Yaşamak Yaratmaktır

Ben İnsan

16 Ekim 2019

Yazı: Ben İnsan | Yazan: Prof. Dr. Atilla Erdemli

Doğada
insandan başka kendisini sorgulayan bir varlık var mı?
Yok.
Bu nedenle
diğer tüm canlıların yaşaması bir düzen ve uyum içinde.
Uyumsuz olan yalnızca
ben
yani “insan”.
Yaşamam
diğerleri gibi
hazır, önceden verilmiş yanıtlara göre düzenlenmemiş;
işte bu nedenle kendimi sorun ediyorum.
Öyleyse ben,
yani “insan”, neyim ve nasılım?

Daha kendime bakar bakmaz
yerli yerini bulmuş bir varlık olmadığımı görüyorum;
Doğadaki diğer varlıklar yanında
uyumsuzum.
Hem doğalım, hem de doğal olmamak zorundayım.
yani,
kendi yaşamamı her yanıyla kendim kurmak zorundayım.
yani,
doğanın benden esirgediği uyumu,
ben,
kendim için kendim yaratmak zorundayım.
Bu nedenle rahat, dingin, durulmuş
ve huzurlu olmadığımı görüyorum.
İşte bunun için ben
yani “insan”
yaşamasında hep “uyum”u kurmaya çalışan
ve hep
“huzur”u arayan bir varlığım.

Huzuru aramak için uğraşıyorum, didiniyorum,
bir şeyleri gerçekleştirmeye çabalıyorum,
bir amaçtan ötekine koşuyorum.
İşte bunun için ben,
yani “insan”
hep
hareket etmek zorunda
olan bir varlığım.
Bu dünyadaki durumum, koşullarım,
içkin varlığım, yaşama sorumluluğum, görevlerim uyarınca
hareket kabiliyetimi yönlendirmek, biçimlendirmek, güçlendirmek
zorundayım.
Doğrusu bedenim de buna göre yapılanmış,
fakat yine de bir önemli eksik var: Bilgi.
Bilmek zorundayım.
Bilmeden hiçbir hareketim amaca uygun gerçekleşmez.
Bilgiyle bütünleşmeden
herhangi bir hareketimi
ne biçimlendirebilirim ve ne de güçlendirebilirim.

Bilmeden zavalllı bir varlığım,
bilmeden bir hiçim.
Fakat neyi tam olarak bilebiliyorum?
Hangi konuda
doğru-dürüst, sağlam, sağın, genel-geçer bir bilgim var?
Benim,
yani “insan”ın tüm tarihi boyunca
bilginin altın şimşeklerini elinde tutabilmiş kim var?

Ben
yani “insan”
sınırlı,
belli bilgilerle yetinmesi gereken bir varlığım.
Yine de bilmek zorunluluğunu tüm benliğinde duyabilen,
daha iyi, daha tutarlı, daha yeterli;
yetkin yaşayabilmek için
bilmek yolunda sonu gelmez uğraşlara atılan,
bu uğraşlar içinde yaşamasını kuran, geliştiren bir varlığım.

Ben,
yani “insan”
yetkinleşme olanaklarıyla donanmış bir varlığım.
Sahip olduğum olanaklar kendiliğinden somutlaşmıyor;
Onları
yolunca, düzenli gelişerek ve sürekli gerçekleştirebilmek için
eğitilmem
zorunlu.
Eğitim yoksa,
gelişmesi rastlantılara kalmış bir yaratık oluyorum.
Eğitim ömrümün önemli bir bölümünü alıyor.
Fakat yine de bitmiyor.
Kendim,
kendi eğitimimi kendi sonuma dek sürdürmem gerekiyor.
Başlangıçta
yolunca ve yapıcı-yaratıcı bir eğitimle biçimlendiysem,
kendim, kendimi artırarak yaşıyorum.
Yoksun doğduğum uyumu
kendim, kendim için yaratabiliyorum.
Değilse
yaşamam bir aldanma oluyor.
Kendimi çoğaltmada ulaştığım
her aşama, her deneyim, her bilgi
bana
önümde sonsuza uzanan bir yol olduğunu söylüyor.
Ona inanıyorum,
inançla bağlanabiliyorum

Ben,
yani “insan”
aynı zamanda “inanabilen” bir varlığım.
Etkin ve bilinçli olan inancımı köreltmemem gerekiyor.
Yani,
inanma gücümü de bilgilerimle bezeyip, yöneltmem gerekiyor.
Değilse,
yaşamam
sıradan, donuk,
yaşamam
bana yakışmayan bir yaşama oluyor.

Her zaman uğraş içinde olması gereken bir varlığım.
Fakat
kendi kendime kaldığımda
varlığımın derinliklerinden gelen bir yönelimle
rahatı istediğimi
görüyorum
Ben
yani “insan”
aynı zamanda
rahatına düşkün bir varlığım.
Yaşamamın en büyük karşıtlığı burada ortaya çıkıyor:

Bir yanda
içimdeki “insan”a yaraşır bir yaşama yolunda
yapıcı-yaratıcı etkinlikler içinde olmam
gerekiyor,
diğer yandan içimde bir güç, beni hep aşağıya,
olanla yetinmeye, bir şeyler yapıp yaratmaktan uzak durmaya
tembelliğe,
kendimi başkalarının yönetimine bırakmaya,
sorumluluktan kaçmaya,
umursamaz, kendini düşünür bir yaşamaya
çekiyor.

Bir yanımla
güç istiyorum ve elde etmek için çalışıyorum,
diğer yanımla
boyun eğmek işime geliyor.

Bir yanımla
varoluşumu gerçekleştirme kaygısını,
içimdeki “insanı
yaratıp, ortaya koyamamanın derin huzursuzluğunu yaşıyorum.
Diğer yanımla
kendimi akıntıya bırakmayı,
elde ettiklerimle yetinmeyi yeğliyorum.

Ben,
yani “insan”
kendimi görmek için yaşamama baktığımda
şaşırıyorum:
Bir yanda
boğuşan, savaşan, acımasız, öldüren, kıyımlar, yıkımlar yaratan
zalim, kin ve nefretle, hıçla atılan,
tutkularına tutsak,
yalnız, ikiyüzlü ve korkak,
yalandan-dolandan medet uman,
bilinmezi bilinirmiş gibi,
olmazı olurmuş gibi,
yapılmayanı yapılmış gibi gören, gösteren,
tembel, aldatan, kirleten, bozan,
barbar ve gaddar,
insanları araç gören,
ilkel ve böyle yaşamaktan haz duyan
aşağılık bir varlık.

Öte yanda
yapan, yaratan ve yücelten,
dürüst ve kendine egemen,
umutları, beklentileri bulunan,
sorumluluğunun
kendisinin bu dünyadaki yeri ve görevinin bilincinde olan
düşler kuran,
sıkıntılar duyan, kaygılanan
kendisini geliştiren, yetkinleşen,
çalışıp-çabalayan,
ölümsüz güzellikler yaratan
saygı duyan, seven
yürekli, hoşgörülü, anlayışlı ve içten,
diğer insanları kendisinden ve kendisi gibi kardeş gören,
insanları amaç bilen, mutlu,
yüce bir varlık.

İnsanın bu ilkel yanı da
bu yüce, yani “insan” yanı da doğal.

Yani biz
ilkel insanı da, yüce insanı da varlığımızda doğallıkla taşıyoruz.
İşte sorun da burada.
Bu iki yan
süreklice birbiriyle çekişme içinde, kavga içinde.
Her ikisi de
beni, yani “insan”ı kandırmak için tüm gücüyle çabalıyor.

İkisi de varlığımda bulunduğu için,
ne ortadan kaldırabiliyorum,
ne de onsuz yapabiliyorum.
Çünkü biri olmadan, öbürü yetesiye bilinemiyor, anlaşılamıyor.

İçimdeki ilkel
doyumsuz hazlarla, tadlarla beni kendisine çağırıyor,
daha da ileri gidip, kendisine çekiyor.
Eğer ona uymazsam veya onun isteklerine sınır koyarsam,
beni hazlardan uzak kalmakla
korkutmaya,
huzursuz etmeye çalışıyor.
Direnirsem
beni kandırmak için yapmadığını bırakmıyor.
Tek isteği, hatta tek tutkusu var;
beni egemenliğine almak,
kendi düzeyine indirmek
ve yoketmek

İçimdeki “uygar”
amaçlar gösteriyor,
oraya doğru yönelmemi istiyor.
Eğer böyle yapmazsam,
beni
ilkel, sıradan bir yaşama sürdürmekle suçluyor.
“Bir arkadyalı çoban” gibi , öylesine ve düzeysiz görüyor,
küçümsüyor.

Hangisine uymalıyım?
Ne yapmalıyım?

İşte benim tragedyam da böyle başlıyor.
İster istemez her insan
kendi trajedisini yaşamaya tutsak.

Ben,
yani “insan”
Cennet ile Cehennem arasına doğmuş;
İyi ile Kötü arasında kalmış bir varlığım.
Yaşamam,
kendi ellerimle biçim vermem gereken
kendi yaşamam
benden karar bekliyor.
Karar vereceğim
ve
kararımın gerektirdiğini
mızıkçılık etmeden, kaytarmadan yapacağım.
Sonra da sonucuna katlanacağım.

İki durumda da hangisine uyarsam uyayım
bedeli ağır.
Kararsızlık
içinde kalırsam
ödeyeceğim bedel daha da ağır.
İşte bu noktada bir özelliğim beliriyor:

Ben,
yani “insan”
özgür olabilen
bir varlığım.
Gerçekte özgür değilim,
yalnızca özgür olabilirim,
yani
özgürlüğümü yarattığım zaman özgür olabilirim.
Böylece
Kendi kararım ve isteğimle
ilkelden uygara,
uygardan ilkele dönebilirim.
Sonucuna katlanıp, bedelini ödeyebildiğim sürece
hangisini istersem o yolda yürüyebilirim;
Bu benim özgürlüğümdür.

Öyleyse
karar vermeliyim!
Karar vermeden yaşanamaz mı?
Benim için,
yani
“insan” için
belki çok sınırlı bir bağlamda ve bir ölçüde olabilir.
Yaşamamı
kendi özgün kararlarımla dokuyacağım zaman
kararlarımın doğru olması,
yani özgürlüğümü doğru gerçekleştirmem
beni yetkin kılacaktır.
Doğru kararın doğru bilgiye dayanması gerekir.
Fakat az önce söyledim,
Doğru, sağlam, sağın bilgilerim yok.
Öyleyse ne yapacağım?
Trajedim
umarsızlığımla, çaresizliğimle beslenip, büyüyor.
Yalnızım,
dayanaksızım,
bu dünyaya fırlatılıp, atılmış
acı çekmeye tutsak bir varlığım.
Ne yapabilirim?

İçimde
tanımlayamadığım müthiş boşlukların dayanılmaz ağırlığını
duyuyorum.
Bu boşluktan içimdeki ilkel yararlanıyor,
tüm güçüyle saldırıyor.
Yaratmak için büyük bir çabaya gerek yok;
o zaten hazırca var,
o
olan bir şey,
doğal ve gerçek.
Kendimi bırakıvermem yeter.
Böylece
o
her an
tüm hırçınlığı, yıkıcılığı, verdiği kısa süreli, fakat yoğun hazla
ortaya çıkabilir.
Ben de içimdeki boşluğu o hazla doldurur
bir an için
yaşama tadı duyabilirim.

İlkel
bu nedenle
aklı pek gereksinmiyor.
Daha çok zeka ile iş görüyor.
Fakat,
aklı bir kez ele geçirirse,
o zaman,
yaman inceliyor, oylumlanıyor, hatta yüceliyor.
Değilse
Othello’nun Iago’su
ya da
Lady Macbeth
ya da
Aaron
nasıl ortaya çıkardı?

Uzağa gitmeden bakalım;
bir hırsın
bir intikam duygusunun
hesaplar, sıkıntılar, uğraşlar sonunda başarıya ulaşmasını
ordada duyulan hazzı düşünün.
Ne dayanılmazdır,
ne çekicidir
ne müthiştir!
Üstelik
tüm yapılanlara
aklımızın kılı kırk yaran işleyişiyle
“insanca” gerekçeler de bulunur.
Kendimi kandırmam için
aklımdan daha zorlu bir güce ihtiyacım yok.
Kötü için başarıyla kullanılan bir akıldan daha tehlikeli ne olabilir?

İlkel yanım doğal ve kesin,
işini de iyi biliyor.
Bunun karşısında
içimdeki insan
yalnızca olması gereken.
Yalnızca bir ülkü.
Onu
ben,
yani “insan”
kendim için, kendi yaşamam için
kendimden yarattım.
O
aklımın ulaşılmayı bekleyen en yüce yapıtı.
Ona gitmek için aklımın ışığı bana yol gösterecektir.
Ona doğru yürürken
nice sıkıntılara katlanacağım
fakat mutlu olacağım,
mutluluğumu
hazır bulmayacağım,
kendim,
kendim için yaratacağım.
Sürekli yaratacağım.
Yaşamam
yalnızca
bir yaratıcı süreç olduğunda anlamlı, önemli, bana yaraşır.
Bu yolda
yaşamış ve yaşamakta olan insanların
yapıp-yaratıp ortaya koyduklarından yararlanacağım,
esinleneceğim.

Yaşamam
yaşamış ve yaşamakta olan insanlarala bütünleştikçe,
yücelecek.
Çünkü ben,
yani “insan”
dün, bugün ve yarın insanlarla varım.
Böylece
içimde küçük, sıradan hazların dayanılmaz susuzluğu
önümde büyük ülkülerin parıldayan sonsuzluğu
ayaklarımın altındaki ilkellik
başımın üstündeki mükemmellik
Yaşayacağım.

Zamanı aşan ülkülerin olduğu yerde
değerler evrenseldir.
Bu ülküler yolunda yaşamak
bilerek sevmek,
bilerek inanmak
bilerek eylemektir.
Böyle yaşamak zordur.
Bir yanda
ilkelin sürekli baskısı
bir yanda
ülkünün görkemli çağrısı
her an
yeniden karar vermek gerekir,
her an
yeniden özgür olmak zordur,
fakat,
her an yeniden özgürlüğü yaratmak,
güzeldir.

Burada
içimdeki ilkel
pek de uysal ve pek de yumuşacık
kımıldanır:
Acaba
benim yerime başkası, fakat daha çok bilen,
hatta
yetke olan bir başkası karar verse
daha doğru olmaz mı?
Sözgelimi
ailem, devlet, eğitim kurumları, öğretmenlerim, din yetkeleri
ya da
yöneticiler
benim adıma daha iyi karar veremezler mi?
Yani daha iyi yaşamak için
daha tutarlı davranmak için.
Yaşamam
hazır yanıtlara göre düzenlenmiş olsaydı,
olurdu.

İnsanın dışında
tüm varlıkların yaşaması hazır yanıtlara göre sürüyor,
Yine de
doğada her canlı kendisine göre yaşıyor.
Öyleyse ben de kendime göre yaşamak zorundayım.
Öyleyse
yaşamama kendim karar vermek,
kendim olarak yaşamak
yani
bir ben olarak
yaşamalıyım.

Ben olmak
yani,
değişik ve içkin güçleri bulunan bir beden ile
değişik ve içkin güçleri olan bir ruhun
eşsiz birleşimi olmak.

Ben olmak
Bir cevher olmaktır.
Açılıp, gelişmeye hazır bir çekirdek,
bir olanaklar yumağı
tüm yapıcı-yaratıcı etkinliklerin kaynağı
her birimizde kendimize özgü var olan
içimdeki cevher
yani, “içimdeki insan”.
İçimdeki insan biricik,
içimdeki insan sonsuz,
içimdeki insan özgün,
içimdeki insan özgür,
içimdeki insan iyi,
içimdeki insan sevgi dolu,
içimdeki insan güzel,
içimdeki insan ülküsel.

İçimdeki insana göre yaşamak,
İlkelden uygara giden bir süreçtir.

İçimdeki insanla
doğada,
doğanın yaşama hakkı tanımadığı bir varlık olmama karşın
yaşıyorum;
yapıp-yarattıklarımla balıklar gibi derinlere dalabiliyor,
uçup, uzayın sonsuzluğuna atılıyor,
aşılmaz hızları aşabiliyor,
kendime yeni bir dünya yaratabiliyorum.
Yarattığımı geliştirebiliyor,
çok daha mükemmellerini tasarlayabiliyorum.

İçimdeki insanla
doğanın ancak bir mevsimlik yaratabildiği
bunun için de durmadan yinelediği güzelliklerin karşısına
zamanı aşan güzellikler yaratıp, koyabiliyorum.

İçimdeki insanla
doğanın farkına bile varmadığı sonsuzluğu,
sonsuzluğa kendi sonsuzluğuyla egemen olan
Tanrıyı düşünebiliyorum.

İçimdeki insanla
tanısam da tanımasam da
bana yakın, uzak, dost, düşman da olsa
tüm insanları düşüncemde toparlayabiliyor,
sevebiliyor, onlarla bütünleşebiliyor, kardeş olabiliyor,
onlar için iyi bir şeyler yapmayı isteyebiliyorum.

İçimdeki insanla
evrensel olanı kavrayabiliyor,
evrensel olana göre yaşayabiliyorum.

İçimdeki insanla
hep yeniliğe, hep aydınlığa yönelebiliyor,
her seferinde kendimi yeniden yaratabiliyorum.

İçimdeki insanla
soylu bir yaşamaya girip,
soylu bir varlık olabiliyorum.
Soyluluk
içimdeki insanın bir özelliğidir.
Onu ne kadar yaratırsam, ortaya çıkartırsam
o kadar soylu oluyorum

Öyleyse
içimdeki insana göre yaşamalıyım.

Çünkü,
ancak onun gücü ile beni durmaksızın kendisine çeken
çekip, küçültüp, aşağılayan
yok eden
ilkel yanıma direnebilirim,
bu direnişimin gücünü artırabilirim.

Çünkü
ancak onunla
kavradığım bir gerçek var:
Bu dünyada yalnızca benim,
yani
yalnızca insanın yaşamı
ilkelden uygara uzanan, hep aydınlanan bir süreçtir.
İçimdeki insan
yalın, gösterişsiz, abartmasız, duru ve derindir.
Onunla her türlü tortudan,
yaşamama durmadan bulaşan aykırılıklardan
arınabilirim,
yalnızca onunla
insan kardeşlerime
sevgiyle, bilgiyle, anlayışla ve hoşgörüyle
dokunabilirim.

Günlük yaşama
beni
içimdeki insandan uzaklaştırıyor.
Orada yaşamanın akışına uyup günü tamamlayınca
zamanımın hakkını verdiğimi,
görevimi yaptığımı,
dahası yaşadığımı sanıyorum.
Oysa
kendimden kopup, kayboluyorum.
Günlük yaşama
kaba hırsların zeka ile incelip, keskinleştiği,
düşmanlıkların dost kılığında biçimlendiği,
kıskançlıkların, çekememezliklerin, ikbalperestliklerin,
kısacası
içimdeki ilkelin
uygar giysilerle dolandığı çekişme süreci.
Bu aşağı yaşamaya
zorunluyum.
Çünkü,
Yaşamanın ağırlığını o çekiyor.
Fakat biricik yaşama o değil.

Eğer tek yönlü bir yaşamanın taşıyıcısı olsaydım
o zaman içimdeki insana gerek kalmazdı.
Benim,
yani “insan”ın
yaşamı oylumlu, katmanlı, çok yönlü.
Yaşamamı yalnızca günübirlik süreçlere sıkıştırırsam
güdük, sıradan, düzeysiz bir yaşamanın taşıyıcısı olurum.
Orada,
içimdeki “ilkel”
beni istediği gibi ve her zaman ele geçirebilir.

Doğada her yerde görülen tek yönlü süreç
insanda
çok yanlı bir yaşama atılımına dönüşür.
Bu yalnızca “insan Yaşaması”nda görülür.
Doğa,
insanda
sanki kendisini aşmayı ister gibidir.
İşte “yaşama görevim” burada belirir
Öyleyse
Yaşamanın hakkını vermek gerekir.
Doğanın sunduğu atılımlardan pay almak gerekir.
Onların her biri beni içimdeki insanın bir yanına götürecek.
Yaşamam onlarla zenginleşecek,
arınıp, aydınlanıp, güçlenecektir.

Onlar,
günlük, olağan süreçler değil.
Onlar,
günlük yaşamaya koşut.
Onlar,
olmadan yaşamam bana aykırı,
ben de kendime yabancıyım.
Onlar,
tüm özgün Eylemlerim:
Spor,
Sanat,
İbadet,
Felsefe,
Bilim,
Yalnızca benim,
benim için ve benimle
yani “insan”la var oldular
ve yalnızca
insanla sürüp gidecekler.

İçimdeki ilkel
onlara bulaşmak, karışmak, içine girip bozmak için
inanılmaz yollara başvuracak.
Günlük yaşamayı her türlü tortusuyla
bu üst “yaşama”ya taşımaya çalışacak,
ısrarla, inatla yüklenecek,
bir zayıf zamanımda varlığıma usulca girecek ve bozacaktır.
Bu yolda ne yaparsak yapalım
Çok zaman başaracaktır.
Ne var ki,
onların özünü değil, yalnızca görünüşlerini değiştirebilecek.
Çünkü
o özde uygar insan var.
O da ilkel kadar doğadan, değişmez ve kesin.
İlkelin tüm çabaları
uygarın
deneyim, beceri, gelişim yolunda bilgilenmesini sağlayacaktır.
İlkel uygarı kullanmak isterken,
uygar ilkelden yararlanacaktır.
bu kavga
varolduğum sürece yapılacaktır.

Ben “insan”.
Yaşamam ilkelden uygara uzanan
bir uğraş,
bir kavga süreci.
kesin bir utkuya ulaşmak
ne birey olarak
ne de tür olarak olanaksız.
Çünkü ben,
yani “insan”,
birey ve tür olarak
sonsuzlukla karşı karşıya olan
bir sonlu varlığım.
Yapmam gereken,
sonsuzca yaşayacakmış gibi,
bu günün hakkını en iyi biçimde verebilmemdir.
Yapıcı-yaratıcı bir yaşamayı sürdürmemdir,
yani,
ulaşamayacağımı da bilsem
sonsuza doğru ilerlememdir.
Böyle bir yaşama kolay değil,
zor,
fakat güzel ve soylu
yani
tam “insanca”.

_________________________________________________________________

* Bu Anlatı bir şiir değildir.
Bu biçimde düşünüldüğü için, böyle yazıldı.

Prof. Dr. Atilla Erdemli

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Atakan Balcı 17 Ekim 2019 at 17:04

    Yaşarken kendini doğurmalı insan, zor bir yol!…
    Çok teşekkürler!

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 17 Ekim 2019 at 19:27

      Süper bi’ yazıydı, değil mi Atakan? Senin de seveceğini tahmin ediyordum 😉

    Cevap Yaz