Bir Katre Kitap

Bir Devrin Kısa Tarihi Bir Fotoğrafta Saklı

11 Ekim 2019

Yazı: Bir Devrin Kısa Tarihi Bir Fotoğrafta Saklı | Yazan: Şenül Korkusuz

“1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi”, Beşir Ayvazoğlu’nun siyah beyaz bir fotoğrafın içine girip orada gördüklerini bize anlattığı bir kitap. Fotoğrafta Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif, Mehmet Akif, Samipaşazade Sezai, Mithat Cemal ile evin biri “beyaz” diğeri “siyah” hizmetkarları ve de Mithat Cemal’in oğlu, Mısır apartmanında Mithat Cemal’in evinde bir sofra başındalar. Mehmet Akif’in, “Asım” kitabının çıkması şerefine bir yemekte toplanmışlar. Fotoğrafta olmasa bile Faruk Nafiz’in de orada olduğunu Beşir Ayvazoğlu’ndan öğreniyoruz.

1924 yılında evde fotoğraf çektirmek, kalburüstü insanların sadece çok önemli günlerde elde edebildiği bir ayrıcalık. Ayvazoğlu da bu çok etkilendiği fotoğraftaki kişilerin hayatını, arkadaşlıklarını, yaşadıklarını anlatarak bir dönemin fotoğrafını sunmuş bizlere.
Kitabın kapağındaki fotoğrafa bakılırsa birçok merhum şahsiyet görülür.

Kim bu şahsiyetler?

“Elhan-ı Şita” şairi Cenap Şahabettin, “Makber” şairi Abdülhak Hamit, “Daüssıla” şairi Süleyman Nazif, ”Üç İstsnbul”un yazarı Cemal Kuntay, Sergüzeşt yazarı Sami Paşazade Sezai ve “İstiklal Marşı”mızın şairi Mehmed Akif Ersoy.

Kitap birçok yönüyle beni çok etkiledi. Ben bir edebiyat öğretmeniyim. Maalesef tarihte iz bırakmış önemli edebi şahsiyetleri temel özellikleri ile sınav sisteminin dayattığı biçimde kalıplaşmış sözlerle “ezberlettiriyoruz”. Bu şahsiyetlerin eserleri aslında şahsi yaşamlarının aynasıdır; onları gerçekten tanımak, anlamak ve eserlerinden edebi zevk alabilmek için onları daha iyi tanımamız gerekiyor. Oysa ki her biri, bizim için birkaç kalıplaşmış sözden ibaret maalesef. Bu minvalde Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin teorisyeni, Namık Kemal vatan şairi, Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı şairi… vs. Bu kalıpların ötesine geçip de bu insanları tanıma isteği de duymuyoruz genelde. İşte bu kitap bu hususta önemli bir yol açıyor bizlere.

Üstelik kitapta yalnızca Mehmed Akif gibi önemli şahsiyetlerin incelemesi yapılmakla kalmamış, devrin siyasi, fikrî ve edebî meseleleri de irdelenmiştir. Resmi tarihin dışında sosyal, siyasi yaşamı inceleyen kitaplar sayesinde olaylara çok boyutlu bakmak mümkün oluyor.

Fotoğrafla ilgili başka bir dikkat noktası da şudur:

Şahsiyetler…

İlk bakışta fotoğraftaki insanların bir araya gelmesi çok zor gibi görünüyor. Çünkü hepsi o dönemde farklı fikirleri savunuyorlardı. Kimisi İslamcı, kimisi Batıcı, kimisi Türkçü ve milliyetçiydi. Birbirine zıt görüşte olan bu insanlar nasıl olmuştu da bir araya gelmişti? Herhalde bunun cevabını bugünün düşünce yapısıyla anlamak ve anlatmak zor.

O zamanki aydınlar gerek ahlakî gerek fikrî gerek estetik gerekse de olgunluk itibariyle üst düzeyde insanlardı.

Bu meziyetlerin onlarda olması böyle bir karenin, fotoğrafın ortaya çıkmasına sebep olabiliyordu. Düşünün ki “çok tutucu” ve “İslamcı” olarak bilinen Akif’in en yakın dostlarından biri ömrünün sonuna kadar içkiyi su gibi içen, içmediği zaman sıkılan, bunalan Süleyman Nazif’ti. Hatta Süleyman Nazif’e “kara gün dostu” derdi Mehmed Akif.

Başka bir misal ise: Mehmed Akif Süleymaniye Kürsüsünde Cenap Şehabettin’e çok ağır eleştiride bulunmuştu. Bu olaydan sonra Süleyman Nazif, Cenap Şehabettin’e, Mehmed Akif’i nasıl affettiğini sorunca, Cenap da Nazif’e: “O bir Çanakkale şiiri daha yazsın, ondan sonra isterse on defa küfretsin” demiştir.

Fotoğraftaki insanların ortak noktası; hayatları boyunca çok sıkıntı yaşamış olmalarıdır. Abdülhak Hamid ve Sami Paşazade saraylarda yetişen ancak hayatlarının son döneminde o ihtişamı mumla aramışlardır. Hatta Abdülhak Hamid, Viyana sokaklarında o kadar acizdi ki ona bakanlar ondan iğrenip, onu dilenci gibi görüyorlarmış. Oysa Abdülhak Hamit; özel hocalarla büyütülmüş, erken yaşta devletin üst kademelerinde görev almış, Atatürk’ün saygıyla Anadolu’daki direnişe davet ettiği devrinin önemli aydınlarındandır. Maalesef elindeki fırsatları değerlendiremeyen, günü gününe yaşayan şair hayatının son dönemlerinde bütün itibarını yerle yeksan etmiştir. Çilesini yazdığı bir şiirden sonra ona acınarak bir maaş bağlanmış ve geçimini bu maaşla sağlamıştır.

Süleyman Nazif de maddi olarak çok sıkıntı çekmiştir. Faruk Nafiz bir defasında, yakın arkadaşı Süleyman Nazif’i sokakta gören Mehmed Akif’in, “şair-i azam” diye adlandırılan Abdülhak Hamid ile benzerliğini şu sözler ile anlattığını ifade eder: “Biri Viyana sokaklarında birisi de Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde aynı mahrumiyet ve ızdırap içinde sürükleniyor.”

Dönemin sanat dünyasının parlayan yıldızları zamanla sönmeye başlar.

Her yıldızın kayışı ayrı bir hezimetin hikayesidir.

İlk önce, yaşadığı sıkıntıları atlatamayan ve deli gibi lügat çalışması yaparken hastalanan Cenap Şahabettin çıkar yolculuğa. Cenap Şahabettin sanatta elde ettiği itibarı siyasi söylemleri ile kaybetmiştir.

Talihsizliği, edebiyattaki tüm ilerici/yenilikçiliğine karşın toplumsal-siyasal alanda gelenekçi/gerici bir tutum içinde oluşudur. Dilde sadeleşmeye tıpkı Mehmet Akif gibi şiddetle karşı çıkışı bile yeterince açıklar bu durumu. Ancak o çok daha kötüsünü de yapar ve İstanbul’da edebiyat dersleri verdiği üniversitede Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan konuşmalar yapar. Gazetelere röportajlar verir, yazılar yazar. Ulusal mücadele hakkında ağır sözler söyler. Ne var ki karşı çıktığı mücadele başarıya ulaşmıştır. Bu başarı, Şahabettin’in o güne kadar edebiyat dünyasında elde ettiği başarıları Türk milletine unutturur. Hayatının son demlerini bu acıyla yaşar.

Daha sonra cebinde sadece üç nikel kuruşla son nefesini veren ve cenaze masraflarını bile başkasının ödediği Süleyman Nazif hayata veda eder.

Ve sonra, Nazif’in ölümünün üzüntüsü ve hastalıklarla boğuşan ağabeyleri Sami Paşazade Sezai yola çıkar.

Mehmed Akif Süleyman Nazif’in ölmesine çok üzülür. Mısır’dan özlediği, hasretini çektiği İstanbul’a gelişine -hasta da olsa- çok sevinir, Mısır Apartmanı’na gelir ve artık hastalık onu iyice mahvetmiştir. Onca sıkıntı, iftira, haksızlıktan sonra ve “Asım Nesli” bilincinin uyanması gayretiyle harcanan ömrün sonunda Mehmed Akif de yorulmuştur.

İlk Ziyaretçi

“Şair-i Azam” (Abdülhak Hamit Tarhan) ise Sami Paşazade Sezai, Süleyman Nazif, Cenap Şehabettin gibi can dostlarının gidişiyle sıranın kendisine geldiğinin farkındadır. Cenazesi muhteşem bir kalabalıkla Zincirlikuyu Mezarlığı’nın “ilk ziyaretçisi” olarak defnedilir.

Fotoğraf karesinin çekilmesinin müsebbibi Mithat Cemal ise uzun yıllar sonra karısının ölümü ve tabii ki en yakın arkadaşlarından uzunca bir süre ayrı kalmanın üzüntüsüyle 1956’da dostlarının yanına gider.

Mekteb-i Hukuk fakültesini birincilikle bitiren, Türkiye’de ilk hukuk doktorasını yapan Mithat Cemal; bir bibliyofil olması hasebiyle bu kitapta benim ilgimi çeken özel yazarlardandır. Gerçek bir kitap kurdu olan Mithat Cemal’in zengin kütüphanesinde nadide Türkçe ve Fransızca eserler bulunurmuş. Hasan Ali Yücel bir anısında; Mithat Cemal’in bu kitapları özenle sayfa sayfa gösterirken, yüzünde bir kadının mücevherlerini sergilerken hissettiği gururu ve mutluluğu gördüğünü söyler.

Onun kütüphanesinin en özel bölümü Tevfik Fikret’e aittir. Araştırmacı ruhuyla sevdiği yazarlara ve şairlere dair tüm dokümanları toplamak ister hatta aldığı evrakları da çoğu zaman geri vermeye kıyamazmış. Bu teskin edilemez müptelalık yüzünden üzerine çalıştığı sanatçıların yakınları evrakları vermek yerine gelip yerinde incelemesini tercih ederlermiş. Ah ah bibliyoman olmanın derin hırsını ancak yaşayan bilir.

Evet edebiyatın semasından iz bırakarak kayan, çok özel sanatçılardır bu şahsiyetler. Tarihin tozlu sayfalarından bir fotoğrafın maharetiyle kurtulup Beşir Ayvazoğlu’nun ince eleyip sık dokuyan, araştırmacı kalemiyle günümüzde tekrar parlamışlardır.

Esere dair eleştirilecek birkaç hususun olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle Beşir Ayvazoğlu kitabı objektif bir tarzda yazmamış. Sanırım bu bilinçli bir seçim. Kitabın tamamına, yazarın Mehmet Akif’e hayranlığı damga vurmuş. Mehmet Akif dışında herkes kusurlu, eleştirilebilir yönleri mevcut lakin Mehmet Akif her yönüyle muhteşem bir kişilik; ona atfedilen eleştiriler ise yanlı yaklaşımlarla getirilmiş doğruyu yansıtmayan lafügüzaf olarak değerlendirilmiş. Bu yaklaşım bana pek gerçekçi gelmedi açıkçası.

Şu da bir gerçek; o dönemde görüş ayrılıkları keskin ve çizgilerle belirlenmiştir. Özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra bilhassa “ümmetçilik” fikri kabul görmemekten öte suç teşkil edecek bir mahiyet kazanmıştır. Saltanatın ve hilafetin kaldırılmasıyla bu ayrımın ciddi sonuçları doğmuştur. 1924 yılında tarihi bir liste ortaya çıkmıştır. “İhanet-i vataniye” kanuna isnat edilerek 150 kişilik bir liste oluşturulmuştur. Bu liste uyarınca milli mücadele ve inkılapların aleyhinde görüş bildiren devrin önemli devlet adamları, düşünür ve aydınlarının ülke dışına çıkarılmasına karar verilmiş; bu tehlikeyi öngörerek yurt dışına kaçanların da yurda girmeleri yasaklanmıştır.

Bu masa etrafında toplanan bazı isimler listede yer alma endişesini derinden hissetmişlerdir. Milli marşımızın şairi, devrin en saygın isimlerinden Mehmet Akif’in bu listede yer aldığı açıkça bilinmemekle birlikte, genç Cumhuriyetin inkılapları ile yıldızının barışmadığı da aşikârdır. Özellikle bu hususta Beşir Ayvazoğlu tarafını ayan beyan ortaya koyarak Mehmet Akif’e haksızlık yapıldığı düşüncesini taraflı bir biçimde kitap boyunca alt metin olarak hissettirmektedir.

Bir diğer eleştireceğim konu ise;

Beşir Ayvazoğlu’nun gözü, bu fotoğrafın çekilmesinin üzerinden 82 sene geçtikten ve kadınlar cemiyet hayatının bir parçası olduktan sonra dahi fotoğraftaki kadınları görmemeyi seçmesidir. Bu kitapla ilgili büyük bir hayal kırıklığı. Beşir Ayvazoğlu’nun gözü ve kalemi kadınlara kitabın tamamında kapalı kalmış. Yani sadece o fotoğraftaki kadınları görmezlikten gelmemiş Ayvazoğlu, kitabın içinde neredeyse kadın yok! Mehmet Akif’in kızının bir iki yerde karşımıza çıkmasını saymazsak eğer, kitaba girebilen tek kadın, Abdülhak Hamit’in “ecnebi” eşi Lüsyen!

Kitapta kadınlara dair öğrendiğim en hatırı sayılır bilgi Mehmet Akif’in kızının Nazım Hikmet’in annesinden bir süre resim dersleri almasıdır. Dünya görüşlerinin taban tabana zıt olduğunu bildiğimiz iki şairin hayatlarındaki en önemli kadınların ortak bir paydada buluşması da önemli ve farklı bir detay kanımca. Halbuki kitapta bu şairlerin, yazarların evliliklerinden, kadınlarla olan münasebetlerinden daha nice önemli bilgi paylaşılabilecekken bu hususun es geçilmesi ne hazin bir durumdur. Oysa ki bu mevzular da incelense ne kadar da zenginleşebilirdi bu eser…

Her şeye rağmen kitap edebiyata ilgi duyan herkesin okuması gereken, döneme ve şahsiyetlere farklı açılardan bakmamamızı sağlayan muazzam bir yapıt.

Edebiyatın bilinen yüzünün ötesini merak eden edebiyat severlere şiddetle tavsiye ediyorum.

Şenül Korkusuz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz