Aşk ve Farkındalık

Dur

12 Eylül 2019
Öykü: Dur | Yazar: Ateş Karadeniz

Sözler içimde cümle olup dökülürken aynadaki solgun yüzüme bakıyor, mutsuzluğumu sahte bir gülücükle kapatmaya uğraşıyordum. İçim ağrıyordu. Kendi imkanlarımın dayattığı bir doğruda yaşarken kulaklarımda çoğalan çığlıklara kuru yaşlarla ağlıyordum.

Günlerce süren şiddet, ölüm ve vahşet haberleri yerini akıp giden yaşamın gündelik dertlerine bırakmıştı. Aldatıldığımı ve dahası kendi kendimi aldattığımı hissediyordum. Aynadaki yüzümden, varlığımdan ve soyundan geldiğim insanoğlundan nefret etmeye başlamıştım. Nefret sevginin bir adım ötesidir ya hani, böylesine sevgiyle baktığım insanlığın ve yaşamın beni nasıl bu hale getirdiğine üzülüyordum.

İşte tam da bu yüzden hayata duyduğum o hayranlığın, gerçeği görmem için artık gözlerimi açmasını istiyordum.

Akıp giden zaman içinde artık ayda bir buluşabildiğim dört arkadaşımla yine aynı masadaydık. Son zamanda çoğalan şiddet olaylarıyla birlikte eskisi kadar gülemediğimizi fark ettim. İçtiğimiz rakının tadı yoktu, kulaklarımızı öpen müziğin tadı yoktu, ağzımızda büyüyen lokmaların tadı yoktu. Her sabah gözlerimizi yeni bir güne açtığımızda kendi hayatımızın bile kıymetini bilemeyeceğimiz kadar büyük acıların yaşandığını görüyorduk. Haksız yere çürüyen hayatların acılarıyla, kendi hayatlarımızda nefes alamıyorduk.

Şimdi tuvaletteki şu aynanın önünde insanoğlunun geldiği bu noktayı hüzünle sorgularken, masada beni bekleyen bu dört kişi ben kalkmadan kendi acılarını bir bir dökmüşlerdi masaya.

Masanın en başında oturan Semra ilkokul arkadaşımın ablasıydı. Zamanla arkadaşımla bağı koparsam da abla olarak gördüğüm bu naif kadın hayatımdan hiç gitmemişti. Aramızda on yaş vardı. Masanın en büyüğü olarak kırklı yaşlarındaydı; ince, düşünceli kibarlığı zamanla sükunete dönüşmüştü.

Dört sene önce alkollü bir sürücünün sebep olduğu kazada on bir yaşındaki kızını kaybetmişti.

Dahası sürücü, kabaca arkası kuvvetli bir adam olduğundan suçsuz bulunmuş ve güzel bir aileyi parçalayacak böylesine büyük bir acıyla onları baş başa bırakmıştı. Hâlâ mahkeme kapılarını aşındırıyor, adalet sağlansın diye karı koca çaba sarf ediyorlardı. Kocası bu olaydan bir sene sonra kanser olmuştu. Tedavisi hâlâ sürmesine rağmen aylık buluşmamıza kocasının da zoruyla uzun zamandan sonra ilk defa katılabilmişti Semra. Bir insanın gözlerindeki ışığın nasıl solduğuna şahit olmamak için hiçbirimiz onun gözlerine bir saniyeden fazla bakamıyorduk. Keza o da, sürekli bakışlarını kaçırıyordu çünkü biliyorum ki bir saniyeden fazla baksa gözlerinde dolan yaşları, o son kalan gücüyle durduramazdı.

Onun hemen yanında oturan Mesut hem iş arkadaşım hem de Semra’nın uzaktan kuzeniydi.

Annesi onu doğururken öldüğü için babası Mesut’u benimseyememiş ve terk etmişti.

Bu nedenle yalnız bir çocukluk geçirmişti. Ona sahip çıkan bir kurumda on dört yaşında tecavüze uğramış ve hayat onu bir işadamı olduğu sürece taşırken durmadan çalışmıştı. Ancak geçmişinde yaşadığı bu olayları bir türlü atlatamamıştı. Bizim bildiğimiz üç tane intihar teşebbüsü olmuştu. Hiç sevgilisi olmadı, bizim dışımızda kimseye güvenmediği için arkadaş da edinemiyordu. Bildiğim kadarıyla ilaçlarla günde sadece dört saat uyuyabiliyordu ve gördüğü kabuslar yüzünden uykudan nefret ediyordu. Hepimiz hikayesini bilsek de asla konusunu açmıyor hatta benzer bir konudan bile konuşmuyorduk çünkü sessiz kalsa da geçmişinin yüreğine büyük yükler bıraktığını biliyorduk.

Mesut’un hemen yanında seneler önce gittiğim terapi grubunda tanıştığım Duygu oturuyordu. Kendisi trans bireydi. İsmi gibi duygulu, ince ruhlu, fazlasıyla zeki ve harika bir müzisyendi. Kemanla yarattığı harikaları tek başımayken saatlerce dinlediğim olurdu, pek tabi o eserlerin derin duygulardan geldiği de bir sır değildi.

Hoş görülü olmayan ailesi yüzünden genç yaşta sokağa atılmıştı.

Bu günlere gelene kadar da sayısız taciz ve küfürlere maruz kalmıştı. Anneannesi keman çalmayı öğrettiği için bu alanda kendini geliştirmiş ve konservatuvarı birincilikle bitirmişti. Konservatuvara giderken ve ameliyat için para biriktirirken ona sahip çıkan tek insanla, yani anneannesiyle yaşamıştı. Yaşlılığında ise ona sevgiyle bakmış ve ölümüyle yıkılmıştı. Trans sürecindeyken Taksim’in pek de arka olmayacak bir sokağında yaşadığı tecavüz teşebbüsünden sonra bir ara iyice içine kapanmıştı.

Sosyal fobiyle geçen yıllar, ağlamadan uyuyamadığı geceler ve korkuyla geçen onca zamanın sonunda kendini yeni yeni topluyordu. Ne çocukluğunu ne gençliğini ne de içindeki kadını doyasıya yaşayabilmişti. Tüm bunlara rağmen hayata tutunmaya çalışıyor ve daha iyi bir insan olabilmek için sürekli kendini geliştiriyordu. Yine de bende kaldığı bazı gecelerde hâlâ ağlayarak uyandığını bilirim. Dar görüşlü bir toplumun içinde baskıyla yaşamak, onu reddeden bir ailenin sevgisizliğiyle büyümek, sözlü ve fiziksel tacize maruz kalmak ve belki de en önemlisi hayati tehlikesi olan onca zorlu ameliyata tek başına dayanmak kendileriyle yüzleşemeyenlerin üstesinden gelebilecekleri zorluklar değildi.

Semra’nın diğer köşesinde ben ve benim yanımda da Aysel vardı. Aysel de aynı Semra’nın kardeşi gibi ilkokul arkadaşımdı. Ona o zamandan beri aşıktım ancak öyle güzel bir dostluğumuz vardı ki aramızdaki o güzel duygu bozulur diye bunu ona hiç söylemedim. Benim için Aysel’i istemeden dahi kırmak yaşayabileceğim en ağır üzüntülerden biri olurdu.

Oysa evli olduğu adam, her ne kadar Aysel bize fark ettirmemeye çalışsa da, ara ara ona şiddet uyguluyordu.

Onunla üniversitede tanışmıştı. Kıskanç bir adam olduğu için Aysel’in çalışmasına izin vermemişti. Dolayısıyla ekonomik özgürlüğü de yoktu. Biri dört, diğeri yedi yaşında iki çocukları vardı. Mutsuzdu, ancak çocukları için dayanmaya çalışıyordu. O bir şey demese de bu gözlerinden okunuyordu. Üstüne, adam demeye bin şahit aranacak o herif alkolikti bir de. Keyif yapıyorum diye her gece içiyor ve işten sinirli geldiğinde Aysel’e sözlü ya da fiziksel şiddet uyguluyordu. Adamlığın cinsiyetle alakası olmadığını bu adama bakarak çok daha iyi anlayabiliyordum ve sevginin ne demek olduğunu da. Ben onun kırılan tırnağına kıyamazken, o “seviyorum” diyerek tüm bencilliğini Aysel’in üzerine yıkabiliyordu.

Sadece bu buluşmalarımıza karışmıyordu çünkü ayda dört gün çocuklar babaannelerinde kalıyordu. Bu yüzden içki masasının kurulması şartıyla ve bizi de tanıdığı için Aysel’e bir günlük izin verirdi. Bu akşam Aysel’in yüzü bir başka asıktı; nedenini öğrenmem de çok sürmedi. Normalde saçlarını hep topuz yapardı ama bu akşam ilk defa açık bırakmış ve iki yanına atmıştı. Biraz daha dikkatle bakınca boynundaki izleri gördüm.

Tüm bunlara rağmen biliyordum ki o cehennemden kaçabildiği anlar, bir çocuklarına sarıldığı zamanlar bir de bu masada bizimle olduğu zamanlardı.

Ve ben.

Kendi hikayemi kendime bile anlatamadığım bir boşlukta hayatın acımasızlığını sorguluyordum.

Masanın etrafına dağılan bu beş kişi, hayatın içindeki tüm bu zorlukların özetini yansıtıyordu.

Bugün herkes kendi hikayelerindeki acılardan küçük kesitler sunmuştu. Hepsiyle aynı anda yüzleşmek ve bu acılardan milyonlarca olduğunu bilmek çaresizlikle dolmama yetmişti.

Şimdi burada aynada gördüğüm yüzüme bakamaz haldeydim. Acı çektiren milyonlarca insan adına utanıyor ve acılar içinde kıvranan, öldürülen, taciz edilen milyonlarca insan için nefessiz kalıyordum.

En kötüsü de kimse hiçbir şey yapmıyordu. Bu gidişi düzeltmek için çabaya, iyileşmek ve iyileştirilmek için sevgiye, eksikleri tamamlamak için yardımlaşmaya kimse ihtiyaç duymuyordu. Herkes sessizdi ve herkes korkuyordu. Bitmeyen bir kötülüğün ve değeri bilinmeyen sevginin yoksunluğunda çürüyorduk.

Sizce de bir yerden başlayarak tüm bu vahşete, şiddete DUR dememiz gerekmiyor mu?

Lütfen! yaşanan, yaşatılan ve dayatılan bütün şiddetlere hep beraber DUR diyelim.

Unutmadan, unutturmadan ve bir gün unutulacak konuma gelmeden önce…

Sevginin gücüyle kalın,
Ateş karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz