeki halini gören babası deliye döndü ama Hikmet ağlayarak sakinleşmesini istedi.

“Lütfen baba. Öyle bir adamı sakinleştirebilecek tek bir söz bile yok. O anca kaba kuvvetten anlar ve biz öyle bir aile değiliz. Ve…”

Duraksayarak kendini zorla yatağa bıraktı.

Kemiklerinin ağrısı içinde çoğalırken;

“Ve arada Münevver var baba. Onu tamamen kaybedemem.”

Hikmet yıllardır kalbinde büyüttüğü o saf aşk için babasını bu sözlerle ikna etmişti. Annesi gözyaşları içinde Hikmet’e pansuman yaparken sessizliğini koruyordu çünkü tek bir kelimenin bile Hikmet’e bu yaralardan daha ağır geleceği biliyordu.

Biraz daha kendine geldiğinde Hikmet küçük kardeşini Münevver’e yolladı. Münevver’in odası evlerinin arka kısmında, camıysa ağaçların arasında kalıyordu. Yıllardır aşklarına şahit olan tek kişi 12 yaşındaki Mustafa’ydı. Onun sayesinde haberleşiyor, buluşuyorlardı. Abisinin bu durumuna çok üzülse de Münevveri de ablası gibi seviyordu. Bu yüzden sokakları hızla koşarak camının önüne geldi. Taş atmadan, seslenmeden saatlerce bekledi. Münevver neden sonra camdan baktığında gözleri görünmeyecek kadar şişmişti. Camı açtı ve hıçkırarak neler olduğunu kısaca anlattı.

Münevverin perişan halini gören Mustafa detaya inmese de abisine olanları anlattı. Münevveri üzmek istemese de bilmesi gerektiğini düşünmüştü. Babasının gaddarlığı ve Hikmet’e duyduğu sonsuz aşk yüzünden Münevver, Mustafaya beklemesini söyledi. Sadece bir saat daha…

Mustafa da Münevverin ne yapacağını bilmeden, ağaçların arkasında beklemeye başladı. Tam bir saat sonra hava karardığında Münevver elinde orta boy bir çantayla asmalara tutunarak üst kattan aşağı indi.

“Beni Hikmet’e götür Mustafa lütfen.”

Mustafa tek kelime etmeden, Münevverle evlerine doğru yürümeye başladı. Her şeyin daha kötü olmasından korkuyor ama abisi şu an burada olsa o da aynısı isterdi diye düşünüyordu. Münevver, Hikmet’in evinin arka kapısından içeri girdiğinde, karşısındaki divanda baygın yatan aşkını gördü. Sadece pantolonla yatan Hikmetin bütün vücudu, yüzü yara ve morluk içindeydi. Gözleri kapalı sadece yatıyordu. Münevver hemen yanına koştu ve divanın yanına çöküp Hikmet’in elini tuttu. Hikmet’in ne annesi ne de babası bu duruma ağızlarını açmadı çünkü Münevver elini tuttuğunda Hikmet hemen gözlerini açıp kendine gelmişti. Oğullarının yüzünün böylesine parladığına ilk kez şahit olmuşlardı. Aralarındaki o engellenemez sevgi sanki tüm odayı kaplamıştı.

“Kaç benimle.”

“Bunun için geldim zaten. Eğer istemeseydin seni görüp tekrar dönerdim eve ama böyle diyeceğini biliyordum sevgilim.”

Birbirlerine sarılıp ağlamaya başladılar. Hikmet’in annesi kimse onları görmesin diye yukarı çıkmalarını söyledi. O sırada Münevver’in babası her şeyden habersiz, geçmeyen siniriyle bahçede viski içiyordu. Münevveri hangi akrabasının yanına gönderebileceğini ayarlamaya çalışıyordu.

O gece birlikte kalan Münevver’le Hikmet ilk defa yan yana yatıyor, “aşka” dokunmanın verdiği hazza ilk defa şahit oluyorlardı. Birbirlerine dokundukça aralarındaki aşkın daha da arttığını hissediyor, içlerindeki heyecanın etkisiyle sarhoş oluyorlardı.

Hikmet ölene kadar Münevver’i bırakmayacağını biliyordu. Münevver ise Hikmet dışında kimseyle birlikte olamayacağını…

O gece belki de ilk yangın ikisinin arasındaydı. Aşk ve tutkunun kıvılcımları, ayrılma korkusunun rüzgarlarıyla alevlenmiş ve yangın tepeden tırnağa her yerlerini sarmıştı. Çaresizlik içinde çare arar gibi birbirlerine kenetlenmişlerdi. Sabah olduğunda buradan şehre gidecekler ve umut dolu bir hayata ilk adımlarını atacaklardı. En azından hayal ettikleri buydu.

Yangından 5 Saat Önce

Çektikleri acının yorgunluğu ve ilk defa hissettikleri tamamlanmışlık duygusuyla uyuya kalmışlardı. Bir bütünlerdi artık ve belki de ilk defa böylesine huzurlu uyuyorlardı. Hava aydınlanmaya yakın, rüyalarının en güzel kısmında, boğuk bir sesin hırıltılı bağrışını duydular. Hızla yataktan fırlayan Hikmet bahçelerine bakan pencereye koştu. Geride kalıp sesleri dinleyen Münevver babasının geldiğini anlamıştı. Artık yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Hikmetle babası hemen aşağı indiler.

Hikmet Münevver’den ayrı kalmak istemediği için orada olduğunu söylememe kararı almıştı. Münevver de bunu istese de başlarına gelebilecek şeyleri hayal dahi edemiyordu. Çıkan büyük kavgalar sonucunda Hikmet’in babası, çılgına dönen adamı evden içeri sokmadı.

Hava yeni yeni aydınlanmaya başlarken Münevver’in babası evine geri döndü. Münevver’in orada olduğunu biliyor ve bu düşünce onu daha da çılgına çeviriyordu. Bu yüzden de sağlıklı kararlar veremiyordu. Adamlarını çağırtarak Hikmet’lerin evini gözlemlemelerini, hiçbir şey göremezlerse Mustafayı alıp depoya götürmelerini emretti. O küçüktü ve ağzından laf almak çok kolaydı.

Hava aydınlanıp Mustafa ekmek almak için bakkala gittiğinde adamlar Mustafayı kaçırıp Münevver’in babasının deposuna götürdüler. Burası, Hikmet’lerin evinin üç sokak aşağısında kalan izbe, tek katlı bir evdi ve depo olarak kullanılıyordu. Münevver’in babası depoya geldiğinde bir saat boyunca çocuğu konuşturmaya çalıştı. Defalarca tokat atsa da abisinin mutluluğu için Mustafa’nın ağzından tek bir kelime bile çıkmamıştı. Mustafa hâlâ eve dönmediği için bir gariplik olduğunu anlayan Hikmet hemen giyindi ve Münevver’e ne olursa olsun hiçbir yere kıpırdamaması gerektiğini söyledi. Yalpalayarak sokak sokak Mustafa’yı aramaya başladı.

Münevver’in babası sorduğu soruların cevapsız kalması yüzünden artık tamamen delirmişti.

Ona tek bir çözüm bırakmışlardı. Mustafa’yı evlerinin önüne götürüp Münevver karşılığında takas edecek, hâlâ Münevver’i vermezlerse evlerini başlarına yıkacaktı.

Sandalyeye bağlı Mustafa’yı deponun bodrumunda bırakıp dışarı çıktı ve bir sigara yaktı. Kimse ona karşı gelemezdi. Hikmet ve ailesine bundan sonra yapacaklarını teker teker planlamaya başlamıştı. Bu günden sonra iş yerlerini kül edecek ve onları bu kasabadan kovacaktı. Münevveri de gözünün önünden bir gün bile ayırmayacaktı.

Planlar kafasında çoğalırken sigarası bitti. Evden içeri girerken sinirle sigarayı söndürmeden yere attı. Attığı yer bir anda alev aldı ve alevler hızla evin diğer köşelerine yayılmaya başladı. Tek düşündüğü ego ve statü olan bu adam en önemli noktayı kaçırmıştı. Kamyonların benzinleri bu depoda duruyordu ve birkaç dakika önce Münevver’in babası aşağıdayken benzinler kamyonlara yüklenmişti. O sırada bir bidonun neredeyse yarısı yere dökülmüştü. Havadaki o ağır benzin kokusunu fark edemeyecek kadar sinirliydi. Oysa ölene kadar bu günü sadece vicdan azabı olarak hatırlayacaktı.

Bir anda parlayan ateş yerini söndürülemez bir yangına bırakmıştı. Dumanları gören Hikmet koşarak o yöne doğru gitti çünkü sokaklara çıkan insanlar büyük bir yangının tüm evi sardığını konuşuyorlardı. Sokağa girdiğinde yangının çıktığı evin Münevver’in babasının deposu olduğunu fark etti. O sırada Münevver’in babası kendini geriye atmış, donuk bakışlarla kala kalmıştı. Hikmet hızla yanına gittinde sadece;

“Mustafa, bodrumda,” diyebilmişti.

Hikmet o korkuyla alev kaplı evin içine daldı. Alevlerin içinden hızla geçiyor, yanan teni umrunda olmadan kardeşine ulaşmak için çabalıyordu. Bodruma inen merdivenler de tüm ev gibi alev içindeydi neyse ki alevler henüz bodrumun içine inmemişti. Merdivenleri hızla inen Hikmet duman kaplı bodrumda kardeşini bulup, bağlı olduğu sandalyeyi kucakladığı gibi yukarı çıkmaya başladı. Mustafa şok geçirmeyle bayılma arasında gidip geliyordu. Bu yüzden Hikmet merdivenleri çıkar çıkmaz karşına çıkan ilk pencereden kardeşini dışarı attı.

Sandalye toprağa düşer düşmez kırılmıştı ve o sarsıntıyla kardeşinin “Abi” diye bağrışını duydu. Kardeşinin iyi olduğunu bilerek son kuvvettiyle kendini alev kaplı evden dışarı attı. Çimenlerin üzerine düşmüştü. Ömründe çekebileceği en derin ıztırapla “En azından kardeşim kurtuldu” diye seviniyordu. Yavaş yavaş eriyen derisini umursamadan son dakikalarında Münevveri düşünmeye başlamıştı.

Gözlerini, gülüşünü ve ona olan aşkını…

Bilincini karanlığa teslim etmeden önce düşündüğü son şeyin onun bu hayattaki cenneti olmasını istiyordu. Çünkü Münevver onun için isminin anlamı gibi “her daim aydınlık” olandı. İçindeki aşk tüm benliğini sararken çareler tükenmişti.

Bilinci karanlığa gömülürken, ruhu göğe ışıklar içinde yükselmişti.

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Yıldız Demircan 1 Ağustos 2019 at 16:32

    Çok güzel dil bayıldım 👏👏👏 Keyifle okudum. herkesin gönlünde keşke bu kadar güzel ve saf sevginin zerresi olsa.
     
    Yüreğine, kalemine sağlık

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan