Yıldız Tozu

Görünecek Geçmiş Zaman | 3

16 Eylül 2019

Öykü: Görünecek Geçmiş Zaman | 3 | Yazar: Sıla Malik

Ne yapacağımı bilemediğim günlerin birinde, kendimi ormanın içinde yaşayan garip bir adamın yanında bulmuştum. Düşündüğüm, düşlediğim ve beklediğim şeylerin ne olduğunu bilmediğim halde sahip olduğum bu gereğinden fazla heyecan beni artık yormaya başlamıştı. Aslında bir sorunum olmadığını düşünmeye başlamıştım. Herkes bazı zamanlarda en sevdikleri şeye karşı bile ilgisiz, isteksiz olabilirlerdi, değil mi? Ben de öyleydim sadece. Kendimce yeni yollarımı keşfetmem gereken bir dönemdeydim belki de.

Murat Hoca’ya da Emre’ye de beklediklerini veremediğimi biliyorum. Çünkü sorun sevip sevmememde değil. Sevdiğim şeye ne kadar toleranslı yaklaşabildiğimde. Belki de çok kolay gördüğümden bu bölümü. Her halükarda bitirebileceğimi düşünmemden belki de.
Şehrin içine doğru sessiz bir yolculuk şimdi yaptığımız. O canım yeşillik yerini beton grisine bıraktı. Yüzyıllardır kendinden vazgeçilemeyen İstanbul’un bir diğer yüzüyle karşı karşıya kaldık böylece.

Fatih’e geldiğimizde önceden anlaştığımız gibi Emre’nin götüreceği yere kadar susarak, etrafı gözlemleyerek ilerliyoruz. Bu yürüyüşün uzun süreceğini biliyorum sadece.

Aslında konuşmak pek de istediğim şey değil bu sıralar. Sessizce ilerlerken dikkatlice göz gezdiriyorum etrafıma. Kalabalık, tabelalarda anlamadığım dilde yazılmış yazılar, dükkân camları. Altındaki dükkânlarla zamana meydan okur gibi tezat oluşturan eski tarz binalar.

“Bilmek isterdim,” geçiyor içimden. İçinde oturan insanları, o zamanki halini. Deneyimlemek isterdim.

Daracık yollardan, sıkışık trafikten geçiyoruz. Sokak aralarında kimin olduğunu okuyamadığım eski mezarlar, yanlarında kocaman binalar yükselmiş. Gülmek istiyorum bu manzaraya. O zaman insanlara bir gözlük verip bugünü gösterseydik, buralara gömülmek isterler miydi acaba?

Eski İstanbul, Asıl İstanbul, Fatih.

Topkapı’ya çevirirken rotayı, bina kalabalığının hayret edici şekilde düzenlenişini izliyorum. Yapılabiliyorsa neden üst üste biniyoruz ki? Neden sıkışık hayatlar yaşıyoruz?

Gülhane Parkı’na girdiğimizde her zamanki düşünceler doluyor zihnime. Hayal gücüm sağ olsun, o uzun ağaçlı yol benim için bir film sahnesi artık.

Çok fazla geçmişte yaşadığım gerçeği vuruyor yüzüme. Sahi eskiden bu kadar değildim ben. Kendimi bu kadar kaptırmaz, tarihe ihanet ediyormuş gibi hissetmezdim. Geçmişin sihrini günümüzde hisseder sadece hayran kalırdım. Ancak benimki bir nevi işkence artık. Yaşanan onca zamandan sonra doğup zaman makinesi icat edilmişçesine o dönemlere ait olduğumu düşünmem. Gerçekten o hayranı olduğum dönemde olsaydım ne olacaktı peki?

Değişen düzen ve sistemin tüm özgürlüklerinden yararlanırken beslediğim hayranlıktı benimki. Kendi dönemimin şartlarında özgürdüm. O zamanda olsaydım ne olacaktı? Hoş, bu dönemi bilemeyecektim.

Kendimi ikilemlere hapsettiğimi fark ettim.

Keyif almaktan çok elimde olan bir seçenekmiş gibi dönem karşılaştırıyordum. Her şeye eleştirel yaklaşıyor ve özümseyemiyordum.

İçimdeki sıkıntının dağıldığını hissettim. Rahatlamıştım. Uzun süredir olmadığım kadar rahattım.

“Sıkışmıştım,” dedim bir anda.

“Olmayacak ihtimallerle kendime işkence ettim. Şansım varmış gibi tarihi sevdiğim dönemden şikayet eder oldum, belki de beğenmedim. Ancak bana bu lüksü verenin yine burası, şimdiki zaman olduğunu ise çoktan unutmuştum. Bundandı tüm o aranmayanı aramak isteğim, eskinin sıradan gördüklerini bilmek için çabam. Ben kendi ruhumun saatini bozmuş, şans eseri doğruyu göstermeyi bekliyordum.

Geçmişi canlandırsam, hatta zaman makinesini keşfetsem ne fayda. Hiçbir zaman burası kadar uymayacak üstüme. Kâh dar gelip boğacak kâh bolluğundan ayaklarım birbirine dolanacak, düşeceğim. Ama kesin bir şey var ki ne olursa olsun ‘şu an’ı özleyecek, isteyeceğim.”

Emre sakince dinledikten sonra yüzünde koca bir gülümsemeyle bana döndü.

“Bak geçmişi günümüze ne güzel taşıdın. Ruhunda yaşatıp hisleriyle boğuştun. Senin eline koca bir gözlük verip baktığın yerde eskiyi görmeni sağlayamam, uzun yıllar da kimse sağlayamadı zaten. Geçmişi ancak sen görebilirdin, kendi içinde hissederek. Sana ne olduğunu, gerçekten ne hissettiğini anlamana yardımcı olması gereken yine sendin. Murat Hoca sana beni gönderdi. Ancak benim işim buradan sonra başlıyor zaten. Düşündüğün gibi ne çatlağım ne de kaçık. Kendine geldiğine, kendini anladığına göre marş marş kütüphaneye. İşimiz uzun, daha dört hafta buralardayız.”

Ufak bir gülümse bahşederken ona meraklanmaktan alıkoyamıyorum kendimi.

“Bu sefer gerçekten soruyorum. Ben niye sana gönderildim?”

“Çok basit aslında. Kaldığın dersleri sana özel ders mantığında anlatıp tezin için araştırmalar yaptıracağım sana. Tamamen akademik hayatına katkı sağlamak benim görevim. O kadar. Sen de bunları raporlayıp hocaya götürdün mü sıkıntın kalmayacak, merak etme.”

Bu yolculuğun başında adrenalin veya sıra dışı şeyler bekleyen ruhuma büyük bir göz devirirken çılgınlıktan çok daha başka şeylere aç olduğunu fark ediyorum ruhumun.

“Tamam o halde, nereden başlıyoruz?”

SON

Sıla Malik

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz