Kırmızı

Bugün Günlerden Şahane

18 Ekim 2019

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

*Yazarın Notu: Bu yazıyı, A Abel Korzeniowski – Come, Gentle Night dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Uyandı. Yatağın tam ortasındaydı. Taze açmış mimoza rengi kadife battaniyesi bacaklarına dolanmıştı. Belli ki gece uykusunda yine kendini oradan oraya atmış; kurtlarla koşmuş, kar leoparlarından kaçmış, siyah pumalarla yarışmış, yarasalarla uçmuş, denizaslanları ile yüzmüştü. Düşlerini hatırlamaya çalıştı. Bu sıralar düşleri de pek karışıktı. O sırada gözü, tavanda asılı duran paslı kancaya takıldı. Birden onun orada neden durduğunu hatırladı. Araf. O paslı kancanın sahibi; kıpkırmızı 1 akşamdan kalma haliyle, gümüş çerçeveli siyah sandukası içinde uzun zamandır huzurla uyumaktaydı.

Gülümsedi kadın.

Bacaklarını, silkelemek suretiyle battaniyeden kurtardı ve ellerini, yatağının hemen üzerinde biten penceresine doğru, gökyüzüne dokunmak istercesine uzattı. Çocukluğundan beri en büyük hayali; gökyüzündeki beyaz bulutlardan kaşık kaşık 1 kaseye doldurmak ve tatlarına bakmaktı. Hatta bu hayalini gerçekleştirmek için 8-9 yaşlarındayken, kimse görmeden 4. kattaki evlerinin salon penceresine çıkıp, ayak parmak uçlarının üzerinde yükselerek onlara dokunmaya birkaç kez çabalamıştı. Annesi şimdi hayatta olsa ve bunu duysaydı, muhtemelen tansiyonu yine 22’lere fırlardı.

Ahhh evet annesi, güllerden güzel annesi. Her sabah uyandığında aklına gelen ilk 2 suretten birisi. Gözlerinin kıyısına vuran dalgalar kirpiklerini titretti. Hızla yumdu gözlerini ve salladı başını 2 yana 2 defa.

Dağıldı böylece düşünceleri.

Bu onun en sevdiği oyunlarından biriydi. Şimdi tüm bu dağınık düşüncelerini, oyuncak sepetini odasının ortasına boşaltmış ve toplaması gerektiğini bilen küçük 1 kız çocuğu gibi derhal yerlerine yerleştirmeliydi. Omuzlarını silkti. Kendi kendine itiraz etmesi onu yeniden gülümsetti. Saçlarını yokladı. Oradalardı. Parmaklarını geçirdi aralarından, diplerini sıkıca kavradı. Avuç içlerini göz çukurlarına bastırdı.

Bunlar, her sabah ona hayatta olduğunu hatırlatan ve şükretmesini sağlayan rutin davranışlardı.

Burnundan derin 1 nefes alıp, dudaklarının arasından bırakırken, usulca fısıldadı; “Allahım seni çok seviyorum.”

Ve ardından kendine seslendi “Hadi bakalım bugün de sağlıkla uyandın. Artık yaşamaya başlamalısın.”

Geceden elbiselerini hazırlar gibi hazırlardı 1 sonraki gün yapacaklarını akşam uykuya dalmadan evvel. Her gününün programı farklıydı zira. 1 saat gibi çalışan beyni ve bedeni için kusursuz zaman dilimleri tasarlardı ustalıkla. Fakat bu kez 1 gariplik vardı. Suyun altında sessizce durup beklerken, zihnini kapattığı dış dünya, aklına bu garipliğe dair 1 soru işareti gönderdi:

Bugün günlerden neydi?

Bilmediği sorular karşısındaki o şaşkın, afallamış ve sonrasında içini kaplayan korku halini ehlileştirmeyi hiç beceremeyişiyle dalga geçmeyi öğrenmesi epey yeniydi. Suyun yumuşattığı ensesine 2 elinin 3 orta parmağıyla bastırmak suretiyle tedirginliğini yatıştırdı sakince. Ve ondan hiç beklenmedik 1 cüretle “Aman neyse ne canım..” deyiverdi öylece.

Islak tabanlarını bastığı gri granit taşlarla kaplı mutfağına doğru yürürken, içini eşsiz 1 huzur kapladı. Çaydanlığın yuvarlak çelik haznesine suyu doldurup mavi renkteki ateşin üzerine yerleştirdi. Porselen demliklerinden pembe olanı seçti. Pembe, bugüne iyi giderdi.

“Sahi bugün neydi?”

Cevabını bilmediği kafasındaki bir sürü sorunun arasına bunu da cesurca yerleştirdi.

Çay kurularını avuçladı. 1 avuç ve 1 avuç daha. Yeterdi bu kadarı ona. Evin sessizliğine biraz müzik katmak için radyosunu açtı. Çalan müzik, içine 1 su gibi aktı. Dudaklarının bitimleri mutlulukla kulaklarına doğru uzadı. Sofrayı hazırlamak üzereydi ki;
“Bi dur” dedi kendi kendine. “Biii duurr.”

“Hava bu kadar güzelken, evde kahvaltı etmek de ne? Zaten kış gelmek üzere, eve tıkılacağın günler pek yakın canım, hadi kendimizi sahile atalım..”

Pembe demlikte iyice kuruyup birbirine sokulmuş halde bekleyen çay yaprakları kendilerini kaynar suyun sıcak kollarına bıraktı. Demini alsın, tadına varsın diye, kadın onları baş başa bıraktı.

Geceden hazırladığı kıyafetlerine baktı. “Iıı bunlar olmazdı.” Başka giysiler giyindi günün rengine sadık kalmak istercesine ve boynuna kuşlarla dolu 1 şal doladı kanatlarının varlığını hissedercesine. Kırmızı rujunu sürdü gülüşüne eşlik edercesine.

Uçarak gitti mutfağa.

Eski metal 1 termosa çayını doldurdu. Çayın kokusu nezaketle genzine doldu. Buzdolabının kapağını açtı; inci gibi parlayan kıymetli ezinesinden kalın 1 dilim aldı. Kara 1 elması andırıyordu telaşla birbirleri ardına toprak 1 küpün içinden yağlarıyla birlikte süzülen zeytin taneleri. Domatesleri 2 eliyle kavradı, ortalarına 2 başparmağını bastırmak suretiyle kırıp 2 parçaya ayırdı; zira bıçakla kesse, lezzetlerinden eser kalmazdı. Taze biberiyeler sımsıkı tutunmuştu dallarına, onları öylece domateslerin kalplerine sapladı. Domatesler bu vurguni aşkla sularını salata kasesinin içine bıraktı.

“Tamamız galiba” dedi kadın. Ama duraksadı. Balı unutmuştu. Hiç balsız 1 kahvaltı olur muydu? Tahta çerçevesinin köşesinden, 1 resmi hiç olmadık yerinden yırtar gibi ayırdı kovanından 1 parça ve yolda süzülüp içinde kalan ne varsa akıtması umuduyla onu aslında hiç de sığamayacağını bildiği halde haddinden küçük 1 cam kavanoza soktu zorla.

Evvet artık kesinlikle hazırdı.

İlkokul yıllarının beslenme saatinden kalma 1 kenarı pembe el oyalı beyaz yemek örtüsünü de yerleştirince çantasına, attı kendini sokağa. Çarşının içinden geçti bilhassa. Selamladı semtin dondurmacısını, balıkçısını, kuruyemişçisini, hiç oynamadığı halde bahisçisini, akşamdan kalanlara yeni akşamlar hazırlayan abla 1 meyhanecisini. Fırına yöneldi. Susamları dudaklarına yapışacak 1 simit ve taze ekmek kokusu kahvaltısına ne de şahane eşlik edecekti.

Sahile vardığında, evvela çıplak ayaklarını denizin tuzuna bandı. Gülümsedi uzun uzun. Nefes aldı derin derin, bu defa genzine balıkçıların iyotlu ağları takıldı. Şimdi gözleri mutluluktan kısık, gözleri kendi ufuk çizgisi kadardı. Güneşe döndü yüzünü. Kalbini ona açtı. Kalbi bedeninden taştı. Ve bugünün ne olduğunu hatırladı.

Şahane’ydi bu günün adı.

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Erhan Çakırlar 29 Ekim 2019 at 22:33

    Harikaydı, teşekkür ederim.
    Ayrıca sesli dinlemek de çok güzel bir seçenek.

  • Cevap Yaz