Şairler

Can’ların Yücesine Mektup | 2

27 Eylül 2019

Yazı: Can’ların Yücesine Mektup | 2 | Yazan: Şenül Korkusuz

* Yazının birinci bölümü için👉 Can’ların Yücesine Mektup | 1

1940’lı yıllar Ankara… O dönem Gazi Lisesi’nde hem birbirleriyle çok iyi anlaşan hem de sürekli rekabet eden iki arkadaş vardır. Gazi, fen derslerinde başarılıdır. Can da edebiyatta… Ve ikisi de, okulun en iyi öğrencileridir.

Derken bir gün okul biter. İki arkadaş mezun olur. Sonra ikisi de o dönem Milli Eğitim Bakanlığı’nın başlattığı yurt dışına öğrenci gönderme programına başvurur. Rivayete göre, başvurular sonuçlanınca dönemin Milli Eğitim Bakanı, Gazi’yi çağırır. “Seni yollayacağız” der, “ama arkadaşına söyle o gidemez. Çünkü onu yollarsak, Bakan kendi oğluna iltimas geçti, derler.”

Gazi odadan çıkar. Can’a durumu anlatır. Can da o güne kadar biriktirdiği ne kadar para varsa hepsini Gazi’ye verir. “Senin daha çok ihtiyacın olacak” der.

Dostluğuna paradan puldan daha çok önem veren Can Yücel, hayatı boyunca güzel dostlar biriktirmiştir.

İstanbul’da “Yeni Sabah”ta çalışmaya başladığı yıllarda en iyi arkadaşından biri Metin Eloğlu’dur. Beyoğlu Bursa sokakta bir ev tutarlar. Eloğlu’nun zaten parası yok, o ise pek bir şey kazanamamaktadır. Yine de Eloğlu’na “Sen çalışma şiir yaz, ben sana bakacağım” der. İşin sonu sefalete varır elbette. Ama Can Yücel’in annesi olaya el koyar, ikisini de sefaletten kurtarır. Can Yücel bize soğutmadan dostlukları yaşatmayı öğretir, örnek davranışlarıyla;

Ömür dediğimiz nedir ki?
Çay bardakta
Soğuyana dek geçen zaman
Çayınız bardakta soğumadan
Tadıyla için hayatı

Soğutmadan sevgileri
Soğutmadan sevdaları
Soğutmadan dostlukları
Yaşayın doyasıya

Bir aşk çocuğu olan Can Yücel, babasını örnek alıp güzel bir yuva kurar Güler Hanım’la. Aşk neslinin devamı üç çocukla bu evliliği taçlandırırlar. Can Yücel karısına olan büyük aşkını anlatan dizeleri onun en güzel ve anlamlı dizleridir.

“Yaşamak düğünse, sen orda gelindin
Seni soydum, Güler, dünyayı giyindim”

Ailesine verdiği önem ve değer “Maaile” kitabının ismine ilham kaynağı olmuştur.

Aradan yıllar geçer. Şair olan Can ve ressam Güler’in üç çocukları olur. Babasının isminin önüne “Yeni” sıfatını koyarak oğluna “Yeni Hasan” ismini verir. Yeni Hasan, tıpkı babasının yıllar önce yurt dışında okusun diye biriktirdiği harçlıklarını verdiği arkadaşı Gazi Yaşargil gibi doktor olmaya karar verir.

Gazi durumu öğrenir. Bunun üzerine, oğlanı kendisinin okutacağını söyler.

Yeni Hasan, Galatasaray Lisesi’ni bitirir. Önce Fransa’ya, ardından Kanada’ya gider. Ve Gazi’nin desteğiyle, dünyanın en iyi tıp okullarında okur.

Aradan yine yıllar geçer. Yeni Hasan Kanada’ya yerleşir. İki oğlundan birinin adını Gazi koyar. Bu arada tıpkı Gazi gibi, kendi alanında çok yükseklere gelir. En sonunda da bir gün göz patolojisinde dünyanın en büyük ödülünü kazanır.

Ödülü alan Prof. Dr. Yeni Hasan Yücel’dir. Babası, şair Can Yücel. Dedesi, eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel. Babasının arkadaşı ise dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından Prof. Dr. Gazi Yaşargil’dir.

Can Yücel oğluyla daima gurur duymuş, yurt dışına göndermeye kıyamadığı oğlu için bu güzel dizeleri yazmıştır;

“Oğlum hayırlı yolculuklar sana
Ki annenle ben ‘hayır’ diyoruz
Bu içinde yaşadığımız körlüğe
Döneceksin elbet sen daha sağlıklı
Ve gören gözlerinle insanlığın
Beni bir daha göremesen bile…”

Kızı Güzel, Deniz Bilimleri akademisyeni olur. “Babalar ve kızları” adlı bir etkinikte, 1999 yılında hayata gözlerini yuman babası Can Yücel’in kendilerine de aşıladığı deniz tutkusunu, yaptığı muhteşem yemekleri ve ailesine olan sevgisini aktaran Güzel Yücel, “Babam için ailesi çok önemliydi. Bizlerle olan sevgi dolu yaşamını şiirlerine de yansıttı. “Küçük Kızım Su’ya”, “Güzel’e”, “Yeni Hasan’a Yolluk”, “Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim” bu sevgi şiirlerinden bazıları. “Yokluğuna alışmak çok zor, hasreti hiç dinmiyor” sözleriyle özlemini dile getir.

Babasının onun için yazdığı şiir bu sevginin eseridir;

Sen ki çiçekleri toplamayan Güzelim
Çiçekleri sulayan çocuk
Ve ben ki buruk ve kavruk
Bir ihtiyar adamım artık
Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok”

Diğer kızları Su annesi gibi ressam olmayı seçer. Kendisi ile yapılan bir röportajda kızı Su, babasını şöyle anlatır;

“Babamdan ilişki kurmasını öğrendim. İnsanları dinlemeyi öğrendim. Kendinden çok karşıdaki insanı dinlemeyi ve o insandan yeni bir şeyler görmeyi öğretti. Otizmli bir insan vardı onu dinler onu anlamaya çalışırdı. Mongol bir kız vardı onu anlamaya çalışırdı. Hep o kişide yeni bir şey bulur ve onu harika bir şey olarak sunardı. Keşfetmek arzusu ve heyecanını öğretti bana. Bir işi sonuna kadar götürürdü ve yapabildiğinin en iyisini yapardı. Bize de öyle söylerdi;

“Ne yaparsanız yapın yaptığınız şeyin hep en iyisini yapın.”

Ressam, sinema sanat yönetmeni, tiyatro sahne tasarımcısı Su Yücel; birçok sosyal sorumluluk projesine imza atmış, babası Can Yücel’e yakışır şekilde, başka insanların hayatlarına güzel dokunuşlarda bulunmak için çabalamış.

Çocuklarını anlayan, dinleyen, onların kendilerini, yeteneklerini keşfetmelerini destekleyen Can Yücel; kızı Su için ise bu dizeleri yazar;

“Bir derin uykudaydım ölümün içinden
Açtım ki gözlerimi
Bir suyun gölgesi gibi
Kendisi adeta bir suyun
Ayakucumda sen oturuyorsun
Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!”

“Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!” şair bir babanın kızı için daha güzel bir duası olabilir mi?

Bu aykırı, ele avuca sığmaz, isyankâr, dili iğneli adam için tam 43 yıl aynı yastığa ilk günkü heyecanla baş koyduğu kadına rastlamak, hayatının en güzel tesadüfü imiş.

Uzatmayalım Güler’i bulup evlenmişim
Ne iyi tesadüf!
Üç çocuğum oldu üçü de harika
Ne iyi tesadüf!

Şiiri seçmişim, doğru seçim
Ne iyi tesadüf!
Öleceğim yakında
Ne aksi tesadüf!

12 Ağustos Can Yücel’in ölüm yıl dönümü

Ölümünün seneyi devriyesinde onu anmak için şiirler okurken onun yaşamına dair kesitler de okudum. Okuduklarım, hatırladıklarım, Can Yücel’den ne çok şey öğrendiğimi fark ettirdi bana.

Karısının ona olan aşkını anlattığı röportajını okuduğumda gözlerim doldu. Röportajda karısı, Can Yücel’i ona yakışan kelimelerle anlatıyor;

“İnsanın dünyaya gelmesi bir mucize. Düşünün, milyonlarca döl hücresinden bir döl, ana hücre ile buluşuyor ve bir insan yavrusu şu dünyaya geliyor. Bu büyük rastlantı herkes için söz konusu pek tabii…

Ben ve Can için ise şu koskoca dünyada milyonlarca genç arasında birbirimize rastlamamız, karşılamamız rastlantısal bir mucize değilse nedir? Ama bizim şansımız; bu tokuşmadan, bu gerçeği başında fark etmemiz ve sonuna kadar böyle yaşamamız…”

“Bizim evde şiir pişerdi, aşk pişerdi… Harlı bir adamla, şiir ve aşk pişirmek kaç insana nasip olur? Düşünün ne kadar şanslı olduğumu…”

Son zamanlarda kadına şiddet haberlerinin üzerine yazılan yazıları okudum sıklıkla. Öfkesini, üzüntüsünü kalemine döken her yazar, “Ne olmamalı”yı anlatmış uzun uzun. Hani sözün kifayetsiz olduğu yerde, söz biter eyleme bakılır ya… Ben de doğruyu, iyiyi görmek için Can Yücel’e, yaşamına bakalım istedim.

Son günlerde yaşanan kadın cinayetlerini okudukça, büyük aşkla evlendiğini iddia eden çiftlerin yıldırım hızıyla boşandıklarını duydukça “Evlilikte ölmeyen aşk”ın sırrını merak edince; Can Yücel’in hepimize “kapak” olacak nitelikte şu sözlerini okudum ibretle;

“Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için… 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da… Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.

Evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamaktan…

Nedir bu dayatmalar?

Erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi…

Olmaz, yürümez diyor toplum… Erkek yaşça büyük olmalı ki kadına ‘höt’ dediğinde oturmalı kadın… Ya da yumuşatıyorlar;

‘Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı…’

Eğitimde de böyle… Kadının çok okumuşu, bilmiş olurmuş; evde kalmakmış layığı….

Eşim benden iki yaş büyük; ne “höt” dememe gerek kaldı on yedi senede, ne de benden önce çöktü…

Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,

‘Ooo Can Bey kapmışsınız çıtırı’ esprilerine muhatap dahi oldum.

Elim üç üniversite bitirdi; ben bir taneyi dokuz senede bitirdim..

Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım…

“Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır” der Halil Cibran.

Bunu unutmadık biz.

Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu on yedi sene. O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o ‘haklısın bi’tanem…’ dedik. Öfke bitip fırtına durulduğunda ‘ama bi’ de böyle düşün’ de dedik fikrimizi savunurken. Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta.

Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık. Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon,‘kim bu saatte arayan karşı cins’ diye sorgulamadık da ama…

Sevginin en büyük dostuydu bizim için ‘güven’.
Ve güvenin ardına saklanmış bir ’saygı’ vardı daima.

Ne kavgalar, ne badireler atlattık on yedi senede.
Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık?

Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bir gece, misafir odasında. Gece yarısı kapı açıldı eşim; ‘Ne yapıyosun burda?’ diye sordu kapının eşiğinden, ‘uyuyorum’ dedim buz gibi bir sesle. Gitti, gelmesi bir dakikasını almamıştı elinde yastıkla, ‘Kay yana’ dedi daracık yatakta.

“Ne yapıyorsun?” dediğimde,

“Benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim” dedi.

Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek. Ve bence doğrusu da bu. Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç. Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize.

Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de kırk birinci çift olacaktık o listede. Ama oyunun kurallarını biz koyduk. Ne de olsa bizim oyunumuzdu oynanan.

Evlilik, hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence…

Topluma kulaklarını tıkayarak hem de. Ne benim, ne de bizim sözlerimizle… Sadece gönlünüzden geçtiğince…

Dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun;

‘…Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına.

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana…”

Ah be Canların Yücesi sen yaşadığın hayatla, şiirlerinle, yazılarınla öyle güzel bir armağan sundun ki bizlere bu dünyadan bedenin gitse de ruhunla rehberlik etmeye devam ediyorsun.

Yaşamayı yaşamak istiyorum demiştim
Neylersin ki bu damda bu dem
Ayaklarımda uyaklarımda zincir
Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim
Oysa methetmek gibi olmasın kendimi ama
Yaşamım benim en güzel şiirim.

Bizler senin en güzel şiirini anladıkça iyi bir evlat, iyi bir vatansever, iyi bir eş, iyi bir baba ve en önemlisi iyi bir insan olma yolunda büyük adımlar atmaya devam edeceğiz. Ağacı, kuşu, doğadaki bütün canlıları daha çok seveceğiz.

Bize veda ettiğinde 72 yaşındaydı Can Baba, yaşayabilirdi şüphesiz şiirleri bitmemişti daha..

Bir de vasiyeti vardı bıraktığı şiirlerinden birinde:

Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!

Sen Datça’da rahat uyu Can Baba… Dünya sen gittiğinden beri daha güzel bir yer olamadı ama biz senin gibi ütopyamız için savaşmaya devam edeceğiz azimle.

Şenül Korkusuz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Özge Can 27 Eylül 2019 at 16:52

    Sevgili Şenül, bayılıyorum senin şair/şiir anlatımlarına. Her satırı merakla, hızlıca okuyup bir sonrakine geçmek istiyorum. Sonra dönüp dönüp yeniden okuyorum. Can Yücel’in anısına saygı duruşu anlatımın için tebrik ederim seni 👏
    Sevgimle 💙

    • Cevapla Şenül Korkusuz 28 Eylül 2019 at 14:39

      Çok teşekkür ederim. Ben de senin yazılarını ilgi ve merakla takip ediyorum.😍🥰

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan