Kırmızı

Huzursuz Hayatlar Senfonisi

25 Ekim 2019

*Yazarın Notu: Bu yazıyı, Joep Beving – Etude dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Öykü: Huzursuz Hayatlar Senfonisi | Yazar: Nurdan Yılmaztürk


Tablo: Araf*
Sanatçı: Nurdan Yılmaztürk

Adamın uzun ve 1 o kadar cılız parmakları, kadının çıplak sırtına, 1 piyanonun tuşlarına dokunur gibi inip kalktı birkaç defa. Kadın çekti bedenini hoşnutsuzca. Adam ısrarla yineledi hareketini umarsızca. Ve kadın biraz daha uzaklaştı adamdan, uyanmamak umuduyla. Bu kez adam, kadının dağılmış saçlarının kalın dalgaları arasında aynı vuruşlarını tekrar etti. Vuruşlarına, 1 mırıltı eşlik etmekteydi. Kadın; kısık ve 1 o kadar miyop gözleri ile başucunda duran saatten günün hangi diliminde olduklarını görmeyi denedi. Offff daha çok erkendi..

Adamsa, kadını uyandırdığı için çok sevinçliydi, “Uyandın mı fıstığım benim, sana yeni 1 sürprizim var, bayılacaksın, çok seveceksin, oldu bu defa bence, hemen salona gelmelisin.”

Sürpriz. Yeni 1 sürpriz. Bu defa.

Kadın kaç kez duymuştu bu cümleleri ard arda, yaşadıkları seneler boyunca. Bilhassa hırpalanmış her akşamın sabahında.

Kadın, yataktan çıkmadan, avuç içleriyle ovdu gözlerini, her şeyi daha net görmek ister gibi. Görmemiş olmayı diledikleri bulaştı ayalarına. Ağzının içindeki tadı ve sızıyı hissetti yutkununca; 100lerce paslı çivi damağının hemen altında, boğazının başladığı yerde beklemekteydi sanki. 1 cümle sarf etse dışarı, ilk iç çekişinde içeri dökülüvereceklerdi. Hiçbir şey yapmadı. Öylece durup tavandaki paslı kancaya baktı. O kancanın sahibi, onun güzel Araf’ı da dün gece yıllardır uyuduğu eşsiz uykusundan istemsizce uyandırılmış, şimdi salonun ortasında sandukasının kırık camları içinde kan revan yatmaktaydı. Izdırapla yumruklarını sıktı. Ağzının içindeki çiviler damağına battı.

Adam seslendi o anda.

“Fıstığıııııııımmmmm geliyor musuuuuun? Ben başlıyoruuuum, duyuyor musun?”

Piyanonun sesini işitti kadın. Sese doğru yürüdü ürkek adımlarla. Salonun kapısında durdu. Adam piyanonun tuşlarını hırsla dövüyordu. Piyanonun siyah lake gövdesi titriyor, üzerinde duran kristal içki kadehi salona sızan yeni doğan güneşi içine çekip ondan 1 gökkuşağı yaratmaya çalışıyordu odanın solgun duvarlarında. Araf, tanınmaz halde uzanmıştı yerde boylu boyunca. Ağzının içindeki çiviler 1 kez daha battı kadının boğazına. Adam kadını fark etti. Sarhoş 1 kahkaha attı ve elini kadına doğru uzatıp, “Fıstığım, beğendin mi yeni bestemi? Bu 1 senfoniiii, bu 1 senfoni. Herkes dinlediğinde hayran kalacak, öyle değil mi? Göreceksin bu çok beğenilecek çok. Konserler vereceğim hep hayal ettiğim gibi. Bunu sana ithaf ediyorum. Lütfen kabul et ve bu senfonimin adını sen koy. Armağanım bu sana, doğum günün kutlu olsuuuuuunnn.”

Doğum günüm mü? Bugün günlerden neydi?

Kadın aklını toparlamak ister gibi yokladı dağılmış saçlarının kalın dalgalarıyla kaplı başını. Adam piyanonun üzerinde duran kristal kadehinden 1 yudum alıp “Kadehimi sana ve hayatımdaki yeri doldurulmaz varlığına kaldırıyorum. Sen benim yıldızım, güneşim, kaderim, biriciğim ve hayatımın merkezisin. Hadi yanıma gel” diyerek uzattı 1 daha kadına doğru elini. Kadın, önce boşlukta duran ele, ardından yerdeki cam kırıklarına ve son olarak Araf’a baktı. Kadının bakışları, 1 köşede nefes nefese avını bekleyen 1 sırtlanın gözleriyle onu izleyen adama yakalandı.

“Ne var, ne bakıyorsun, temizleriz şimdi buraları. Gel hadi yanıma, sev azcık beni, doğum günün bugün senin, bozmayalım ağzımızın tadını. Bak ben böyleyim biliyorsun, 1 parlıyorum, esiyorum, sonra hemen sönüyorum. Ne yapayım, mizacım bu benim.”

1 parlama. 1 esme. 1 sönme.

Oysa, 1 tarla gibi hayat. 1 parlama; önce 1 parçasını, sonra 1 parçasını, sonra 1 parçasını daha yaka yaka 1 zaman sonra ilk halinden eser kalmayan 1 kül yığınına döndürüyor o tarlaya ait ne varsa.

“Pasta da yap bize o güzel ellerinle. Ben sana piyano çalacağım tüm gün. Sen seversin benim müziğimi. Pastayı çikolatalı yap ama. İçine çikolata damlaları da koy mutlaka. Senin doğum günün biliyorum ama ben böyle pasta istiyorum.”

Ben. Ben. Ben. Benim. Ne çok 1. tekil şahıs dolanıyordu etrafta ve hiçbiri ait değildi kadına.

Kadın hiç konuşmadı. Yerdeki cam kırıklarını da toplamadı. Araf’ı da olduğu yerde bırakıp, mutfağa geçti.

Pembe fırınının kapağını açtı. 1 kibrit yakıp fırının alt kısmındaki küçük delikten içeriye yolladı. Aynı anda sağ eliyle fırının gaz düğmesini çevirdi. Gaz, yanan kibritle buluşunca, mavi 1 sıcak vurdu kadının yüzüne, pembeleşti kadının akşamdan kalma çökük avurtları böylece.

Kadın, dolaptan büyük un kavanozunu çıkardı. Kakaoyu. Yumurtaları. Yoğurdu. Tereyağı. Kabartma tozunu. Şekeri. Damla çikolataları. Gözü 1 anda rafın arka tarafında duran fıstık ezmesine takıldı.

Çocukça gülümsedi.

Çünkü çocukluğundan beri fıstık ezmesi onun en sevdiklerindendi. Anaokulunda ekmeğe sürülü halde koyduklarında tabağına çay saatinde, yemeden önce kokusunu içine çekerdi ve sonra ufak ufak ısırırdı ekmeğinden. Tadı dişlerine, diş etlerine siner ve diline dolanıp haz dolu 1 sızıyla geçerdi her 1 parça boğazından içeri. Ne zamandır yapmamıştı bunu. Hemen yapmalıydı şimdi, kendine 1 doğum günü hediyesi gibi. Ekmekten ince 1 dilim kesti. Fıstık ezmesinin rengi, bıçağın keskin yüzünde değerli 1 maden gibi parlayıverdi. Ufak ufak kopardı ekmeğinden ve aynı çocukluğundaki gibi yedi. Tadını tüm hücrelerinde hissetti. Mutlulukla sardı kollarını kendi bedenine “İyi ki doğmuşuum beeennn, seni çok seviyorum kendim” diye mırıldanmaktaydı ki 1 anda arkasında beliren adamın sesiyle irkildi.

“Fıstığımmm sen ne yapıyorsun burada. Ben piyano çalıyorum içeride. Sesin gelmeyince merak ettim. Fıstık ezmesi mi o yediğin? Seninle anlaşmıştık bu konuda ama. Bu eve fıstık ezmesi girmeyecekti hani. Benim alerjim var biliyorsun. Kokusu bile öldürmeye yeter beni. Aman canımın çekirdeği. Çok seviyorum seni. Bak hadi oyalanma. Yeni senfonime isim vereceksin. Düşün bakalım, o güzel aklından ne türeteceksin. Midem kazındı benim. Pasta ne zaman hazır olur? Kahvaltıda pasta mı yesek acaba?”

Kristal kadehinde aşüfte 1 metres gibi salınan içkisine 2 buz ekleyip mutfaktan çıkıp gitti.

Kadın dağılan mutluluğunu toplamadı.

Büyük 1 kasenin içine tüm malzemeleri özensizce ard arda bıraktı. Çırpma teliyle kaseyi dövercesine hepsini hızlı hızlı dakikalarca karıştırdı. 1 zaman sonra durduğunda fark etti ki ter içinde kalmıştı. Kafasını kaplayan saçlarının kalın dalgaları dahi, şimdi kıyıya vurmuş 1 avuç yosunu andırmaktaydı. Kadın, 1 köşede nefes nefese avını bekleyen 1 sırtlanın gözleriyle baktığı fıstık ezmesi kavanozunu alıp pasta karışımının içine boşalttı. Bunu yaparken kalbi yerinden çıkacak gibi atmaktaydı. Hızlı ve daha hızlı ve daha hızlı karıştırdı. Fıstık ezmesinin altın sarısı renginden eser kalmadı. Pasta karışımını kalıba boşalttı. Kalıbı titreyen elleriyle fırının içine bıraktı. Salondan gelen piyano sesine adamın sarhoş kahkahaları karışmaktaydı.

Kadın terden sırılsıklam olan bedenini soğuk suyun iyileştirici gücüne teslim etti 1 süre. Durdu öylece duş teknesinin içinde. Akıyordu ya zaman kendi bildiğince, akıp gitmesini umdu taşıdığı o kötücül hislerin de zaman misali bedenine çarpan damlaların gücü yettiğince.

Suyun altından çıktığında, mutfaktan gelen kokuya doğru yöneldi.

Kek pişmişti.

Parmaklarının marifetiyle çikolata sosuyla kapladı keki ve onu 1 doğum günü pastasına dönüştürüverdi. Pastanın üzerine birkaç kırmızı mumu gelişigüzel yerleştirdi. Bu hayatının ennn özensiz doğum günü olabilirdi. Mumları yaktı. Pastayı titreyen elleriyle salona doğru taşıdı. Adam, kadını ve pastayı görünce bağıra çağıra 1 doğum günü şarkısı söylemeye başladı. O kadar sarhoştu ki kadının çıplak ayaklarının tabanlarının; 1 önceki akşam –her akşam, yıllardır herr akşam olduğu üzere- durduk yerde çıkardığı 1 kavga esnasında kendi elleriyle tuz buz ettiği Araf’ın cam sandukasının kırıklarının üzerine bastığını algılayamadı. Kadın da algılamadı. Pastayı piyanonun üzerine bıraktı. Adam gülümsedi. Kadın gülümsedi. Kadın mumları üfledi. Mumlar söndü. Kadının gözüne ev, anızı yakılmış 1 tarla gibi göründü.

Adam kadına, “Fıstığım, senin elinden yemek istiyorum pastanı” dedi. Kadın, pastadan büyük 1 dilim kesti. Adamın onu yutacakmış gibi açtığı ağzından içeri, dilimin büyük 1 kısmını tıkarcasına sokuverdi. Adam pastayı neredeyse hiç çiğnemeden yutuverdi. Ve birden kadının, nefes nefese avını bekleyen sırtlan gözlerini fark etti.

Hırıltılı sesler çıkartarak kadına doğru yardım ister gibi uzattı elini. Eli 1 süre havada kaldı, sonra gücünü yitirdi. Diğer eliyle ağzını, dilini, göğüs kafesini kadına işaret etmekteydi. Soluk alışverişi önce sıklaştı. Sonra yavaşladı. Kızaran yüzünde gözleri öyle büyüdü ki neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Kafasını birkaç kez 2 yana “Neden?” dercesine salladı ve cam kırıklarının üzerine yığıldı.

Kadın yerinden hiç kımıldamadı. Kısık ve 1 o kadar miyop gözleriyle piyanonun üzerinde duran nota kağıtlarına uzandı. İlk sayfanın üst kısmına “Huzursuz Hayatlar Senfonisi” yazdı. Yerde boylu boyunca uzanmakta olan Araf’ı kollarına aldı. Cam kırıklarının kestiği tabanlarından sızan kan, erguvan rengi ipek sabahlığının eteklerini boyamıştı, aldırmadı.

 
Nurdan Yılmaztürk

 
 
 
Açıklamalar:
Araf Tablosu:
190×100cm
Tül üzeri karışık teknik
Fırçasız, parmak uçlarıyla

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz