Kırmızı

Bana Ellerini Ver

18 Eylül 2019

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

* Yazarın Notu: Bu yazıyı, A Thousand Times Good Night | Abel Korzeniowski dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Öykü: Bana Ellerini Ver | Yazar: Nurdan Yılmaztürk

Akşamlar artık serinlemeye başlamıştı. Ya da yaşlı adam, hastalığının verdiği dirençsizlikle daha da üşür olmuştu 1 zamandır. Çatalını tabağının kenarına titreyen elleriyle bırakıp, ağzında büyüyen lokmayı birkaç defa daha çiğneyip bitirdi. Dudaklarını peçeteyle yavaşça sildi.

Yan sandalyede yemeğini düşünceli 1 şekilde yiyen doktoruna dönüp; “Bak doktor, sana daha önce de defalarca söylediğim gibi, ben gömülmek istemiyorum. 1 mezar, 1 mezar taşı, üzerimde toprak, çiçekler falan istemiyorum. Ben kadavra olarak bedenimi bağışlamak istiyorum. Sen bunun mümkün olmadığını söyleyip duruyorsun. Ben bunu anlamıyorum. Vasiyetim bu benim yahu. Vasiyet. Son arzum. Cenaze namazımı kılın tamam amenna. Sonra beni 1 ambulansa koyun ve fakültenin kadavra bölümüne bırakın. Tıp fakültesindeki öğrenciler, öğrencilerim, bizden sonra bu ilme hizmet edecek olan yeni nesiller, bedenimin her zerresini tıp bilimi için kullansınlar böylece. Ben bunu istiyorum. Bu fikrin nesi kötü? Neden kabul edilmiyor isteğim?” diyerek biraz da hiddetle söylendi. Cümlesini daha da uzatacaktı belki ama keskin ve ard arda gelen 1 öksürük, konuşmasını burada kesti.

Doktor çatalını tabağının kenarına bıraktı ve biraz da can sıkıntısıyla sildi ağzını.

Yaşlı adama dönüp başladı küçük 1 çocuğa anlatır gibi sakince, saygılı ama huzursuz 1 ses tonuyla.

“Bakın hocam, konuştuk bu konuda sizinle defalarca. İsteğiniz ne yazık ki kanunen mümkün değil. Bu ülkenin yasaları müsaade etmiyor buna. Böyle 1 işlem yapılamıyor. Böyle 1 vasiyet kabul edilmiyor. Siz imkânsız 1 istekte bulunuyorsunuz.”

Yaşlı adam, artık tüm damarları ince birer yol gibi oldukça belirgin ve iyice küçülmüş ellerini havaya kaldırarak, “Hey Allah’ım, hâlâ imkânsız diyor, bana! Kaç yıldır öğretemedim sana, imkânsız diye 1 şey yoktur, her şey için mutlaka 1 yol vardır hayatta; insan yaşadıkçaaaa ve nefes aldıkçaaaa. Tek istisnası ölümdür bu kaidenin, size bunu daha ilk dersimde söyledim.”

Cümlesi 1 öncekinden de kuvvetli 1 öksürük nöbetiyle kesildi yine. Sol yanında oturan ve sessiz 1 kederle onları dinlemekte olan karısına, masanın ucunda duran ilaçlardan birini işaret etti. Kadın, artık hepsinin ismini ve kullanım gerekçelerini ezbere bildiği ilaçlardan işaret edileni alıp, yaşlı adamın yufka gibi ince 1 derinin sardığı küçücük avucunun içine bıraktı ve yaşlı adamın öksürüğünün arasına sıkıştırmaya çalıştığı 1 bardak suyu da kendi elleriyle içirdi ona. Bunları yaparken, kadının akide şekeri yeşili gözlerinde, yağmaya hazır bulutlar gezinmekteydi. Kimse fark etmedi.

Adam nefesini düzenlemeye çalışırken; doktor, 1 yardım istercesine kadına döndü ve “Siz bu hususta ne düşünüyorsunuz hanımefendi? Hocamla defalarca konuştuk ama sizin fikrinizi hiç almadık, bağışlayın,” dedi tüm içtenliği ve samimiyeti ile. Yaşlı adam da biraz mahcup, göz çukurlarının içine kaçmış uykusuzluktan kan çanağı gözlerinin eşlik ettiği minnet dolu 1 gülümsemeyle karısına baktı, başını hafifçe sağ yanına eğmek suretiyle.

Kadının bulutları dağıldı.

“Ben,” dedi duraksadı. Yaşlı adamla kesişti gözbebekleri. Gülümsedi o da adama minnetle. Yutkundu. Cesaretini topladı, adamın ellerini örttü kendi elleriyle, “Ben 1 mezarı olsun istiyorum onun. Belli 1 yeri. Her gün gidip ziyaret edebileceğim. 1 aile mezarlığımız var zaten bizim. Buraya pek yakın. Hatta gündüzleri bahçeye çıkıp bakınca dahi görebiliyorum ben,” dedi.

Bu son cümlesini kendi içinden hızlıca 1 daha tekrarlayınca, kendisi de garipsedi. Delirmekte miydi? 1 mezar gözlemcisi olmuştu son zamanlarda sanki. Doktor, kadının bu sözleri üzerine biraz rahatlamış gibiydi. Yaşlı adamsa 1 o kadar şaşkın, ellerini çekip çıkardı avuç içlerinden kadının. Öksürüğünü susturmuştu 1 süreliğine. Şimdi dilediği kadar konuşabilirdi.

Önce kadına döndü; “Ahhh benim canımın çekirdeği. Bi’ taneciğim. Kızamıyorum ben sana, hiç de kızamadım ömrümüz boyunca. Bu senin isteğin. Sorgulamayacağım nedenini. Her gün yaptığımız gibi bahçede oturup benimle kahve içmeyi mi planlıyorsun mezar taşımı uzaktan görebildiğin kadarıyla?”

Kadındaydı bu kez mahcup olma sırası.

Fakat yaşlı adamın bu cümlesi üzerine 3ü de gülmeye başladı kahkahalarla. Yaşlı adam doktora döndü 1 yandan gülmeye devam ederken, “İşte doktor, duydun benim güzel karımın fikrini. Şahanedir benim karım. İlk tanıştığımda da böyleydi. Yıllardır da böyle. İnsanı şaşırtmayı hep başarır. Ve 1 o kadar da imkansızdı kendisi seneler evvel ama dediğim gibi, imkansız denen hiçbir şeye yer olmadı benim hayatımda.”

Doktor biraz da şu kadavra sohbetinden sıyrılmak istediğinden, “Öyledir mutlaka. Hiç bilmiyorum tabi ben sizin hikayenizi,” dedi soru dolu bakışlarıyla.

Yaşlı adam gözlerini kapadı, başını 2 yana salladı, ellerini yine karısının ellerinin arasına bıraktı; bu defa her biri 1 bebeğinki kadar ince ve çelimsiz parmaklarını kadının parmaklarına doladı. Defalarca ölçüsü küçültüldüğü halde, artık neredeyse yaşlı adamın yüzük parmağına zar zor tutunan alyansı kadının akide şekeri yeşili gözlerinde parladı.

Yaşlı adam uzakta kaybettiği 1 şeyi arar gibi gözleri kısık anlatmaya başladı.

“Ben doğduğumda, beni 1 caminin musalla taşına bırakmışlar 1 çaputa sarıp. Hava öyle soğukmuş ki, sanırım beni bırakanlar da derhal öleceğimi sanmışlar ve galiba bu sebepten en doğru yerin 1 musalla taşı olabileceğini ummuşlar. Caminin imamı beni bulduğunda, gerçekten de donmuş 1 haldeymişim. Beni götürdüğü sağlık ocağındaki doktorlar, yaşamamın imkansız olduğunu söylemişler ancak imam ayak diremiş, kar kış kıyamet demeden beni hastaneye yetiştirmiş. Hastanedeki doktorlar çok umutlu olmasalar da tutunmuşum ben hayata sıkı sıkıya. 1 süre hastanede kaldıktan sonra, beni terkedilmiş bebeklerin olduğu 1 kuruma yerleştirmişler. Bu kurumda diğer kimsesiz çocuklarla birlikte büyümüşüm.

Çok yaramazmışım, imkân yok okumaz bu haylazlıkla bu çocuk demişler benim için fakat ne zamanki okula başlamışım, okumaya yazmaya hayran kalmışım. Tüm o serseri çocuk hallerimi 1 kenara bırakmışım. O soğuk musalla taşından bana yadigar ciğerlerimin zayıflığından mütevellit öksürük illetine inat, doktor olmaya karar vermişim. Doktor olup bu öksürüğün kökünü kazımaya yemin etmişim. Tıp fakültesine dereceyle girip, fakülteden dereceyle çıkmışım. Mecburi hizmetimi tamamlayıp uzmanlığımı kazanınca, dönüp gelmişim bana hem analık hem babalık yapan devletimin şifa kapısına.

Ve 1 gün, işte bu güzel kadınla karşılaştım o hastane koridorunda. Böyle 1 çift akide yeşili göze daha önce hiç rastlamamıştım hayatımda. Gördüğüm an evlenme teklif edesim gelmişti ama işte kimsesizliğin verdiği güvensizlikle ilk zamanlar ona kalbimi dahi açamadım. Açılan kalp de kapanmıyor biliyor musun doktor? O da beni sevdi. Hem de benim onu sevdiğimden çok galiba ki evlenmeye karar verdiğimizde onu istemeye gittiğim akşam, paşa babası ‘Bu nereden geldiği belli olmayan adama imkan yok vermem kızımı, biz onu yalılarda büyüttük efendi, sen ona bu imkanları sağlayabilir misin?’ dediğinde karımın elimi 1 tutuşu vardı ki 1 daha hiç bırakmadı.

İşte biz o gün bu gündür bakarız birbirimize, birbirimizin gözünün içine. Çok yokluklar içinde yaşadıksa da epey 1 müddet, onun varlığı hep en büyük zenginliktir benim kalbimde. Öyle değil mi?” diye sorarak sarıldı artık son derece kuvvetsiz kollarıyla karısına.

“Öyle” dedi kadın ve gülümsedi, onaylarcasına sallayarak başını.

Anlatmaya devam etti yaşlı adam, “İşte doktor, gördüğün gibi imkansız diye 1 şey yok. Bu illet hastalık için de ne demişti başhekiminiz 2 yıl evvel? 2 aydan fazla yaşamam imkansızmış. Literatür böyle söylüyormuş. Peki ben ne yaptım, imkansızı yine hiçe saydım. Literatüre geçtim yahu. Şimdi sen de benim isteğimi yinele fakülteye, bennnn 1 avuç toprağa karışıp yok olmayacağım, öğrencilerimin eğitimlerinde kullanacağı 1 araç olacağım. Bu da sana son sözüm.”

Doktor, “Peki” diyebildi sadece. Dinlediği hikaye zihnini epey karıştırmıştı. Evine dönerken, kulaklarında hâlâ hocasının son sözü çınlamaktaydı.

Bahar sabahları, kış mevsimini aratmayacak derecede soğuk olur ba(ğ)zen. Kadın 1 ürpertiyle uyandı. Yatak odasının bahçeye açılan kapısının önünde uçuşan perdeyi zar zor seçiyordu ileri miyop gözleri. Kocası yoktu yanında. Seslendi. Yanıt alamadı. Üzerine erguvan pembesi ipek sabahlığını giydi. Ayakları çıplak, yarı açık kapıdan bahçeye çıktı telaşlı. Yaşlı adam nefes nefese, elinde küçük demir 1 kürek ve kazma ile bahçede 1 çukur kazmaya çabalamaktaydı. Kadın duraksadı, yavaşça adama yaklaştı, her zamanki naifliği ile yaşlı adama orada ne yaptığını sordu ve adamın alnından dökülen terleri; elleri ve ipek sabahlığının etekleri ile silerek onu 1 bebek gibi kollarının arasında odaya taşıdı.

Yaşlı adam, kabahatinin farkında küçük 1 çocuk misali yatağın içinde, hızlı hızlı inip çıkan göğüs kafesinin üzerinde toprağa bulanmış ellerini kavuşturmuş halde durmaktaydı. Kadın adamı sıcak havlularla sildi, temizledi. 1 kez daha sorusunu yineledi, “Neden o küçük çukuru açtın bi’ taneciğim? Hava çok serin, üşütebilirsin? Hasta olmanı istemiyorum, lütfen rica ederim.”

Yaşlı adam son 1 gayretle tuttu kadının ellerini, “Ben 1 zeytin fidesi getirttim. Onu dikmekti niyetim. Böylece, ben gittiğimde sen her gün bahçede ona bakarak sanki karşında ben varmışım gibi kahveni içebilecektin. Bilirim, zeytin ağaçlarını pek seversin, onların ölümsüzlüğü sana bizim sevgimizi hatırlatır yokluğumda diye düşündüm. Bu kez seni ben şaşırtayım dedim ama beceremedim. Özür dilerim.”

Cümlesinin bitimiyle kapandı yaşlı adamın gözleri.

Kadın sarstı adamı hızlı hızlı. “Uyan, yalvarırım uyan..” diyerek avaz avaz bağırdı. Yaşlı adam uyanmadı.

Kapının zili ısrarla çalmaktaydı. Kadın, elleri yaşlı adamın ellerinde acaba ne kadar zamandır öylece durmaktaydı. Gidip kapıyı açtı. Doktordu gelen. Kadının, içi yakut kırıklarıyla dolu akide şekeri yeşili gözlerini görünce anladı. “Hocamın isteği için izin verdiklerini söylemeye gelmiştim. Kadavra olarak kabul edilecek fakülteye” dedi, müjdeli 1 haberi verir gibi.

Cenaze namazının salası yayılırken caminin avlusuna, kadın bitap 1 halde 1 köşede, insanların ve bilhassa kocasının öğrencilerinin ona söylediği övgü ve telkin dolu sözleri yarım yamalak işitti, zira acısından neredeyse sağır olmuş kulakları bu kadarına elverdi. Namaz bitip de yaşlı adamın bedeni fakülteye teslim edilmek üzere ambulansa doğru götürülürken eller üzerinde, kadın koşarak gitti telaşla doktorun yanına. Koluna yapışıp 1 dilenci misali, “Doktor, lütfen bana ellerini verin” dedi yalvarırcasına. Doktor önce anlamadı. Şaşkınlıkla duraksadı. Kadın yineledi “Sizden rica ediyorum, lütfen bana onun ellerini verin.”

Doktor ne söyleyeceğini bilemedi bu tuhaf istek karşısında. “Hanımefendi rica ederim, bu imkansız. Zaten o kadar zor kabul ettirdim ki hocamın son dileğini. Bu gerçekten mümkün değil, yapamam.”

Kadının akide şekeri yeşili gözleri büyüdü acıyla, “Yapacaksınız. Yapmalısınız. İmkansız diye 1 şey yok” derken hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yanına gelip onu oradan uzaklaştırmaya çalışanları elleriyle itiyordu 1 yandan. Doktor hemen toparladı kendini, “Benimle gelin” deyip kadını çıkardı kalabalığın arasından.

*

Ev daha önce hiç bu kadar boş, sessiz, kimsesiz hissettirmemişti ona kendini. Kapının hemen önünde durup, kan kırmızısı kutu gibi 1 çantanın soğuk sapını sımsıkı tutarken bunu düşündü kadın. Dostları ve tanıdıkları, onun bugün ısrarla yalnız kalma isteğini gücenik 1 garipsemeyle karşıladılarsa da şükür ki üstelememişlerdi. Kadın, aklına üşüşen tüm bu düşüncelerle eve girmekten vazgeçip bahçeye yöneldi. Kocasının kazdığı küçük çukura bakıp gülümsedi, elindeki kutuyu 1 kenara koydu yavaşça. İçindekileri sarsmayacak 1 itinayla. Çukuru, küçük demir kazma ve kürekle biraz daha derinleştirdi ve genişletti. Elleriyle ölçüp emin oldu uygunluğuna. Ve kırmızı çantadan çıkardı kocasının donmuş haldeki ellerini. Özenle bıraktı çukurun içine. Gözyaşları yağdı üzerlerine, öyle ki çözüldü buzları ellerin. Kadın şefkatle dokundu onlara son defa ve örttü onları avuçlarca toprakla. O sırada 1 köşede beklemekte olan zeytin fidanını fark etti. Sevindi. Çok sevindi.

Zeytin fidanını alıp, avuçlarca toprağın üzerine yerleştirip gömdü onu sıkıca. Gözyaşlarıyla verdi ilk can suyunu fidana. Hafif 1 rüzgar esti; kadının ellerine dolandı, kollarını sardı, gözlerine dokundu, saçlarını okşadı, kirpik uçlarını titretti ve geldiği gibi gitti. Kadın eve girdi. Kocasıyla en sevdikleri kahve fincanlarını çıkardı dolaptan. Bol köpüklü kahvenin kokusu 1 anda tüm bahçeyi sardı. Kadın kahvesini içerken, zeytin fidanını aşkla seyre daldı.

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 19 Eylül 2019 at 15:50

    Merhaba,
     
    Öylesine beğendim ve o kadar duygulandım ki anlatmam mümkün değil..
     
    Böylesine güzel bir hikayeyi hisseden ve yazan kalbinizin, kocaman ve sevgi dolu olduğunu hissediyorum. Yüreğinize ve kalbinize sağlık.
     
    Sevgilerimle.

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan