Uykusuz Klavye

Eylül Şafağında Soldu Güller

12 Eylül 2019
eylül şafağında soldu güller
Hoşça kal.

Eylül sabahının serin ışıkları yatağına değerken uyanmıştı. Çok erkendi. Biliyordu. Ama gelen tank paletlerinin o asfalt ezen gürültüsü ile zaten daha fazla uyuyamazdı da. Kafası külçe gibi ağırlaşmıştı. Yanındaki komodinin üzerindeki saat, daha geceye doymamış bir uykunun sabırsız tik taklarını vuruyordu. Açık pencereden içeri davetsiz bir misafir gibi süzülen bu çirkin dünyayı, kalın perdelerin arkasına hapsetmek için müthiş bir istek duydu içinde. Ama yataktan kalkacak hali yoktu. Kafası külçe gibi ağırlaşmıştı.

Yataktan doğrulmaya çalıştı.

O esnada Zeynep girdi odaya. Telaşlıydı. Elindeki mutfak bezini huzursuz bir biçimde ellerinin arasında dertop edip büzüyor, görünmez bir düşmandan hıncını çıkarır gibi sıkıyordu.

“Aslan duydun mu olanları? Şimdi radyodan okudular; Mehmet Ağabeyleri de tutuklamışlar.”

Mehmet Dülger’in ismi odada gergin bir ip gibi çapalanmıştı ikisinin arasında. Aceleyle doğruldu yataktan.

Zeynep devam ediyordu.

“Biz ne yapacağız şimdi? Bütün sendikacıları alıyorlar içeri. Yurt dışına çıkış yasağı da var, kaldık burada.”

“Zeynep sakin ol biraz lütfen. Yurt dışı yasağı olmasa, gidecek paramız var sanki.”

“Olsun, öyle deme. Ablamlara yazardık, onlar bir hal çaresini bulur, yanlarına aldırırlardı bizi.”

Aslan hayal kırıklığına uğramış gibi baktı Zeynep’e. Bu yola çıkarlarken, akıllarında büyük bir utkunun, ortak bir hayalin tohumlarını atmak vardı da bu yoldan dönmek, hele hele kaçmak asla yoktu. Fakültede dev gibi düşler ve düşledikleri başka bir dünya için kök salacak çınarlar büyütmüşlerdi içlerinde. Henüz düşlerinin, umutlarının üzerinden tank paletleri geçmemiş, sahici bir hayatın içine atılmamışlardı.

Zeynep, Aslan’ın bakışlarındaki kırgınlığı görünce omuzlarını silkti.

“Bakma bana şimdi öyle! Aklından geçenleri biliyorum ama korkuyorum Aslan. 12 Eylül sabahından bu yana tutuklanan kaçıncı insan bu Allah bilir. Giden var, dönen yok daha. Dün Nedim’i gördüm çarşıda, on gün sürüyormuş sorgular. Ne ki avukat görebilsinler. Hadi tutuklandık diyelim; Ayşegül’e kim bakacak? Kime emanet ederiz el kadar yavruyu?”

Yoğun bir tartışmadan sonra suskunluk kaplasa da ortalığı, o suskunlukta yine de sessiz bir konuşma sürüp giderdi aralarında. Bu sefer öyle olmadı. Zeynep, arkasını dönüp çıktı odadan.

Aslan, ona duyurmak için değil de kendini inandırmak için belki “Tanrı, denk getirir iyi kulunun işini” dedi arkasından.

Bu dediğine son zamanlarda kendi bile inanmıyordu halbuki.

Odanın köşesindeki sandalyenin üzerine katlanarak koyulmuş pantolonunu giydi aceleyle. Dolaptan temiz bir gömlek aldı. Öncelikle sendikaya gidip avukatla görüşmeli, Mehmet Dülger’in durumunu öğrenmeliydi. Sonra belki Nedim’e uğrar, sıkı yönetim komutanlığında tanıdığı olup olmadığını soruştururdu.

Kapıdan çıkarken, Zeynep’le göz göze geldiler. Mutfakta Ayşegül’e kahvaltısını yaptırıyordu. İçine burgaç gibi saplanan kasvetli bir his oturdu o an. İlk defa fark etti kızının büyüdüğünü. Doğumundan bu yana, sendikadaki işlerden başını kaldırıp da kızıyla şöyle adamakıllı bir parka gidememiş, bir kez olsun onunla oynayamamıştı. Kendi babasının tanınmayan, uzak bir akraba gibi hep soğuk ve mesafeli duruşunun gün gelip de ona musallat olacağını bilemezdi. Ama şimdi fark ediyordu ki bu babadan oğula geçen ve hep bir idealin etrafında dönen yaşamların, bitmek bilmez koşuşturmasının eseriydi.

İdealler bitmeyecek, babalar bu yönden hep eksik kalacaktı belki de.

Ayşegül babasını görünce, masadan kalkıp ona doğru koştu. Artık neredeyse Aslan’ın beline geliyordu. Bunu da yeni fark ettiğini düşündü Aslan.

“Babacım, yine geçen günkü gibi evde kalsan keşke. Çok canım sıkılıyor benim.”

“Olmaz Ayşegülcüm, çıkmam lazım benim. Annen evde, hem belki Mine Ablan da gelir bugün. Birlikte vakit geçirirsiniz.”

“Çok sıkılıyorum ama ben. Radyo tiyatrosu da yok artık. Okula da gidemiyorum. Ne zaman bitecek bu dev gençlerin olayı baba?”

Aslan gülmemek için kendini zor tuttu. Apartmanlarının duvarında bir haftadır yazan “Tek Yol Devrim” yazısını Dev-Genç’lerin yazdığını öğrendiğinden beri, onları dev gibi gençler zannediyordu Ayşegül. Ne Zeynep ne de Aslan düzeltmişti onu. Varsın öyle sansın diye düşünmüştü ikisi de. Hem doğruydu da bir bakıma. Onlar dev gibi yürekleri ve düşleri olan, ‘başka bir dünya’ düşünün safında yer alan insanlar değiller miydi?

“Yakında Ayşegülcüm, pek yakında…”

Kızının yüzünü avuçlarının içine aldı, küçük bir buse kondurdu burnunun ucuna. Sonra Zeynep’e döndü, “Hoşça kal” dedi ve öyle çıktı kapıdan.

Teslimiyet

Zeynep iyice kan çanağına dönmüş gözleri ile son bir kez kalkıp baktı, perdeleri yarı aralık pencereden. Şehir huzursuz, şehir derin bir kuyuydu. Apartmanlardan soluk ışıklar vuruyor, bacalardan kurum yağıyordu insanlığın üzerine. Karanlık gölgeler daha da karanlığa çekiliyor, cüreti yitmiş kalpler iyice batıyordu bu teslimiyet çamuruna. Sokağa çıkma yasağı başlayalı neredeyse bir saat, Aslan evden çıkalı ise tam on sekiz saat olmuştu.

Aslan neredeydi? Şimdi ne olacaktı? Nereye varacaktı bu insan avı?

Evdeki herkes küçücük tümceleriyle suskundu.

Nedim, Fuat, Sema… ve Mehmet Dülger’in kardeşi Nazım. İlk önce Nedim gelmişti eve. Zeynep, Aslan beklenilen saatte eve dönmeyince sendikayı aramıştı ilk iş. Ancak bir yanıt alamamıştı. Sonra, Nedim’i aramak gelmişti aklına. Ne de olsa, bir tutuklanma olduysa bunu en hızlı Nedim’den öğrenebilirdi.

“Üzgünüm ama bir haber yok. Sıkı yönetim komutanlığının kapısından tek bir savcıyı dahi sokmuyorlar Zeynep. Zaten bu gidişle bizi de mimleyecekler.”

“İyice çivisi çıktı bu memleketin” dedi Nazım.

Ağabeyi içeri alınalı neredeyse iki gün olmuştu. Ve tek bir haber bile alamamışlardı.

“Ağabeyim bekliyordu böyle bir darbeyi. Hatırlıyor musun Fuat Ağabey; sizinle Ankara’ya trenle giderken anlatmıştı hatta, bütün bunlar Amerika’nın marifeti diye. Maşa yaptılar gencecik insanları, kaç masum insanın canına kıydılar. Olacağı buydu tabi.”

Fuat, onaylar gibi başını salladı hafifçe. Karısıyla göz göze geldiler. Sema, beklediği işareti almış gibi atıldı hemen;

“Zeynepcim biz kalkalım artık. Epey geç oldu. Bakarsın Sinan uyanır, bulamazsa bizi evde korkar şimdi. Durumlar malum.”

Zeynep pencerenin önündeydi hala. Sema’nın sesi onu şehrin kör kuytularından evin gerçekliğine geri döndürmüştü. Başını salladı sadece. İki heceli sözcüklere dahi gücü kalmamıştı. Aklındaki tüm sözcükler Aslan’la başlıyordu çünkü o akşam.

Sema, onun bu haline üzülse de burada kalmalarının Fuat’a zarar verebileceği endişesi, içinde daha büyük bir yer kaplıyordu. Eski dava arkadaşlığı da bir yere kadardı. Her şey gençken anlamlıydı. Özgürlük, eşitlik, hak, hukuk, adalet kavramları gençlerin “başka ve daha güzel bir dünya” düşünü yaşatmaları içindi. Nesilden nesile aktarılan genetik bir miras gibi… Şimdi, bu yaşa gelmiş, evli barklı, çoluklu çocuklu insanların tek idealleri düzen olmalıydı. Bu da başkaldırarak değil, düzenin büyük oyununa teslim olarak başarılabilirdi.

O yüzden, düzenin bir oyuncusu olarak yarım ağız da olsa, kapıdan çıkarlarken seslendi içeriye:

“Bak bir haber alırsanız, mutlaka haber edin bize de, çıkarız hemen yukarı. Kaç yıllık komşuyuz, sakın saat geç falan demeyin, tamam mı şekerim?”

Kimlik

Aslan tam altı saattir İzmit’te izbe bir benzincinin tuvaletinde saklanıyordu. Seferiler için mecburiyetten arkadaki açıklık alana kondurulmuş, derme çatma bir barakadan bozma bir tuvaletti burası. İçerideki sidik kokusu, tahta döşemelerin aralığından giren buz gibi esinti ile birleşince dayanılmaz bir işkenceye dönüşmüştü Aslan için. Üzerindeki pardösü, kimlik araması için otobüsten indirildikleri zaman sağanak yağmurda iyice ıslandığından artık kendine bile hayrı yoktu.

Daha fazla üşümemek için ıslak pardösüsünden başka şeyler düşünmeye zorladı kendini. Otobüsteki küçük çocuk geldi aklına. Güldü. Ayşegül’ü düşündü. “Ne yapıyordur şimdi acaba?” diye geçirdi içinden. O çocuk da herhalde Ayşegül kadar ya var ya yoktu. Nasıl da üzülmüştü o yaşlı adamın haline. Bir çocuğa reva mıdır bunları yaşatmak? Çocuklar hep gülsün, hep iyilikleri, güzellikleri yaşasınlar diye… Öyle demişti Mehmet Dülger.

“Çocuklar gülsün diye, biz ölüyoruz.”

Yine üşümeye başladı. Otobüs durdurulup, bütün yolcularla birlikte yol kenarına dizildikleri zaman da böyle üşümüştü. O çocuğu bile “piç” diyerek koca koca adamlarla aynı yazgıyı paylaşması için bir suçlu gibi elleri kafasında bekletmişlerdi dakikalarca.

Kıdemli askerlerden biri, kimlik kontrolü yapıldıktan sonra önlerine geçip çok mühim bir açıklama yapacakmış gibi, ellerini arkasında kenetleyip sırayla sormuştu:

“İslam’ın şartı kaç tanedir?”

“On tane” demişti sıranın başındaki adam ve komutandan sille tokadını yemişti. Beri yanındaki, on beş demişti ona sıra geldiğinde. Öyle ya, yanındaki on tane deyip tokadı yediğine göre, kesin daha fazla olmalıydı.

Komutan bu sefer kabaran öfkesiyle iki kere tokatlamıştı ikinciyi. Üçüncü sıradaki yaşlı adam yolcular arasında en yaşlı olanlarıydı. Hayatın yükleri karşısında beli bükülmüş, kamburlaşmış, üstünde sırılsıklam olmuş ceketinin içinde iyice büzülmüştü. Ona sıra geldiğinde içine kadar işleyen yağmur, soğuk ve belki de yiyeceği tokadın etkisiyle tir tir titremeye başlamıştı. Komutanın yüzünde ise merhamet gösteren tek bir mimik belirmemişti.

“Sen söyle bakalım! İslam’ın şartı kaç tanedir?”

İşte o anda, o minik çocuk öne çıkıp “Beş de amca, beş!” diye var gücüyle haykırmıştı o tarafa doğru. Küçük bir çocuğu, kendi başına gelecekleri düşünmeden artık hayat yolculuğunun son duraklarına varmış bir adamı kurtarmaya hesapsızca iten, mecbur bırakan o masumiyet, onu artık herkesin gözünde büyük bir adam yapmıştı.

Aslan, o an olacakların farkına varmış gibi huzursuz kıpırdandı yerinde.

Endişeyle bir çocuğa, bir de ona doğru hışımla yaklaşan komutana bakıyordu. O sırada çocuğun babası panikleyip oğlunu kendine doğru çekti.

“Yerinde kal hemen!” diye bağırdı komutan ona.

“Ulan dinsizler! Hepiniz anarşistsiniz! Sizi şimdi burada kurşuna dizmek vardı da…” diye devam edecekti ki; çocuk ağlayarak kaçmaya başladı.

Arkasından da babası… Onun arkasından da başka biri… Kim bilir belki akrabalarıydı o da. Aslan öğrenemedi hiç. O hengamede iki el silah sesi duyuldu.

“Aliiiii” diye haykırdı biri. Çocuğa mıydı bu sesleniş? Yoksa babaya mı? Onu da öğrenemedi. Yolcular bir anda ateş eden askerin üzerine çullandılar. “Ya Allah Ya Muhammed Ya Ali!” sesleri karıştı yağmura. Aslan, o andaki karmaşadan faydalanıp ters yöne doğru koşmaya başladı. Kimse fark etmemişti onu.

Ne kadar koştuğunu hatırlamıyordu. Belki bir saat belki daha da az…Ama o süre ona bir ömür gibi gelmişti. Sonunda artık koşacak takati kalmayınca yolun içerlek bir kısmındaki bu benzinciyi fark etmişti. Hiç ışık yoktu. Ana yolun üzerinde de değildi. Geceyi geçirmek için bir yer bulduğuna sevinmişti.

Tüm bunları düşünürken birden aklına geldi.

Kimliği…

Kimliği askeri inzibatta kalmıştı.

Kalemi Kırık Anarşik

Düşseli avlayan ozanlar gibi onlar da bitmek bilmeyen hayallerinin artık ısıtmayan gölgelerinde debeleniyorlardı. Kimi çocuktu, kimi yaşlı, kimi sadece insan. Öykündükleri dünyanın, ulaşılır parıltısına en yakın oldukları zamanın, bu zaman olduğunu zannedecek kadar da iyi niyetli.

Aslan, sabah benzinciye gelen bir kamyon şoförünün askeri inzibata haber vermesiyle yakalandı. Onu yakalayanlar suçunun ne olduğunu bilmiyorlardı. Saklanıyorsa kesin suçludur diyerek onu Kocaeli’deki sıkı yönetim karargahına götürdüler.

Tam on yedi gün sürdü sorgusu.

Bu süre zarfında ne Zeynep ne de onu arayan Nedim’in haberi oldu nerede olduğundan. On yedi gün sonra sendikacı olduğu için askeri mahkemede yargılanıp suçlu bulundu. İstanbul’da hakkında yapılan tahkikatın neticesinde Mehmet Dülger ile bağlantısı da tespit edilmişti. Sendikacı olmak zaten başlı başına bir suç unsuru sayılırken, bir de anarşist gruplara Nazım Hikmet şiirleri dağıttığı ve halkı galeyana getirip devlete karşı ayaklandırdığı gerekçesiyle yargılanıp idam cezası alan bir adamın dostu olmak onunla aynı kaderi paylaşmak demekti.

Nitekim öyle de oldu.

Şafağında ölüm soluyan eylül, bıçkısı ibret olan tırpanını masum demeden, çocuk demeden, önüne çıkan herkesin başında sallıyordu.

Aslan Aybars, Gölcük Konca’daki cezaevine konuldu. Koğuşa götürüldüğünde zar zor yürüyebiliyordu. Tabanları işkenceden açılmış, yaraların içleri kanlı irinle dolmuştu. Bir gözü neredeyse tamamen kapanmıştı. Burnu birkaç yerinden kırıktı, üstelik herhangi bir tedavi dahi uygulanmamıştı.

Koğuştakiler içeriye alırlarken Aslan’ı, gardiyan bağırdı:

“Fazla üstüne düşmeyin anarşiğin, kalemi kırıldı onun.”

Eylüller gelir geçer, acılar geçmez.

Kimileri hatırlamaz, kimileri de hatırlamak istemez… Eylüller gelir geçer, acılar gelip geçmez. Kalır.

Aslan Aybars, 12 Mart 1981 günü idam edildi.

Avukatı ancak yargılanmaya başladığı gün ulaşabildi Zeynep’e. Tam yirmi gündür kayıptı. Neden İzmit’e gittiğini hatırlamayacak kadar işkence görmüştü. Gerçek şu ki Aslan o otobüse yanlışlıkla binmişti. Sendikaya gitmek için evden çıktığında, onu takip eden iki kişiyi fark etmiş, aceleyle izini kaybettirmeye çalışırken de yanlışlıkla binmişti İzmit otobüsüne. Öyle yorgun ve bitkindi ki koltuğa oturur oturmaz uyuya kalmıştı. Gözünü açtığında Hereke’deydiler. Askeri inzibat kimlik kontrolü için herkesi otobüsten indiriyordu.

Bu gerçeği öğrendiğinde Zeynep’in acısı daha da katlandı. Hayatını hep ülkesinin daha iyi olması, insanlarının refah içinde yaşaması, adaletin terazisinin hakkı, hukuku herkes için eşit tartmasını kendine ödev edinen bir cana kıymıştı bu devlet.

Eylüller gelir geçerdi ama Zeynep’in acısı hiç geçmeyecek ve bu ülkede yaşadıkça da her eylül, yarası tekrar kanamaya başlayacaktı.

O da Ayşegül’ü alıp gitti.

Başka bir davanın kanatacağı başka bir eylülde, hayata gözlerini yumacağı ülkeye gitti.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Ceylan 12 Eylül 2019 at 13:41

    O kadar güzel anlatılmış ki yapacağım yorum çok basit kalacak biliyorum. Başarının devamını diliyorum. Mükemmel bir anne ve yazarsın.

  • Cevap Yaz