Naftalin

Çikolata Aşkımın Mimarı

1 Ekim 2019

Öykü: Çikolata Aşkımın Mimarı | Yazar: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Memur ailelerinin bakkala borç yazdırdığı, ay başında da maaşlarıyla borçlarını ödedikleri samimi yıllardı. Çikolata aşkımın mimari babamın, imzasını taklit edip, elim kadar Nestle çikolatalar alıyordum bakkaldan borca yazdırıp. Korkuyordum da bir taraftan yaptığımdan. Bütün ders kitaplarımın içinden Nestle kartpostalları çıkıyordu. Ay başı geldiğinde tırsarak odama kapanıyor; müziğin sesini sonuna kadar açıp babamın değil de annemin hışmından korunuyordum kendimce.

Bu bir kaç ay sürdü böyle.

Babacım, tahin pekmezi şokella kutularında karıştırıp maliyeti azaltma yoluna gitti bir dönem. Asla yemedim. O da zorlamadı hiç. Sinirlenen bir baba yoktu o ay başlarında. Yüklü gelen borca söylenip duran bir anne vardı genellikle, market sahibi durumdan memnun, ben memnun.

Bir kasım ayının başında, babam geldiğinde evde garip bir durum vardı. Garipti ama yine bence çok süperdi. Kocaman bir koli Sarelle koridorun girişine koyulmuştu. Her zamanki ses tonuyla çağırdı beni. “Ah!” dedim, bu sefer bitti. “Cezam ne kadar ağır olabilir ki?” diye düşünmeye başladım.

Mutfakta buluştuk. Önüme kavanoz kavanoz Sarelleler döküldü. Bir hafta içinde elli kâseyi bitirmem istendi. Şakaydı, şaka olmalıydı. O ne iyi bir babaydı. Yine kızmamıştı. Gittim geldim, yedim. Susam sokağı izlerken yedim. Bizimkileri izlerken yedim. Ders çalışırken yedim. Kaşık kaşık yedim.

Komşulara vermedim. Arkadaşlarıma dağıtmadım. Babamın bir kaç kaşıklaması dışında kimseye koklatmadım. Üç günde tükenen Sarelle kavanozlarının sonunda, bir sabah yüzümde on kat kırmızılıkla uyandığımda başımda babam vardı.

Kaşınıyordum.

Bütün vücudum kıpkırmızıydı. Kaşınıyordum; hatır hatır deli gibi, ağlaya ağlaya kaşınıyordum. Kolumda serumlarla bir gece müşahede altında kalmak zorunda bırakıldığım denize nazır askeri hastanenin yatakhanesinde, başımda yine babam vardı. Yine yamuk yamuk gülüyordu.

Kapının önünde annemle konuşmalarını duydum. “Artık yemez rahat ol“ dedi anneme, “Sibel’in artık kavurma yemediği gibi, o da bir daha yemez bu çikolatalardan.”

Olumsuz motivasyonla çalışmamın ilk temelleri orada atıldı belki de. Bir hafta sonra Gözde Market’in kasasının önündeydim tekrar. Bu kez harçlığımla aldım çikolataları. Ve bir daha hiç o kadar kabarmadım çünkü bir daha hiç elli kâse Sarelle’yi bilinçsizce üç günde bitirmedim. Babam altmışlı yaşların sonuna geldiğinde, birlikte annemden gizli Nutella kaşıkladık mutfakta.

Kazadan sonra arabasının bagajından beşli bitter çikolata demeti çıktı. Yiyemeden yoğun bakıma kaldırıldı. Ben uzun bir süre Nutella kaşıklayamadım.

Çikolata bağımlılığının dışında sadece mayıs, haziran aylarında azan ve beni benden alan bir bağımlılığım daha vardı. Yeşil erik kasaları, yeşil erik dalları, kilo kilo erik torbaları… Hiç bir salı pazarının ertesi, pazardan alınan eriklerden ailenin bir üyesi tadamadı. Hepsini ben yedim. Bütün haftalığımı dört kilo eriğe yatırdığım bir hafta sonunda, ishal teşhisiyle yine askeri hastanenin acilinde buldum kendimi.

Yine başımda babam.

Üniversiteye gidene kadar her bahar tekrarlandı bu durum. Vazgeçmeyeceğimi anladı. Sadece bir kez karşısına aldı ve her şeyin fazlasının bana çok ama çok zarar vereceğini espriyle anlattı. Anlamadım.

Gecen sene 13 Mayıs’tı. Bütün hastane işlemlerimizi bitirmiş, Lâpseki yolundan Gelibolu’ya dönüyorduk. Umur Bey civarlarında yolun kenarındaki meyve sergilerine yaklaşırken “Dur” dedi. Meyveyi çok severdi. İndi. Ağır hareketlerle sergiye yürüdü.

İki kilo en irisinden, en pahalısından koca bir torba erikle döndü. “Niye on milyonluktan aldın?” diye sordum, “Öteki de erik!”

“Kızıma bir erik de alamayacak mıyım?” dedi. Dişleye dişleye yiyerek vapura bindik. Anneme de götürdük. Akşam hep beraber balkonda tuzlayıp yedik.

Bu sene, bugüne kadar bir erik bile atamadım ağzıma. İçim düğümlendi. Kalbim kamaştı. Ta ki bugün öğle saatlerinde yeni köprünün kıyısındaki teyzenin sepetinden on milyonluk o erikleri alana kadar.

On beş yaşımdaydım.

O yaz balkonumuzda annemin sardunyalarının arasında, o minik masada tam yirmi bir kere oynadık o tavla denen oyunu. Hiç sıkılmadı. Of bile demedi. Bilerek taşlarımı kırdı. Beni ağlattı. Yüzümü astım. Çamur yaptım, zarı iki kez attım. Ama hep yendi. Sakindi, hiç sinirlenmedi. Yirmi ikincisinde yenildi. O kahverengi tahtayı yamuk gülümsemesiyle kapatıp, kendi koltuğunun altına koydu. “Tamam” dedi, şimdi oldu. Gidip istediğin kadar arkadaşlarınla tavla oynayabilirsin.”

Tavlada “benim” diyen bütün erkek arkadaşlarımı yendim. Beni çok sevenler de bilerek yenildiler bana. Hiç tat almadım o oyunlardan. Çok da sıkıldım. Ama tavlayı hep çok sevdim.

Babamı toprağa gömdükten sonra bir kez bile oynamadım. Ne yendim ne de yenildim.

Taa ki bugün,

Tuzlanmış yeşil eriklerin yanında arkadaşımla zarları oraya buraya fırlatıp eğlenene kadar…

Sabah, Nutella kavanozu ile gelip sürpriz yapan; öğlen, hiç bilmeden bir teyzenin sepetinden on milyonluk erikleri alan; akşam çok yorgun olmasına rağmen benimle saatlerce tavla oynayan ve bütün bunları babamın hatırasına duyduğum özlemden yaptığımı, bir daha asla yapamayacağım sandığım şeyleri, hiç bilmeden, sabırla, sakinlikle onca lafıma ve asık suratıma rağmen benimle yapan…

Biliyorum ki,

Kimse tesadüfen girmiyor hayatımıza. Doğru algılayıp, doğru davranmak için illa kanatlı meleklere ihtiyacımız yok. Yanımızdalar onlar. Görebilene..

Topraklarla oynamamı, gökyüzüne bakıp babama daha yakın olmamı sağladığı için, hiç bilmese de bir daha yapamayacağım şu önemli üç şeyi; Nutella’yı, eriği ve tavlayı bana geri verdiği için, şuu berbat günü bana kahkahalarla geçirttiği için,

Her neredeyse kocaman teşekkür ona.

14.05.2015
Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

9 Yorum

  • Cevapla Öznur Türk 1 Ekim 2019 at 14:35

    Çok güzel ❤️ Bu hikayenin kahramanlarını tanıyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum ❤️ İyi ki herkes yerli yerinde ve bizimle sahip olduklarımıza minnetle…
     
    Seni öpüyorum ❤️

    • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 1 Ekim 2019 at 19:12

      Benim çoook eski, canım tatlım bi’ tanecik arkadaşım, dostum, beni en iyi anlayanım. Bu hatıralarda hep sen de varsınn. Çook ama çook teşekkur ederim

  • Cevapla Özge Can 1 Ekim 2019 at 14:40

    Yumuşacık, ılık ılık bir hikâye Sevgili Gökçe. Ara sıra kekre bir tat bırakıyor damakta, acının kesif dokusu tam sararken, tatlı bir esintiyle yeniden çocuksu bir tatlılık sarıyor ruhu. Satır aralarından göz kırpan o sıcacık özlem, dedemi anımsattı bana. Yüreğine, fikrine sağlık.
     
    Gidenlere selam olsun….

    • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 1 Ekim 2019 at 19:13

      Özgecimm çok ama çooook teşekkur ederimm..

  • Cevapla Öznur Türk 1 Ekim 2019 at 14:41

    Çok güzel ❤️Bu hikayenin kahramanlarını tanıyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum❤️ İyi ki herkes yerli yerinde ve bizimle sahip olduklarımıza minnetle…Seni öpüyorum ❤️

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 1 Ekim 2019 at 17:36

    Bu harika babayı anlatabildiğin, yüreğini cesurca ortaya koyduğun için tebrik ederim seni Gökçecim.
     
    Kaç sene oldu babamı uzun bir hastalığın ardından kaybedeli… Defalarca yazmak istedim ama acı öyle yoğun vuruyordu ki her kelimede, bir türlü yazacak gücü bulamadım kendimde. Seni bu yüzden yürekten kutluyorum çünkü bu yazıyı yazmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum.
     
    Her satırına bayıldım. Acı ve tat arasında bizi dengede tutman, sevgin, saygın… Hepsi satırlardan bize ulaştı.

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 1 Ekim 2019 at 19:18

    Sevgili patronum, editörüm ve artık arkadaşım, Didem Çelebi Özkan;
     
    Ortak acılar ortak dil geliştirebiliyor işte! Kilometrelere de bakmıyor, hiç tanışmamışlıklara da..
     
    Baba-kız aşkı tarifsiz bir aşk. Sizin de o aşkı yaşadıgınızı hissedebiliyorum taa buradan. Beğenin ve yorumun için çok çok teşekkür ederim.
     
    İyi ki , iyi ki varsınız..
     
    Sevgiler…

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 2 Ekim 2019 at 11:10

    Merhaba,
     
    Yazınızı okudum ve ok uzun yıllardır, duyduğum ya da okuduğum babalarla ilgili her yazıda olduğu gibi, biraz kıskanarak ama çokça özenerek düşüncelere daldım.
     
    7 yaşında kaybettim babamı. Hiç ardımda koca bir güç, korunma, himaye edilme duygusu yaşamadım. Sorularımı soramadım, merak ettiklerimi öğrenmek için yanına koşamadım. Bütün çocukluğum, babasının elini tutan, babalarının aldıklarını mutlulukla yiyen, giyen çocuklara özenerek, baba sevgisi açlığıyla geçti.
     
    Annemin ve büyüklerin anlattığına göre, babama aşıkmışım. Öyle ki, hep yanına oturur ve gözlerimi ayırmadan seyredermişim babamı.Sanki doyamayacağımı bilirmiş gibi. Hâlâ da, koca koca insanların, anne ve babaya sahip olmalarına, sanki anormal bir şeymiş gibi hayretle ama yüzümde bir tebessümle bakarım farkında olmadan.
     
    Ne güzel bir ilişkiniz varmış babacığınızla. Nurlar içinde yatsın.
     
    Sonra, mutlaka biri ya da birileri sizi sarıp sarmalıyor. Ama yıllar geçip, size kucak açan o kollardan ve koca yürekten de ayrılınca… Acının boyutu çok ama çok büyük oluyor.
     
    Dilerim sevdiklerinizle birlikte, çok güzel yıllar yaşarsınız.

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 7 Ekim 2019 at 14:02

    Nimet Hanım, beni de duygulandırdınız.
    Evet koca bir boşluk hâlâ kabullenemediğim.
    Yorumunuz ve duygularınız için çok teşekkürler.
    Hep beraber sağlıkla yaşayalım, sevdiklerimizle..

  • Cevap Yaz