Kırmızı

Balık Sırtı

4 Eylül 2019

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

*Yazarın Notu: Bu yazıyı, Pan’s Labyrinth Lullaby – Piano and Violin Version dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Öykü: Balık Sırtı | Yazar: Nurdan Yılmaztürk

Şu 2 gecelik tatil, ikisine de iyi gelmişti. Şehrin sıkıntısı ve insanlarından, biraz uzaklaşabilmişlerdi.

Kadın, kızıl çam rengindeki ahşap evin verandasına çıktığında bunları geçirdi aklından. Çıplak ayakları, güneşin henüz tam ısıtmadığı tahta zeminde geri geri gidiyordu adeta şehre dönmemek için. Adamsa çoktan hazırlanmış, tıraşını olmuş, takım elbisesini giymişti. Kadına döndü ve “Hadi bakalım bu kadar tembellik yeter, 1 ton iş bekliyor beni..” dedi.

Kadın gülümsedi, “Gitmek gelmiyor hiç içimden. Şehir içimi sıkıyor. Burası bana iyi geldi, kalamaz mıyız birkaç gün daha?” diye sordu adama biraz da şımarıkça.

Adam telaşlı gözlerle telefonuna düşen yazışmalarla meşguldü. İşitmedi kadını. “Seni arabada bekliyorum, çabucak hazırlanmalısın..” dedi kafasını telefondan kaldırmadan.

Kadın odaya döndü.

Üzerindeki nar çiçeği rengi ipek sabahlık kollarından döküldü. Askıdaki kiraz kırmızısı elbisesini çarçabuk giydi. 1 anda sendeledi. Karnının hemen alt kısmına hafif 1 sancı yerleşti. İçi bulandı biraz da. “İncirlerin marifeti bu belki, belki de tansiyonum oynadı..” diye geçirdi aklından umarsızca.

Adam hızlı hızlı korna çaldı uzunca. Kadın aynanın karşısında durmuş, elleri başının arkasında, parmakları 1 piyano çalarcasına ahenkli ve 1 o kadar hızlı, her zamanki gibi ördü saçını; balık sırtı. Beyaz büyük kurdelasını yerleştirdi ve limon kolonyasından sıktı örgüsünün üstüne, çocukluğundan kalma 1 sevinçle.

Sancı 1 daha yokladı. İçi 1 daha bulandı. 1-2 haftadır her sabah bunları yaşamaktaydı. Aklı karıştı. Adam 1 daha kornayı çaldı. Bu defaki çalışı, 1 öncekinden daha sabırsızdı.

Kadın arabaya bindi. Adamın sabırsızlığı yüzündeki ifadesinden de belliydi, “Kaç senedir birlikteyiz ve sen 1 arpa boyu yol kat edemedin. Hep çocuk gibisin. Geç kalıyoruz dediğim halde sallanıyorsun, saçlarını örüyorsun, kurdelanı takmayı bile ihmal etmiyorsun, ne kadar umarsızsın, seni ba(ğ)zen hiç anlamıyorum. Senin için hava hoş tabii çünkü hanımefendinin yetişmesi gereken 1 işi yoook. Hanımefendi gezsin, tozsun, süslensiiin..” demek suretiyle döktü içini, huzurlu sessizliğin ve kadının tebessümünün orta yerine.

Kadın yanıt vermedi.

Adamı yıllar içinde ezberlemişti. O gerçek 1, güzel anlar katili idi. Sözüyle, tavrıyla, mimikleriyle ve olmazsa olmaz kibriyle; her şeyi, herkesi kırıp, döküp, saçabilirdi. Kadın birden, kendisinde daha evvel hiç rastlamadığı içli 1 alınganlıkla, bu duruma alışmış olmasını garipsedi. Son dönemlerdeki bu duygusal med-cezirleri onu fazlasıyla rahatsız etmekteydi.

İnsan öyle ilginç 1 varlıktı ki; kendi katiline aşık 1 maktul gibi, yıllarca, 1 kabir hayatını ölmeden de yaşayabilme yetisi ve cesaretini taşıyabiliyordu bünyesinde, tüm ömrünce.

Kafasından bu cümle geçince, 1 kez daha rahatsız oldu kadın. Düşüncelerini toparlamak istercesine düzeltti balık sırtı örgüsünü ince uzun parmakları ile. Ve yüzüne 1 gülümseme maskesi takmış ifadesiyle, baktı arabanın sağ aynasındaki aksine.

Eve varana dek 1 daha hiç konuşmadılar. Adam kadını eve bıraktı. 2 gecelik tatilin tüm büyüsü, kızıl çam rengi evde, tahta 1 elbise askısında asılı kalmıştı.

Kadın hemen akıl hocasını aradı. Ne vakit içi sıkılsa, akıl hocasının hemen yan çaprazında duran ahşap kolçaklı brokar kumaştan koltuğa kendini atar, uzun uzun anlatırdı. Bu defa öyle olmadı. Akıl hocasına sancılarını, bulantılarını, bunaltılarını telefonda birkaç cümleyle sıraladığında, akıl hocası onun önce jinekoloğu ile görüşmesini önerdi.

Kadının aklı 1 daha karıştı.

Acaba olabilir miydi? Küçük 1 kız çocuğu gibi parmaklarıyla günleri saydı. 1 daha saydı. Onun bu parmak hesabına, yaşlı jinekoloğu bile güldü göbeğini tuta tuta. Jinekoloğun yanından ayrılırken, az önce hızlı adımlarla nefes nefese çıktığı kadife halılarla kaplı merdivenlerden, bu defa usul usul indi. İçinde atmakta olan kalbin sesi hala kulaklarında çınlamakta, sevinci yüzünden taşmaktaydı.

Böyle zamanlarda hep yaptığı gibi gökyüzüne baktı. Ellerini göğüs kafesinin tam ortasına yerleştirdi, gözlerini yumdu ve defalarca tekrarladı; “Teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim.” Bu, hayatta o en çok inandığıyla arasındaki gizli mesajlaşmaydı. Gözleri doldu. Ağlayacak gibi oldu.

Arabasına binip eve dönerken, haberi vermek için adamı aramak üzere eline telefonu aldı ancak sonra bi’ durdu. Bu haberi, akşam yemeğinde ve yüz yüze vermeliydi. Saatine baktı. Hazırlanmak için fazla vakti yoktu. 1 kuş gibi uçtu adeta eve doğru. Başları neredeyse bulutlara değen ağaçların arasından geçerken, önce batmak üzere olan güneşi, sonra etrafından dolandığı gölde yüzen kuğuları selamladı ve camını açıp onlara müjdeli haberi verdi coşkuyla.

Adam aradı tam eve vardığı sırada. Kadının sesindeki telaşı hissetti, “Neredesin sen?” diye sorduğunda adam, kadın onun bu sorusunu cevaplamadan; belki de, adamın bu anı da manasız 1 huzursuzlukla bozacağından korktuğundan, “Sana büyük 1 sürprizim vaaarrrr. Ona hazırlanıyorum. Sakın geç kalma,” deyip telefonu kapatıverdi. Adam 1 daha aradı, sesinde yumuşak 1 merak vardı, “Ne oldu yahu söylesene..” diye üsteledi. Kadın, o en unutulmaz kahkahalarından birini attı, “Sürpriiiiz. Şimdi söyleyemem. Yemekte konuşacağız,” dedi. Adam ısrar etmedi, “Var sende 1 işler bakalım ama hadi hayırlısı. Bari şu 3 gün evvel tekneyle açıldığımızda tuttuğum balıkları buzluktan çıkar da onları hazırla, ziyafet çekelim sürprizin şerefine. Kaç gündür dışarıda yiyoruz, evden çıkartma beni yine,” dedi. Konuşma kesildi.

Kadının eli, ayağı buz kesti.

O balıklar buzlukta değildi ki. O buzluğa hiç girmemişlerdi ki. Kadın, nedenini bugün öğrendiği o şahane sebepten ötürü kokulara olan hassasiyetinden, mutfağa pek az uğrar olmuştu son zamanlarda. Ve yine aynı sebepten, aklı gelip gidiyordu sıklıkla. Unutmuştu işte. Eyvah, ya balıklara 1 şey olmuşsa? Ya bozulmuşlarsa. Yok bozulmamışlardır. Niye bozulsunlar. Buzdolabındalar sonuçta. Ne olabilir ki yani en fazla.. Bozuldularsa ne yapacaktı? Adam, “1 şeyi de becer be kadın.. Senden iş isteyende kabahat zaten!” diyerek yine söylenmeye başlayacaktı.

Düşünceleri dolaşırken beyninde, adamın kendisi gibi homurdanan arabasının sesini duydu birdenbire. İçi yine bulanıyordu. Mutfağa doğru koşup camdan baktı. Evet oydu. Mutfağın; yapılırken tek santimetrekaresi için bile kendisinin fikrinin sorulmadığı bu mutfağın, beyaz mermerleriyle göz göze geldi 1 saniye kadar kısa 1 süre, şu anda yüzünün rengi de tam buydu işte. Adam eve girdi telaşla. Kadına seslendi. Kadın salonda karşıladı adamı, yüzünde bayat 1 gülümseme maskesi, sabahtan kalma.

“Hadi söyle neymiş o sürpriz?” diye sordu adam gözlerini merakla aça aça. Kadın dağılmış aklını toparladı çarçabuk, örgüsüne dokundu kendi başını okşar gibi annesinin şefkatini anımsama arzusuyla.

Adamın ellerini tuttu sıkıca ve kelimeler döküldü dudaklarından 1 anda, “Ben hamileyim. Bizim 1 bebeğimiz olacaaaaak.”

Kısa ama kadına 1 ömür kadar uzun gelen 1 sessizlik oldu. Adam kadının ellerini bıraktı hırsla.

“Olmaz. Olamaz. Nasıl oldu bu? Anlaşmıştık biz seninle en başta. Evlenirken söyledim sana, istemiyorum ben çocuk mocuk. İşlerim var benim. Çocukla falan ilgilenemem ben. Sen eve ve bana bakıyorsun, ben ikimize ve şirkete. Daha fazlası lazım değil bize.”

Kadının gözleri büyüdü bu defa. 1 kez daha yeltendi adamın ellerini tutmaya. Adam itti kadını. Kapıya doğru yöneldi hızlı adımlarla;

“Yemeği hazırla ve ben gelene kadar kimseye 1 şey söyleme. Durmaz şimdi senin çenen, ararsın eş, dost ne varsa. Bakacağız 1 çaresine. Biz seninle böyle anlaşmamıştık!! Biz seninle böyle anlaşmamıştık. ” diye bağırarak hiddetle vurup kapıyı çıkıp gitti evden.

Kadın ardından bakakaldı öylece, elleri karnının üzerinde.

Kulaklarında 2 cümle tekrar tekrar yankılanmaktaydı; “Bakacağız 1 çaresine. Biz seninle böyle anlaşmamıştık.”

Elleri karnında mutfağa gitti. Adeta, duyu organları olmayan 1 robota benzemekteydi bu hali. Buzdolabının kapağını açtı. Sebzelikte 1 poşetin içinde 3 gündür bekleyen balıkları aldı. Poşetten balıkları çıkardığında etrafa leşşşş gibi 1 koku yayıldı. Kadın kokuyu duymadı. Mutfak lavabosunun beyaz mermer çukurunun içine balıkları bıraktı. Balıklar kadına, gasilhanede yıkanmayı bekleyen ölülerin gözleriyle baktı. Kadın görmedi. Balıkları yıkayıp, mutfak tezgahına koydu. Keskin 1 bıçakla önce pullarını temizledi el çabukluğuyla ve sonra kafasının hemen altından ince 1 çizgi halinde yardı karınlarını ve parmaklarıyla içlerini boşalttı baştan kuyruğa. Balıkların içleri boşaldıkça, kadının da içi boşaldı. Kederi yüzünden taştı. Ve avazı çıktığı kadar bağırdı, “Keşke ölseeeeeeeeennnn. Ben senin anlaşmalar yaptığın 1 şirket çalışanın değilim. İnsan sevdiğiyle anlaşmalar yapmaaaaaz. Beni, benim hislerimi, hayallerimi, varlığımı yok sayamazsın sen!!”

Yaralı hayvanlar gibi bağırdı. Yıllar boyu biriktirdikleri; ağzından, yüzünden, gözlerinden taştı. Elindeki keskin bıçak, defalarca indi balıkların sırtına. Zeytinyağı, domatesler, yeşil biberler, soğanlar, sarımsaklar, nane, maydanoz ve defne yaprakları; kadının hüznüne eşlik eder 1 sessizlikle biraraya geldiler ve balıkların üstünü sıkı sıkı örttüler. Fırın en kızgın halini aldı. Tepsi usulca süzüldü fırının içine, kızgınlığına aldırmadı.

Kadın sofrayı hazırlamak için yemek odasına geçtiği sırada sokak kapısından adam girdi içeri. Kadına seslendi.

Kadın yanıt vermedi.

Adam sözlerine devam etti, “Ben düşündüm ve karar verdim,” dediğinde, 1 anlık 1 ümit belirdi kadının içinde ve söndü kısa sürede adamın cümlesini, “1 doktor arkadaşımla da konuştum, yarın gidip halledeceğiz bu meseleyi. Kapanacak bu konu da böylece,” şeklinde bitirmesi ile.

Kadın yanıt vermedi. Mutfağa gitti. Fırından çıkardığı balıkları büyükçe 1 tabağa yerleştirip sofraya getirip bıraktı adamın önüne. Kimse kimseye deymedi. Ne gözleri, ne elleri, ne bedenleri. Deyseydi de zaten, kadın hissetmezdi. Kadın çıkarken yemek odasından, adam bakmadı ardından ve gevrek gevrek geveledi ağzında, ölü balıklara daldırırken çatalını iştahla, “Derya kuzusu bunlaaarrr..”

Kadın banyoya gitti. Sıcak suyun altında 1 süre bekledi. Gözyaşları suya karıştı. Hayatta o en inandığıyla konuştu dualarla. Banyodan çıktığında, kendini biraz ferahlamış hissetti. Yatak odasının kapısını kapadı. Uyumak üzere hazırlandı. Aynanın karşısına oturdu. Saçlarını ördü yine balık sırtı. Bunu yapmayı annesinden öğrendiği o ilk günü hatırladı. Başını şefkatle okşadı. Örgüsünün tepesine fiyonk kurdelasını taktı. Yatağa uzandı. Karnına ellerini doladı.

Uykuya daldı.

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 4 Eylül 2019 at 17:07

    Ben tebrik edecek cümle bulamıyorum… Harika ve o kadar gerçek ki…
    Keşke o adamın orta yerinden de ince bir çizik atabilseydi kadın.

  • Cevapla Demet Uncu 5 Eylül 2019 at 17:15

    Nurdancığım; yazılarını okurken adeta yaşıyorum olayları…
     
    Yazı dilin o kadar naif ve güzel ki…😊
     
    Öncelikle tebrik ediyorum seni. İnsanların olayları hep kendi penceresinden bakma alışkanlığı, soruya hemen cevap vermeye çalışması; tüm ilişkileri mahveden şey bu oluyor sanırım. Oysa her sorunda ya da her farklılık karşısında bir durmak, evet durmak ve dışarıdan bakabilmek ne güzel bir duygudur.
     
    Bir de sevince her şeye katlanıyorsun ama sonra o katlandıkların birer birer önüne problem olarak çıkıveriyor, değil mi?
     
    Yazılarında sıklıkla yer alan zehirlenme konusuna da takmış durumdayım, onu da söylemek isterim. 😉
     
    Sevgiler

  • Cevap Yaz