Aşk ve Farkındalık

Yokuş Aşağı

29 Ağustos 2019

Yazı: Yokuş Aşağı | Yazar: Ateş Karadeniz

Pedalları hızla çeviriyor, altımdaki bisikletin sınırlarını zorlayarak en tepeye çıkmaya çalışıyordum. Amacım; bu yarışı kazanmak veya zirveye ulaştığımda kendimi övmek değildi. Hızım tamamen kişisel bir şeydi. Nefes nefese çıktığım bu yokuşun geri dönüşü olduğunu biliyordum, bu benim için özgürlük demekti. Hayatın içinde gizlenen kaçamak özgürlüklerden, sadece biri…

Kendimle yüzleşmemi sağlayan yarıştan birkaç saat öncesi:

İçkiyi bıraktığım için sıkılan içim, aslında kederimi örten bir bahane gibi beynimde dolanıyordu. Sağ bacağımdaki geçmeyen titreme, zamana bıraktığım hayatı acele ettirmek için gereksiz bir çaba halindeydi. Garip hissediyordum. Mevsimlerden yaz, aylardan ağustostu oysa ben ruhumda sonbahar ıslaklığı yaşıyordum. İçime akan göz yaşlarım, birikmese de sağanak bir yağmurun bıraktığı çamurlu izler gibi gönlümde iz bırakıyordu.

Aslında görünene zıt düşen bir şekilde içim fazlasıyla kırılgandı ve bu durumu çocukluğumdan beri hiç sevmezdim. Asla geçiremediğim ve inatla geçmesini istediğim, ısrarla kabullenemediğim bir özelliğimdi. Belki de özgürlüğe düşkünlüğüm de bu yüzdendi. Hayatın bana dayattığı tutsaklığı kabul edemediğimden “kendi isteğimle” diyebilmek için, kendime başka tutsaklıklar yaratıyordum. Sonra içeme sığamayıp tekrar özgürlük arıyor ancak çıkış yolunu bulamıyordum.

İşte tüm bu alışkını olduğum karışıklıkta boğulurken masada başı boş bıraktığım elimi tuttu. Gözlerinde beni anlayan ve farklı noktalarda aynıymış gibi hissettiren bir bakışla, gülümsedi. Baş parmağıyla elimin üstünü okşadı ve havadaki o his geçene kadar hiçbir şey söylemedi. Bense her zaman ki gibi ona bakmaya başladığım an rahatlamaya da başlamıştım. Elimde elini hissetmekse fazlasıyla huzurlu bir duyguydu çünkü dokunuşunda en ufak bir şehvet ya da gelip geçici bir tutku yoktu. Bana, geçmeyen bir dostluğun sessiz güveniyle dokunuyordu.

Fazla geçmeyen saniyelerin sonunda havadaki hüzünlü hisler tamamen geçmişti. Bacağım ani bir frenle durmuş ve birkaç dakika önceki aceleciliğine isyan eder gibi zamanı durdurmak için direnmeye başlamıştı.

Gülümsedi.

Böylesi bir aydınlık karşısında somurtmama imkan yoktu o yüzden ben de gülümsedim. Ferahlamış ve bulutlarımdan sıyrılmıştım.

Sigaraya uzanmak için elini elimden çekti ve bir tane yaktı. Çektiği ilk nefesi aceleyle üfleyişinden sonra;

“Çay mı içsek?” diye sordu.

Hemen çay söyledim. İçimdeki sonbahar yerini yeni yetme haline bırakmıştı. Mayıs ayı gibi yeni çiçek açmış ve heyecanlıydım. Bir anda değişen ruh halime şaşırarak yine güldüm. Hayatımın, zamanımın ve manzaramın farkına varmıştım. Adanın bu zamanlarının ne kadar güzel olduğunu tekrardan hatırlamıştım. Tüm heybetiyle denize karşı yükselen bu ağaçların, otların arasındaki mavi, lila çiçeklerin ve adına “aşk” dediğim dostça bakan gözlerinin tadını çıkartmaya başlamıştım. Oturduğumuz sandalye, eşyalarımızı koyduğumuz masa ve içinde çay ocağının olduğu minik baraka hep tahtaydı. Doğayla bütünleşen bir sadelikte, aynı anı paylaştığımız için yenileniyordum.

“Doğa’yı çok seviyorum,” dedi. Etrafımızdaki yeşilli mavili manzarayı seyrederken doğanın en güzel yanlarıyla benzerliğinin farkında değildi.

“Ben de hem de fazlasıyla. Bu ağaçlar, karşımızdaki deniz ve ciğerlerimize dolan hava sanki ‘aşkın’ görsel anlatımı gibi…”

“Aşk gibi..”

Gülümsedi.

“Evet! Tarifsiz ve zamansız. Kendiliğinden, güzel ve tepeden tırnağa beklentisiz.”

“Ama kimse aşık olduğu insana böyle bakmıyor ve davranmıyor ki…”

“Belki de gerçekten aşık olmadıkları içindir. Bence aşk, özgürce akan bir nehir gibi öngörülemez ve gelişi güzel olmalı.”

“Bence de.”

Aşka aynı bakış açısıyla yaklaşan iki ayrı insandık. Bazen çok yakın ve yan yana bile olsak bazen birbirimizden çok uzaktık. Varlığına duyduğum hayranlık dile getirilmese de aramızda gizlenen bir sır gibi, sessizce korunuyordu. Karşımda oturan bu gamzeli kadın, ne zaman buluşsak tüm güzelliğini çabasızca bana aktarıyordu. Gözlerim etrafta dolaştığında doğaya, ona baktığındaysa aynı hisle güzelliğine hayran kalıyordu. Gülüşü aydınlık sabahların ışıltısını, kahverengi gözleri ağaçların ferahlatıcı hissini ve ruhu denizlerin kontrol edilemez mavisini yansıtıyordu. Sanırım sıradanlığa tahammülünün olmamasının asıl sebebi de buydu.

O, hayatımdaki varlığını ömrüm boyunca korumak isteyeceğim, en değer verdiğim insanlardan biriydi. Arkadaşım ve dostumdu. Ona olan hislerim, ruhunun maviliği kadar sonsuzdu bu yüzden, asla fazlasında gözüm yoktu.

Ben daha çayın yarısına gelmeden onun çayı bitmişti. İçimdeki tutsaklık enerjisi pozitife dönmüş ve heyecanlı bir adrenalinle vücudumda dolaşmaya başlamıştı.

“Kalk gidelim,” dedim.

“Nereye?”

“Karşıdaki bisikletçiden bisiklet kiralayarak, adanın en tepesine ve ordan da yokuş aşağı…”

“Hislerin ne kadar çabuk değişiyor.”

“Sen hiç zamanın aynı kaldığını gördün mü? Bir an iyi edip bir anda mutsuz etmek zamanın en sevdiği oyun. Bense böyle olarak onu kendime uyduruyorum. Nereden baktığına bağlı yani.”

Kahkaha attı.

“Mantıklı. Bakış açını sevdim ama yenileceğin için tekrar kederlenirsen bu sefer moralini düzeltmem, bilgin olsun. Aksine fena dalga geçerim.”

“Anlaştık.”

Hızla hesabı ödedik. Bisikletçinin önüne geldiğimizde, kenarda duran bir bisikletin önünde durup;

“Ben bunu istiyorum,” dedi.

Ona doğru biraz daha yaklaştığımda bisikletin gökyüzü mavisi olduğunu gördüm. Üzerinde boydan boya papatya desenleri vardı. Siyah ince tellerden örgü bir sepeti ve toz pembe bir zili vardı. Gözlerinde beliren çocuksu heyecan, insanı neşelendirmeye yetiyordu. Bende hemen yanındaki siyahı seçtim. Seçimlerimize bakınca istemsizce güldüm çünkü ikimiz de ruhumuza iyi geleni seçmiştik. O çiçeklerin arasında gizleniyordu bense zifiri bir siyahta…

Bisikletlere atladığımız gibi pedalları çevirmeye başladık. Başlarda yavaştık, ikimiz de paylaşılan bir sessizlikte, doğanın mucizesini hayranlıkla izliyorduk. Böyle geçen dakikaların sonunda gözlerimi bir ağaçtan diğerine sürüklerken, güneşin onda parlamasına şahit oldum. Gelişi güzel topladığı kahverengi saçları, arada nasıl sürdüğüme bakmak için bana çevirdiği bakışları ve papatyalı bisikleti gördüğünden beri yüzünden hiç geçmeyen tebessümüyle doğanın en büyük mucizesi gibi görünüyordu.

Onu beklentisiz bir sevgiyle izlerken, beynimde çalkalanan düşünceler yerini bulmaya başlamıştı. Artık durmak veya beklemek istemiyordum. Hayat gibi kendimi zamana bırakmam lazımdı. Hayatla ilgili beklenti ve isteklerim ancak böyle gerçekleşebilirdi. Hızla pedalları çevirmeye başladım. İstediğim hayatı kafamda planlarken bacaklarım, zaman kaybetmemek için daha da hızlanıyordu. Sigara yüzünden daralan nefesimi görmezden gelerek ilerliyordum. O ise bir anda hızlanmama şaşırarak yetişmeye çalışıyordu. Tepeye vardığımda olmazları başarıcak, kendimi yokuş aşağı bıraktığımdaysa özgür kalacaktım. Sonra yaşanılan bu deneyimi hayatıma uyarlayacaktım. Aşkla, hırsla ve iradeyle…

Neden sonra tepeye ulaştım. Başarmıştım. Sorunlarımı, ömrümü kaplayan bulutları, içimde dinmeyen yaşlarımı, ilerledikçe ağırlaşan pedalları çevirerek yenmiştim. Sonra o da yanıma geldi. Otururken elimi tuttuğundaki aynı hisle bana baktı. Hiçbir şey söylemedi çünkü asıl kazancımın artık “harekete geçmem” olduğunu biliyordu. O yüzden gülümsedi. Gülüşünde farklı bir sıcaklık vardı.

Bisikletleri kenara koyup nefesimizi kontrol etmek için bekledik. Nefeslerimiz normal akışına geldiğinde;

“Hazır mısın?” diye sordu.

Güldüm.

“Bir dakika ver,” dedim. Hemen çantamdan minik hoparlörümü çıkardım ve telefonla eşleştirdim.

“Özgür kalmaya hazır mısın?”

“Hazırım.”

“O zaman bu şarkı sana ve özgürlüğümüze gelsin.”

Telefondan seçili şarkıya bastım. “Sting-Shape of My Heart” hoparlörde yankılanmaya başlayınca kendimizi yokuşa bıraktık. Lastiklerin kontrolündeki hızımızda süzülürken, ikimiz de kollarımızı açmıştık. Şarkı, en sevdiğim sözlerini bir hatırlatıcı gibi yüzüme vururken; bisiklete tutunup, ona baktım.

“And if i told you that i loved you
You’d maybe think there’s something wrong
I’m not a man of too many faces
The mask i wear is one…”

Şarkının bu sözleri ona beslediğim tüm hislerin özeti gibiydi. Bu yüzden bakışlarımı onunla renklendirdikten sonra tekrar yola çevirdim. İçimdeki aşk, özgürlük ve cesaret beni tepeden tırnağa sarmıştı. O yüzden bu yokuş aşağı giden hikayem de yolun sonu yoktu. Eve döndüğümde artık hayata ve zamana daha farklı baktığımın farkındaydım. Sonsuz bir öğrenişte geriye dönüp yaşadıklarımı tekrar tekrar düşünürken, yenileniyordum. Beynimde çoğalan kelimeler cümlelere dönüşürken; biraz bekledim ve önümdeki beyaz kağıda içimdeki aşkı yazmaya başladım.

Son süratti hayatımın akışı
Dokunamaz durduramazdım
Dahası aşık ve telaşlıydım
Sevgi deryasında kayıpken
Aşk yollarında yokuş aşağıydım

İçim kaldırmadığı için tek taraflılığı
Kalpten sevdalı
El dilinde çapkındım
Arsız duyguların tutsağı
Ve sensiz ilişkilerin seyyahıydım

Hiç anlatamadım sana duygularımı
Sen uzaklarda imkansızım
Yakınımda yol arkadaşımdın
Paylaşırken seninle belirli zamanları
Sen, adına “zaman” dediğim kadındın

Aşkla Kalın,
Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan