Naftalin

Su Testisi Su Yolunda…

17 Eylül 2019

Öykü: Su Testisi Su Yolunda... | Yazar: Gökçe Çiçek Gönülaçar

“Güçlü kadınlar, erkeklerin çoğunun işine gelmez azizim. Tavrını net ve sert koyan kadın delirtir erkekleri ve delirmelerine rağmen geri adım atmak zorunda kalır çoğu… Bazı maço geçinen Emre gibiler ise asla geri adım atmazlar ve ailelerinin de desteği ile şiddetlerine var güçleriyle devam ederler. Halbuki ipler erkeğin elinde olup, kadının üzerinde otorite kurulmalı değil mi paşam? Oldu! Bu lanet toplumda her şey erkeğin lehine olmalı zaten, güçlü kadına tahammülleri yok.”

Ceyda çıldırmış gibiydi.

Bir kaç saat sonra Hülya ve Hale Ablanın anlatacaklarını biliyormuş gibi, Sevgi’nin kocası Emre’nin üstünden bütün zorba erkeklere saydırıyor, konuştuklarına kendi de yetişemiyor ancak hiçbir şey yapamayacağını da biliyordu.

Aslında hiçbirimiz inanamıyorduk. İhtimal veriyor ama böylesine vahşice davranabileceğini aklımız almıyordu. Eski ev arkadaşımızın kocasının, annesini ve teyzesini nasıl evden kovduğunu, yetmemiş gibi yeni doğum yapmış karısının ve kendi ailesinin önünde ve daha bir saat önce doğan bebeğin yanında bu şiddeti nasıl yaptığına inanamıyorduk.

Bir masanın etrafında toplanmış eski ev arkadaşı üç kadındık.

Olaylar öylesine gelişmişti ki hepimizin hayatında bir şeyler tepetaklak olmuş geri gidiyordu. Aramızda bir tek Sevgi yoktu o akşam. Ve hayatı en tepetaklak giden de oydu. Sadece hiç anlatmıyordu. Ama biliyorduk. Emre denen o hergelenin bizimle Sevgi arasında mesafe koymasından anlıyorduk.

Sevgi evleneli üç sene olmuş bebeğini de iki gün önce kucağına almıştı. Hülya ve Hale Ablalar, Sevgi’nin yanına gelmişler fakat bugün çok acı bir olay ile hastaneden güvenlik eşliğinde çıkarılmışlardı. Şimdi yoldalardı ve buraya geliyorlardı. Biz de onları bekliyorduk.

Şu koca İstanbul’da hiç uyumadan taa İzmir’den gelip doğum yapacak kızının yanına bin bir heyecan içinde giden bir kadının üzgün, bitmiş kırılmış sesini duydum telefonda konuşurken. Ne acı.

“Çok kötü şeyler oldu Nurşen. Çok, çok kötü” diyordu.

“Emre beni hastane odasından kovdu. El kaldırdı. Hakaretler etti. Yetmedi abisi üstüme yürüdü. Emre’nin annesi iki oğlunu da destekledi. İnanılmaz bir durum. Kâbus görüyorum sandım ama gerçek maalesef. Bebeği tutamadım bile. Kızımı öpemedim. Ve şu koca şehirde gidecek tek yer var; o da sizin yanınız. Müsait misiniz?” diye soruyordu.

“Elbette” dedim. Ben de İstanbul’da misafirdim ama kızların da aynı yanıtı vereceklerine emindim. Zaten onlara söyleyince de bir dakika bile düşünmediler. Olayları bilmesek de, zaten başka yere gidemezdi.

Bekliyorduk. Beklerken de konuşuyorduk.

Ceyda ile Ceylin okuldan sonra birlikte yaşadığımız evde kalmaya devam etmişlerdi. Ben ve Sevgi evlenmiştik. Ben zaten yaşça onlardan büyüktüm. İkinci üniversitemi bitirmeye uğraşırken ve aynı zamanda işe de giderken son iki senemi bu meleklerin yanında geçirmiştim.

İlk Sevgi ayrılmıştı bizden. Erkek arkadaşının yanına taşınmıştı. Ekstra para harcamamak için. Çünkü annesi on dört sene önce kendisini bin beş yüz altmış kere aldatan kocasından ikinci kızı daha iki yaşını doldurmadan boşanmıştı. Memur maaşı ile zor bela yetişebiliyordu iki kızına. Hiçbir şeylerini eksik etmeden üstelik. Hülya Ablalar doğuda görev yaparken mal, mülk, para ve kadın meraklısı kocasından neyi alabildiyse, kocasından üzerine kalan bir sürü icra davası ve üç, beş eşya ile İzmir’e yerleşmiş; o büyük travma ile yepyeni bir hayata büyük zorluklarla başlamıştı.

Ben eski aile dostlarının kızı olduğumdan, Hülya Ablanın hayatındaki çoğu ayrıntıyı biliyordum. Zaten Sevgi sayesinde bu evi bulabilmiş ve aralarına katılmıştım.

“Ateş kızları” diyordum ben onlara.

Soyadları Ateş. Hatta Hülya Ablanın kızı Balamir 18 yaşına geldiğinde kendisine bir gram babalık yapmayan o adamın soy ismini reddedip dedesinin soy ismini almıştı mahkeme kararı ile. Balamir ATEŞ. Canımın içi. Şimdi ateş gibi bir hukuk fakültesi öğrencisi.

Aynı şehirde yaşadığım için, babalarını beş sene önce kaybeden Hülya ve Hale Ablanın nasıl insanlar olduklarını ve de aynı evde kaldığım Sevgi’nin evliliğe giden ilişki sürecini biliyordum. Hatta bir yıl evvel, kızlar tatilde olduğu için Sevgi’lerde kalmam gerektiğinde, birlikte eve dönerken metroda bir adamın ayağı Sevgi’nin ayağına değdi diye koca metroyu ayağa kaldıran, adama tekme tokat girişen Emre’nin neler yapabileceğini de algılayabiliyordum.

Hülya Ablayla, Hale Abla Gaziosmanpaşa’dan Kozyatağı’na kadar yer, yön, iz bilmedikleri için iki otobüs, bir vapur ve tekrar bir otobüs ve bir taksi ile ulaştılar çok şükür. Gelmelerine yakın Ceylin hiç üşenmeden kaktı kek, börek işlerine girişti. Ceylin’i bilirim. Sıkıntıya girdiğinde mabedi mutfaktır onun.

Hamur yoğururken alır hıncını sevmediklerinden.

Kapı çaldığında Ceylin, Emre’yi yoğuruyordu işte. Ceyda’nın yüzü kıpkırmızıydı. Koşarak kapıyı açtı. Ve karşımızda belki de tansiyonu yirmiyi bulmuş ama hâlâ dimdik durmaya çalışan Hülya Ablayla, ağlamaktan yüzü şişmiş Hale Ablayı gördük.

Doğru tabirle, tam anlamıyla salona yığıldılar ikisi de. Biz bu evde hiç sigara içmiyorduk. Ama ben Hülya Ablayı bilirim; her ne kadar tasvip etmesem de onun yıllardır güç aldığını sandığı şey sigarasıdır. Hemen mutfak balkonuna tabureyi çıkardım. Bir küllük bulup koydum önüne. Bir bardak da su.

Ağla dedim, ağla.

Gözleri doldu. Tam o gözyaşı yanaklarından yol bulacakken nasılsa beceriyor, sakince anlatmaya çabalıyordu.

“Biraz sakinleşeyim, sonra hep beraber konuşalım” dedi.

“Anlatmam ne kadar doğru, onu da bilmiyorum. Siz yıllardır arkadaşsınız tavır alın istemem” dedi. Bu halde bile inceliğini bırakmıyor, kızının arkadaşları ile bağı kopsun istemiyordu.

Ben Tekirdağ’da evliydim. Okulum burada olduğu için ara sıra gelip kızlarla kalabiliyordum. Eşim ise buna hiç içerlemiyor, üstüne çok istediğim doktora tezimi verebilmem için çırpınıyordu. Benim tanıdığım eş modeli buydu. Bu nedenle Emre’yi algılamam çok zordu. Her şartta destek veren, ortak kararlar alabilen ve maddi, manevi her zaman arkamda durabilen bir adam. Arkadaşlarımla rahat buluşabiliyordum. Onun da ilgi alanları vardı ve o da arkadaşları ile gece dalışları için bazı hafta sonları Saroz’a gidip kalabiliyordu. Biz böyle mutluyduk. Görüşemediğimiz iki gün özlem yaratabiliyor ve birbirimize saygı duymayı her uzaklaştığımızda daha iyi öğreniyorduk.

Kızlar da geçen seneler içinde bazen Kadıköy’de buluşup birkaç saat birlikte vakit geçiriyorlardı. Hatta kıskanıyordum onları. Ancak son zamanlarda bu buluşmalar ciddi azalmış, Sevgi izin alamadığı için gelemez olmuştu. Elbette bunu dile getirmiyordu, onun yerine hamileliğini, vapur yolculuğunu bahane ederek geçiştiriyordu kızların sorularını.

Fakat kızlar da ben de biliyorduk ki istisnasız kendinde olmayan her şeyi kıskanan Emre bu donanımlı, kendi ayakları üstünde durabilen, sorgulayabilen kızları Sevgi’nin yanında istemiyordu.

Hülya Abla balkonda yeni doğmuş torunu için tebrik telefonlarına cevap verirken, Hale Abla da “Ne olur biraz yatayım” diyerek Ceyda’nın odasına geçti. Onu da az çok tanırım. Son yıllarda babasından yadigâr şeker hastalığı ile boğuşurken fazlaca yıpranmıştı. Anlamadığım şey; onun olaya nasıl dahil olmadığıydı. Çünkü sinirlenirse asar, keser, yıkardı ortalığı. Annesinin yokluğunda yıllarca Sevgi’ye o annelik yapmıştı, kendi annesine bile tek laf söyletmez, söyleyenin de gözünün yaşına bakmazdı.

Hülya Abla Hale’yi sordu.

“Yatmış, yemeğe doğru kaldırırız dinlensin şimdi” dedim.

“Kapattı kendini” dedi Hülya Abla. “Kırgınlığı büyük. Fakat o kendine kızıyor. Nasıl bir şey yapamam diyerek ağladı yol boyu. İkimiz için de durumun hazmı çok zor.”

Bir saat sonra salondaki ceviz masanın etrafında Ceylin ve Ceyda’nın hazırladığı mis kokan poğaçalar ve benim köyden getirdiğim, dalından yeni kopmuş sebzelerin başında bir şey yiyemeden birbirimize bakıyorduk. Sadece Hale Abla kıtlıktan çıkmış gibi ketçap şişesini eliyle boğazlayıp sıkarak deli gibi soslu makarna yiyordu.

Sessizliği yine Ceyda bozdu.

“Anlat artık Hülya Abla dedi. Anlat bakalım paşa oğlumuz ne haltlar yemiş. Sen anlat benim de anlatacaklarım var. Ceylin’in de gördükleri var. Nurşen Abla zaten kaç kere şahit oldu. Sen anlat, biz de anlatalım Emre’nin pis maceralarını” dedi.

“Paşa oğlan deme” diye çıkıştı Ceylin arkasından. “Sanki sevimli birisi için konuşuyoruz. Adam bildiğin katıksız odun.”

Hülya Abla, önce Emre’nin onları evden kovmaktan beter edişini anlattı. Hale ile ellerinde valizler nasıl evden çıktıklarını, Emre’nin böğürmelerini. Bir eli dış kapının kolunda, diğer eliyle nasıl suratına para fırlattığını. Savunmasının daha da beter olduğunu anlattı.

“Götüreyim desem arabama mı binecektin!?” dediğini. Yani her halükarda onları evden uzaklaştırma isteğini bastıramayıp, saçmalık üstüne saçmalık yaptığını. Ertesi sabah, onlar daha hastaneye gelmemişken, kızı için hava daha aydınlanmadan yola çıkışlarını, onlardan önce hastaneye gidişlerini anlattı. Emre’nin hastane odasındaki gerginliğini, bir saat önce doğurmuş karısının ve bebeğinin önünde, annesi ve abisiyle nasıl üstüne saldırdıklarını ve güvenlik eşliğinde nasıl odadan çıkarıldığını.

Ben sessiz kalmaya devam edemedim. “Belliydi abla” dedim.

Emre’yi eşimle tanıştırmıştık. Emre her gittiği yerde ve her araba değiştirdiğinde kendine bir araba gurubu buluyor ve onlarla pikniğe, toplantılara falan gidiyordu. Bir pazar günü eşim de onlara katılmış ve döndüğünde “Allah korusun ama bu çocuk bir kör kurşuna hedef olacak bu İstanbul’da” demişti. Ayrıntıları sormamıştım.

Aylar sonra eşime sosyal medya hesabından bir mesaj geldi.

O araba gurubundan en aklı basında olan bir adamdı mesajı gönderen. Mesajında Emre’nin gruptan kendi gibi bir arkadaşıyla, tarikatımsı bir başka gurubun toplantılarına gitmeye başladığını; daha kavgacı, laf dinlemez, öfkesini asla kontrol edemeyen biri haline geldiğini yazıyordu. Durumu Emre’nin abisine de ilettiğini ama cevap alamadığını da belirtmişti. Bizim elimizden gelen bir şey yoktu. Evde ve metroda nasıl davrandığını biliyorduk. Sevgi de artık iyice sinmeye başlamıştı. Ona da söylememe kararı aldık, üzülmesin diye.

Bildiklerimin pek azını anlatıyorken kapı zili çaldı. Ortak arkadaşlarımızdan Cağdaş ve eşi Nilüfer benim köyden getirdiğim kavunları ve onlara ayırdığım birkaç sebzeyi almaya gelmişlerdi. Cağdaş ile Emre üniversiteden beri arkadaştılar ve artık görüşmüyorlardı. Hülya Ablaların da olduğunu görünce onlar da konuya dahil oldular.

İster istemez Ceylin:

“Gel Çağdaş” dedi.

“Emre ile ilgili bildiğin ne varsa sen de otur anlat. Artık iyice zıvanadan çıkmış çünkü.”

Emre ve Çağdaş aynı iş yerinde çalışıyorlardı. Çocuk bir, iki yutkundu.

“Abla” dedi. “Onlar ocak mı ne; dedikleri bir yere gidiyorlar son bir senedir. Beni de türlü taklalarla götürmeyi denediler. Sadece merakımdan bir kez gittim. Şöyle özetleyeyim size; izbe bodrum katı bir yerde çay içerek devlet kurtardıkları sanrısında olan adamların olduğu, seminer adı altında milliyetçilik duygularının kabartıldığı bir yer orası. Olası bir kavga durumunda adam toplanacak, bedava çay içilen, herkesin reisçilik oynadığı bir mekan… Ülke gündemiyle uzaktan yakından ilgileri yok. Biat etmek esas orada. Nasıl kıro olunur, adam nasıl dövülür, kadınlarla ne yapılır, ne yapılmaz… Boşanmış kadının tehlikesi, okumuş kadının şirreti falan anlatılır.

Oradakilere yukarıdan bir hafta tuvalete gitmeyeceksiniz diye emir gelse gitmezler. Biri araba almaya kalktığında ya da biri birinin arabasına çarptığında topluca hareket ederler. Bunun adına da teşkilat derler” dedi ve ekledi, “Aman ha! Babamlarla aynı şehirdesiniz, sakın kulaklarına gitmesin. Babam benim bir kere bile buraya gittiğimi duysa beni evlatlıktan reddeder” dedi.

“Emre İstanbul’a geldi, geleli böyle oldu” diye ekledi Nilüfer de. “Biz bile değişiyoruz; insanı bencilleştiren, saygısızlaştıran, kuralları çiğnemeye iten hatta kalabalığıyla daha fazla para kazanmak için açgözlü yapan bir şehir burası. Emre’yi de avucunun içine almış. Abla, Emre para kazanmıyor. Farkında değil, para Emre’yi kazanıyor maalesef” dedi.

Herkes bir şeyler anlattı. Meğer hepimizde kötü bir intiba bırakmış ama biz bütün bunları ona yakıştıramamıştık.

Bugün kayınvalidesine uyguladığı şiddet ile biriktirdiklerimizin kapısı açılmış oldu.

Hülya ve Hande Ablaları derin bir travma ile otobüse bindirdik, evlerine döndüler. Bebek ziyareti bahanesi ile bir ay sonra ziyarete geleceğimizi ilettiğimizde Sevgi her zamanki bahaneleri ile bizi yine uzaklaştırdı.

Ben, Tekirdağ-İstanbul arası eğitim macerama devam ediyordum. Ceylin’i nişanladık. İki ay sonra da evlendi. Düğünde gördüm onları. Bebek pusetleri ellerinde, yüzleri asık, arka taraflarda bir masada oturuyorlardı. Gözüm sürekli üstlerindeydi. Emre’nin masadan kalktığını görünce hemen Sevgi’nin yanına koştum. Fazla da vaktim yoktu konuşmak için. Telefonla zaten olmazdı.

“Yardıma ihtiyacın var mı?” diye sordum.

Kayınvalidesinin yanına taşındığını, bebeğe onun baktığını söyledi.

“O zaman çalışmaya başlayabilirsin değil mi?” diye sordum.

“Mümkün değil” dedi. Artık alışverişe dahi Emre olmadan gidemiyormuş. Karşı apartmandaki erkeklerin görme olasılığına karşı salon perdelerini gündüz bile kapattırıyormuş. Ve daha bunun gibi birçok şey. Durum gerçekten vahim ötesi vahimdi.

“Boşanmalısın” dedim.

“Çocuğum var ve yeniden hamileyim” dedi.

“Ne yapabilirim?” diye sordum.

“Hiç” dedi.

“Hiç Nurşen Abla, artık benim hayatım koca bir hiç”

Sevgi’nin her yerinden çaresizlik akıyordu.

O arada Emre masaya teşrif etti. Aldığı ikinci arabadan, almayı planladığı evden bahsetmeye başladı. Benimle göz göze dahi gelmek istemiyordu. Nihayet bana, “İstanbul’a mı taşındın? Kocanı yalnız mı bıraktın oralarda?” diye sorarken dahi yüzüme bakmamasına rağmen, gözlerinden çıkan nefreti görebiliyordum. Kadın düşmanlığı ciddi derecede artmıştı. Ve kazandığını sandığı güç ile artık cümlelerini bir bıçak gibi sokmaktan da çekinmiyordu.

Düğün sonuna doğru kapıdan bağrışmalar geldi. Olayı göremedik. Emre arabasını istediği yere koymayan otopark görevlisine kafayı geçirmiş ve adamın burnunu kırmıştı. Orada daha neler olduğunu ayrıntılarıyla öğrenemedim. Ama ne acı ki, onun bu zorbalıklarına artık biz de şaşırmıyor, garip bir şekilde kabullenmiş görünüyorduk.

Onları son kez orada gördüm. Sevgi için derin bir acı hissettim içimde. Ben hiçbir şey yapamazken, annesi ve teyzesi ne yapabilirdi? Ya da Sevgi yardım istemezken, kim onun için ne yapabilirdi?

Herkes kendi hayatına dönmüştü. Zaman da geçip gitmiş, Sevgi ikinci çocuğunu doğurmuştu. Hülya Abla, ne kızını ne de iki torununu bir kez bile görememişti.

Son sınavıma girmek üzere otogardan otobüse binmiş, koltuğuma yerleşmiştim. Telefonumu ve kulaklığımı çıkarmıştım. Otobüsün koltuk arkası küçük televizyonlarını bilirsiniz; benden önceki yolcu açık bırakmış.

Asla açmayacağım bir kanalda, bir haber programının alt yazısını okuyunca dondum kaldım. Olamazdı.

“Şişli’de bir maganda, aracıyla kovaladığı kadının otomobiline çarparak kaza yapmasına neden oldu. Paniğe kapılan ve direksiyon hakimiyetini kaybeden kadın sürücü, doğalgaz panosuna çarparak durabildi. Kaza sonucunda araç, apartman ve kaldırım arasındaki boşlukta askıda kaldı. Öfkeli maganda, kazanın ardından aracından inerek, kadını sürükleyerek götürmeye çalıştı. Yanında taşıdığı bıçağı defalarca kadına saplayan adamı, çevredekiler güç bela durdurabildiler. Dehşet anları güvenlik kameralarına saniye saniye yansıdı. Ölen kadın sürücünün 33 yaşında ve hamile olduğu öğrenildi.”

Görüntülerdeki öfkeli adam Emre’ydi. Düğünde bana ateş saçan gözleri, kadına bıçağı saplarken de aynı şekilde yuvalarından fırlamıştı.

Olacağı buydu. Eşimin savı maalesef doğru çıkmıştı. Hemen Hülya Ablayı aradım. Haber doğruydu. İstanbul’da olduklarını ve tekrar İzmir’e dönmek için yola çıktıklarını söyledi.

“Bitti Nurşen”dedi. “Kendi ayağına sıktı ve bitti” dedi Hülya Abla.

Sevgi’yi almaya gitmişlerdi. Kayınvalidesi ve Emre’nin abisi çocukları vermemek için yine mahallede büyük olay çıkarmışlar; Emre’nin hapse girdiği yetmezmiş gibi bir de karakolda bu saçma sapan olay için ifade vermek zorunda kalmışlardı. Ancak tüm bu olanlara rağmen, en sevindirici olan nihayet Sevgi’nin dönmeye karar vermiş olmasıydı. Çocuklarının kıyafetlerini bile alamadan İzmir’e dönmek için yola çıkmışlardı.

Şükrediyordu Hülya Abla. Başka türlü zor günler gelse de kızının canını kurtardığı için şükürler yağdırıyordu.

Bir zaman sonra, Emre’nin hapishanede birkaç kişiyi daha darp ettiğini öğrendik. Ailesi hâlâ onu oradan çıkarmaya uğraşıyorlardı. Sevgi’nin boşanma davası sonuçlanmış, İzmir’de iyi bir firmada mühendis olarak çalışmaya başlamıştı. İki çocuğu da sağlıklı ve mutlu şekilde büyüyordu.

Emre, cezasının üçüncü yılında içerideki bir adamın karısı hakkında ileri geri konuştuğu için bıçaklanarak öldürüldü.

Üzüldüm. Ağlamaya zorladım olmadı.

İçimdeki ses “Buna gerek yok Nurşen” dedi. Onun için ağlama.
Rüzgâr ekti, fırtına biçti. Ettiğini buldu.

Sonunda işte; su testisi su yolunda kırıldı.

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz