Naftalin

Sevgili Çengel (ler)

3 Eylül 2019

Yazı: Sevgili Çengel (ler) | Yazar: Gökçe Çiçem Gönülaçar

Muayenehaneden çıktığımda öğle sıcağı iyice bastırmıştı. Sağda solda ellerinde yelpazeli kadınlar, terden bunalmış adamlar vardı. Tıkış tepiş çantamın içinden el aynamı zor çıkardım. Bir baktım nursuz bir yüzüm olmuş. Terapiden çıkan insan böyle mi olur yahu? Biraz rahatlar, yüzü gözü değişir. İyi hisseder. Soru işaretleri biraz olsun gitmiştir, değil mi? Hayır, ilgisi yok.

Ayaklarımın da canı sıkılıyor. Nereye gideceklerini bilmiyorlar. Ciddi yorgunum ve çantamın içi kadar iç dünyam da karmakarışık. Şu adamın ofisine iki haftada bir gelmek hiçbir şeyi değiştirmiyor. Ben değişime dirençliyim. Normal olan her şeye dirençliyim galiba.

“Sonuçlar geldi Banu Hanım. Demirden eksik beslenmişiz. Folik asidimiz bitmiş. Magnezyum ona keza. Bağışıklığımız çökmüş. Başka teşhislerim de var ama şimdilik önce bunlara yöneleceğiz.”

Çökebilir… Olabilir… İstanbul’da öyle kaç tane apartman çöküyor her gün. Onların da malzemelerinden çalıyorlar benden çaldıkları gibi.

Ciddiye almıyor söylediklerimi.

“Yerine koyalım bunları,” diyor Doktor Enis. “Hem günlük diyetle alalım hem ekstra vitaminler yazalım. Motivasyon eksikliğimiz içinse çok hafif bir preparat yazalım. Daha iyi hissedeceğinize eminim.”

“Hı hı evet iyi hissederim. Olur, yazalım vitamin. Günlük diyetimizle beraber mi konuşacağız? Ben yalnız mı konuşayım ne yapalım?”

“Nasıl? Anlamadım?” diyor yer cücesi. Tombul ellerini masanın üstünde birleştirmiş şaşırmış gibi yaparak.

Diyorum ki; “Her şeyi beraber yapmışız da bi’ benim aklımı toparlayamamışız iki aydır. Günlük diyeti de beraber mi yapalım?”

Boğazını temizleyip, “Diyetisyenimizle de görüşebilirsiniz,” diyor. “O size, düşmüş demirinizi besinlerle beraber alacağınız bir liste yapar.”

Çok şükür çoğul konuşmayı bırakıp normal konuşmaya başlıyor. Bence Dr. Enes’i sabah programlarına çıkarmalılar. Orada biraz enerjisini atabilirse burada daha normal olabilir.

Bir klinik açacak kadar doktor tanıyorum artık.

Bir psikiyatrist, bir psikolog, bir diş hekimi, bir jinekolog. Allah versin. Daha çok versin.

Vermesin yahu. Allah ya benim iyiliğimi versin, ya onların belasını versin. Versin artık!!!

“Oluur,” diyorum. “Tabii. Diyetisyene de gideriz…”

Maaş kartımı vereyim en iyisi siz çekin doktor. Bakın bir önerim var benim jinekolog da buraya taşınsın, siz çektiğiniz paradan hepsine aylık ödeme yaparsınız kolaylık olur. Sosyal yaşam ağım, kültürlü insanlarla dolu olsun. Zaten siz doktorlara ayırdığım zamanı arkadaşlarıma, ilgi alanlarıma falan ayıramıyorum ben. Ne güzel böyle geyik yaparak bir saati doldururuz. Oh ne güzel maaşımın hepsini verdim diye ben de mutlu olur hemencecik iyileşiveririm o zaman.

Hiçbirisine de gitmek istemiyorum aslında.

Hayır da diyemiyorum. Ben bu kararsızlıkla acaba nasıl evlendim? Belki o zaman daha azdı. Şimdi pimpirik kocamın da takibindeyim. Tam olarak kâbus bir durum. Olur da kocaman gülersem akademisyen arkadaşlarına daha güzel daha zengin görüneyim diye, bin bir acıyla yaptırılan bembeyaz implantlarımın mimarı, bir diş hekimim, normal yollardan doğurabileceğime hala inanan, ısrarcı bir jinekoloğum, kendini komik yapmaya çalışan satış pazarlaması harika bir psikiyatrım var. Şimdi de diyet listesi verecek olan bir diyetisyenim olsun.

Çağdaş hayır demez ki. Vakti de varsa hepsinin kapısının önüne kadar gelir, çıkışımı da bekler. Düzen meraklısı psikopat bir üniversite hocasıdır o. Ay pardon. O idealist. Hayalleri olan ve iyi yaşayan, iyi yaşamamı isteyen iflah olmaz bir hayalci aslında. Öyle diyor kendisine. Hahaha!!! Dur buna güleyim bari…

Enes Bey’e gelmeden önceki devlet hastanesi psikiyatristi bir teşhis koymuş ve hatta tedavi protokolümü de yazmıştı. Tanımını biraz gerçek üstü buldum. Yediremedim. Hazmedemedim. Kimseye de bahsetmedim. Ben “Abulia” olmuşum. Ne havalı bir isim değil mi? Nedense bana Honolulu’daki takımadalarını hatırlatıyor. Şöyle ferah ferah. Palmiyeler, mavi yeşil bir deniz. Dans eden kızlar. Hamakta sallanırken küçük yudumlar aldığım enteresan meyveli kokteylim. Bak işte bir yabancı isimle kendi terapimi yaptım bile. Enes’e ne gerek var?

İki aydır gerçek sorunumu anlatamadım adamla dalga geçmekten.

Dedim ya söylemedim bi’ önce gittiğim doktorun teşhisini Enes’e. İki aydır git gel böyle eğleniyoruz. Demeyeyim. Bana sinir olduğunu hissedebiliyorum. Stresten kaynaklı hamile kalamadığımı düşünüyor. Kendince beni sakinleştirmeye çalışıyor. Ben eğlenmeyi tercih ediyorum. Eğer söylersem cidden deli olduğum kanıtlanacak, belki de “Paranoid Şizofreni” teşhisi bile konulacak. Ve sonrası. Çok daha kötü..

“Şizofren mi? Paranoid mi? Ne yapıyorsun Banu Allah aşkına? Tipik bir kararsızlık sıkıntısını alıp nerelere getirdin?” diye söylendi Seda.

“Yahu dur. Cesaretimi toplayıp birine anlatayım dedim. Açma gözlerini öyle kocaman. Korkuyorum.”

Teşhisi de anlattım Seda’ya, ne hissettiğimi de. Doktor teşhisini bana açıkladığında, dünyanın bile dönmekten vazgeçtiğini. Hatta benim gibi sağa mı dönsem, sola mı dönsem diye düşündüğünü. Sonra vazgeçip fırıldak gibi dönsün bu dünya, nereye dönerse dönsün, dönerken beni fırlatsın, dedim.

“Ben fırlatıcam seni şimdi,” dedi.

En çok gülebildiğim arkadaşım Seda’dır. Öyleydi yani. Bu çenesi düşük çengel hayatıma girmeden evvel. Olur, olmaz her şeye gülüp hayatın yükünü gittiğimiz her yere serebildiğimiz dostluğumuzun kıyısına gelip oturuvermişti şimdi. Koca Kafa Çengel tam da Seda’nın arkasında duruyordu. “Emin misin?” diye soruyordu. En sevdiği sorusuydu bu onun.

Evet. Kocaman bir çengel o. Şaşırmayın. İlk karşılaşmamız ilk kürtajımdan çıktıktan hemen sonra oldu. İçimden alınan, daha bebek bile olamamış o et parçasını genetiğe götürürken hastanenin koridorunda karşıladı beni. Ağzı, yüzü, gözü vardı. Saçı sakalı kıyafeti yoktu. Kocamandı. Bir soru işaretinin uçabildiğini düşünün. Hep önünüzde uçarak size eşlik eden bir soru işareti.

“Naber?” dedi önce, ben kim konuşuyor diye algılayamadan. Elimdeki kavanoz için, “Niye büyümediğini öğrensen ne olur ki? Olmuş bitmiş her şey.” Duraklamadan devam etti, “Ya acaba götürsen mi? Öğrenirsen bir sonraki denemede işin mi kolaylaşır acaba?”

Böyle tanıştık işte. Çelişkiler içinde.

Önce bir taneydi çengel.

Ben doğuramadım ama o doğurdu. Bana hayatımın yol arkadaşı olduğunu söyleyen, “Boş ver çocuğu doğurma amaaan,” diyen kendisi, cinsiyetsiz bir sürü çocuk doğurdu. Zamanla tam teçhizatlı bir ordunun da komutanı oldu. Önce, önümde yürürdü kendisi. Şimdiyse sağımda solumda mutfak dolabında, masanın üstünde, banyoda, yatak ucunda her yerde çocukları, torunları, torunlarının torunları var. Her karar veremeyişimde bir yerlerden çıkıyorlar.

Hah işte ben de bu çengel popülasyonunda cevap arayalı üç sene geçti bile. Onlar kalabalıklaştıkça ben kalabalıklardan uzaklaşmaya başladım. Olur da sesli cevap vermek zorunda kalırım, “Kendi kendine konuşuyor deliye bak,” demesinler diye cevapsız düşüncelerimi not almaya bile başladım. Kimse okumasın onları. Çok komik çünkü. Rezil oluruz sosyeteye alimallah!

Seda’yla kahve faslı bitince, “Git eve yat,” dedi. “İyi değilsin evet ama bak doktor da söylemiş. Demir, vitamin, şu bu eksikliği yorgunluk yapar zaten git uyu,” dedi. Her zamanki gibi abarttığımı düşünüyordu. Ama yalan değildi, abartı değildi. “İnanmıyorsun bana,” dedim, “Onları gördüğüme de.”

“Haydi, Banu Haydiii. Selametle!” dedi.

Çağırdığı taksinin arka kapısını açtı. Karga tulumba itti beni içeriye.

“Nereye gidiyoruz bağyaaan”

Kirli sakallı bıyıkları çok uzamış çirkin adam. Taksinin şoförü. Çok acelesi varmış. Müşteriye yetişecekmiş. “Ben neyim?” diyeceğime “Ben neyinim?” demişim. Arkasını dönüp kim bu diye baktı.

“Bacım; de bana adres nere?” dedi. Bir saniyede ne diyeyim ki? Dur be adam düşünüyorum bile diyemeden o ara adamın mavi gömleğinin yakasından bizim çengelin torunu olacak ufaklık ‘naaniik’ yaptı bana.

İşim iş benim. Ne düşünürsen düşün sonu hep çıkmaz. Bu Abulia’nın en kötü yanı da zamanımı çalması. Başka hastaların da böyle çengel yavruları var mı acaba? Koca Kafa Çengel’le konuşmak gerekecek bunu.

Zor bela adama adresi verebildim. Evimizin kapısına geldiğimde Balım karşıladı beni. Kuyruk sevinçten kopacak. Havada taklalar atıyor yavrucak. Onunla biraz oynayıp içeri geçtim. Hayriye Abla bütün evi tertemiz yapmış, evin her yeri yumuşatıcı kokuyor.

Üst kata çıkıp uyumak ile öyle durmak arasında kaldım.

Yaptığım hiçbir şeyi keyifle yapmıyordum. Zaten ne yapmak istediğimi de bilmiyordum. Eczaneden aldığım küçük mavi, pembe, beyaz hapları mideme yuvarladım.

Uyumuşum. Rüyamda Koca Kafa ve sülalesiyle bir tatil köyündeydik. Sülalenin yarısı “Denize gir,” diye bağırıyor öteki yarısı “Havuz da havuz,” iye alkış tutuyordu. Tatlıydılar. Animasyon filmi gibi küçüklü büyüklü bir sürü soru işareti. Hem bunların gözleri ağızları falan da var. Sadece çok oldular artık. Baş edemeyeceğim, bakıp besleyemeyeceğim kadar çok.

Uyandığımda gece yarısı olmuştu. Abajurun düğmesine basınca bir baktım ki bizimki orda. Bana bakıyor.

“Ne olacak böyle ya?” dedim. “Her yerdesiniz bıktım usandım artık.”

“Senin yüzünden,” dedi Koca Kafa Çengel. Sen sorular sordukça ben doğurdum. Sen karar veremedikçe onlar çoğaldılar.

Sakin olmalıydım. “Seni seviyorum Koca Kafa,” dedim ona, “Eğlencelisin. Ama ben bu kadar çengel besleyemem kocam kızar,” dedim. “Git. bebelerini de al git.”

“Ben gidemem daha,” dedi. “Onlar, sana göre davranırlar. Kafa yapını değiştirebilirsen çok önemli gibi görünen hadiseler netleşirse. Asıl meseleleri merkeze alırsan, görevlerinin bittiğini düşünürler ve gidebilirler. Herkesin bir çengeli var. Ben senin yüzünden fazla doğurgan oldum Banuş. Ben de istemiyorum. Bak ne hale geldim senin sorduklarınla. Sen halledicen bu işi.”

“Nasıl yani?” dedim, “Mesela Çağdaş’ın da var mı? Seda’nın? Hayriye Ablanın?”

“Var” dedi, “Onları da tanıyorum. Onlar benim kadar görünür ve büyük değiller. Ama sen lütfen tanışma. Ben de bıktım bu kalabalıktan.
Evet. Herkesin bir çengeli olmalıydı. Sorgulamalıydı insanlar. En doğrusunu bulabilmek için. Evet. Seninki biraz fazla!” dedi Koca Kafa. “Gel, bir oyun oynayalım. Hem Dr. Enes‘e hem de Hayriye Ablaya yardımcı olalım. Alalım elimize bir çengel kovucu, hepsini diğer ihtiyacı olan insanlara yollayalım. Temizleyelim onları. Olur, mu Banuş?”

Oyun oynama ve çengellerden kurtulma fikri iyi gelmişti.

Ertesi günü beklemeden başladım ben temizliğe. Banyodan başlamış oldum. Çünkü duş almakla yeniden yatmak arasında yine kararsızdım. Baktım ki küvetin kenarına oturmuş noktasını sarkıtmış orta boy bir çengel var orda. “Tam zamanı” dedim.

“Haydi, yallah duş almam gerek. ‘Alayım mı almayayım mı?’ diye sana sormayacağım, işin bitti haydi yallah.”

Varan bir. Bir tanesi gitti. Gerçekten kalktı. Uçarak banyo penceresinden çıktı gitti.

“Gördün mü Koca Kafa,” dedim.

“Gördüm,” dedi. “Haydi hayırlısı.”

Sabah oldu, Çağdaş çoktan kahvaltısını yapıp gitmiş. Mutfağa indiğimde mikro dalga fırının üstünde ip atlıyordu ufaklıklar. Bir kısmı çaydanlığın tepesinde esniyor, bir kısmı Çağdaş’ın boş kahve kupasının tutacağında. Öylece bakıyorlar.

Bir hayal etseniz ya. Ne kadar komik ve karmakarışık.

“Tamam arkadaşlar. Kalkın bakalım oradan. Bu sabah biliyorum ne istediğimi. Kızarmış ekmek, biraz peynir ve reçel yanında da çay içeceğim. Soru sormak, kararsız kalmak yok!”

Hoop toparlanıverdiler. Gıkları bile çıkmadı. Yavaş yavaş açık bahçe kapısından çıktılar. Koca kafa kapıdan gülümsüyor başını sallayıp onaylıyordu beni.

***

Son diş randevum bu. Okullar açılmadan bütün bu doktor mevzularını en aza indirmeliyim. Sağ alt çenemde bir tane kaldı. Matkapla oyuyorlar damağımı resmen. Sinir bozucu bu iş.

Hüseyin Abinin odasına girip dişçi koltuğuna uzandığımda tepedeki lambada tam üç tane soru işareti gördüm.

Biri “Yaptırma onu, yeter artık” diyordu, diğeri “Çağdaş çok kızar hepsinin parasını ödedi,” üçüncü de “Boşanacak mısınız acaba sırf bu yüzden?” diye soruyordu.

“Oooof,” dedim “Hüseyin Abi bi’ dakika çıksana şu odadan kendimi toparlıyım azıcık.”

Yıllardır tanıyor bizi. Annemi babamı. Çocukluğumun şişko doktoru.

“Allah Allah” deyip çıktı dışarı.

“İnin aşağı çabuk,” dedim sesli sesli. “O implant olmayacak. Kontrol olacağım ve buradan çıkıp gideceğim yani biliyorum ne istediğimi. Ama önce siz gideceksiniz!” Dalga geçen ikinci; ‘”Çağdaş gösterecek sana gününü,” diyerek atladı aşağı.

Bakın varan üç. Onlardan da kurtuldum.

Böyle böyle geçti gitti günler. Bir akşam bahçede Çağdaş’ın akademisyen bir arkadaşının doğum gününü yaptık. Hepsi gelip süslediler bahçemizi. Ev yapımı şarap gelmiş adadan. Bir içtim bir içtim sormayın gitsin. Seda da oradaydı. Endişe içinde bana bakıyordu. “Çok içme paranoidim şizofrenim,” dedi. Gülüştük.

Koca bir takım çengel kalabalığını da “Yıkarım leen burayı!!! Çekin gidin,” diye bağırarak kovaladım. Çengellerin hepsi korktu kaçtı. Ama galiba, kocamın arkadaşları durumu yanlış anladı. Anlatsam da anlayamayacaklardı ki zaten. Kokuşmuş şişe dibi gözlüklüler. Neyse çok içince ben, herkes de gidince Çağdaş’ın beni kucaklayıp yatak odasına çıkardığını hayal meyal hatırlıyorum. Ne zamandır yan yana yatmamış, öpüşmemiş, sevişmemiştik. Öyle bi’ şeyler olmuş olabilir. Utanırım şimdi anlatamam.

***

Ağustosun son günleriydi. Enes’cim tatile çıkınca iki randevu boş kalmıştı. Şimdi yine bembeyaz ofisinin kahverengi deri koltuğunda yatar vaziyette oturuyordum. Koca Kafa Çengel de Enes’in başının üstünden bana bakıyordu. Sabah yine kan alınmıştı. Jinekolog muayenesi de olacağımdan kırk kere kan vermeyim diye hemşireler Cem Beyi arayıp ondan da hangi tahlilleri isteyeceğini sormuşlar.

Tombul elleriyle gözlüklerini bir takıyor bir çıkarıyor. Beyaz sayfaları “Hımmm Hımmm,” deyip geçiyordu ki; “Ahaaaa” dedi. Televizyon doktoru sesiyle; “Bakın burada ne varmışş…”

Doktor gülüyor, koca kafa gülüyor, ben ne olduğunu anlayamıyordum.

“Aferin Banu Hanım,” dedi “İlaçlarınızı aksatmamışsınız. Değerleriniz yükselmiş. Daha iyi hissediyor musunuz?”

“Arkandakine sor,” dedim gergin gergin. Adamcağız afalladı. “Şaka şaka,” dedim sonra. Unutmuştum Enes’e soru işaretlerini ve teşhisi söylemediğimi.

“Buradan çıkınca Cem Bey’e mi gideceksiniz?” dedi. Evet, öyle olacaktı çünkü Çağdaş dışarıda bekliyordu, hiç kaçarım da yoktu.

“Bekleyin biraz ama ben dayanamayacağım,” dedi. Odasının kapısını heyecanla açıp “Çağdaaaaaş gel buraya,” dedi. Nasıl ya? Çağdaş bu yer cücesi Enes’in çocukluk arkadaşıymış meğerse
Canım
Çağdaş korkmuş garibim. İçeri girince Enes kapıyı kapatıp pantolon askılarını tutarak kendince vals yapıyordu. Tamam dedim, toptan delirdik artık. Psikiyatristimi de delirttim sonunda.

“Küçük patron geliyor, geliyor. Hahaha Geliyor,” diye adam zıp zıp zıplıyordu. Birden durdu. “Banu,” dedi “Ayağa kalk! Dayanamıycam Cem’e ayıp olacak ama HAMİLESİN!!”

“Ne?”

“Amaaan, kalk oyna. Beta HCG pozitif hem de baya yüksek.”

Saçma sapan bi’ şeyler oldu orada. Ben zaten inanmadım. Elimize verdi dosyayı. Kapının önünden geçirdi bizi.

***

Honolulu’dayız. Burası Abulia otel! Müthiş bir yer. Hamaktayım. Yandaki sehpada enteresan meyveli vitamin kokteylim duruyor. Çağdaş yaz okulunun son sınavlarını da okuyup uçak biletlerini almış. Buraya uçtuk hep beraber; ben, Çağdaş, minik bebeğim ve tabi ki Koca Kafa! Soru işaretlerini seviyoruz. Seviyoruz ki buraya kadar getirdik yanımızda.

Çağdaş’ın çengeliyle takılıyorlar şimdi. Onlar bardalar. Benim kafamdaki büyüklü küçüklü soru işaretleri yeni sahiplerine taşındılar. Yerlerini iyimserliğime ve kararlılığıma bıraktılar. Ama koca kafa hiç gitmedi. Gitmesini de istemedim. O olmasaydı kimseye danışamayacak ve belki de “anne” dahi olamayacaktım.

Çengellerinizi sevin siz de. Olmadık yerlerde peşinize takılsalar bile.

Ben artık seviyorum sizi Sevgili Çengel(ler)

05.07.2019 Çanakkale,
Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz