Uykusuz Klavye

Miskin

11 Ekim 2019

miskin

İnsanlar, önlerine koyulan seçeneklerden birini seçebilmeyi özgürlük zannediyorlar. Aklın bu miskin kaypaklığı mı demeliyim yoksa tezahür eden aldatıcı gerçekliğin yanılgısı mı; nihayetinde hep aynı şeyi hissediyoruz: bir işe yaradığımız ve bir seçim yapabilme ayrıcalığına sahip olduğumuz için övünçle içimize dolan beşeriyet farkındalığını…

Oysa şimdi, şu köşede duran mavi pufu biraz daha sağa kaydırıp kaydırmama noktasında yaşadığım ikilemi hissedebilseydiniz, benim bir insan mı yoksa miskin bir kedi mi olduğuma karar veremezdiniz. Velev ki; pufu kaydırabilecek denli güçlüysem insan olduğuma kanaat getirmeniz doğaldır. Oysa görüyorsunuz ya; şu parlak ekrandan okuduğunuz kelimelerim, sizi kendimle ilgili verdiğim efsunlu bir bilgiyi dahi sorgulamadan kabul etmenizi, dahası hakkımda ne olduğumla ilgili keskin bir sonuca ulaşmanızı sağlayacak. Benimle ilgili kafanızda yaratmak istediğim imgeyi, bir cümleyle, kelimelerimi eğip bükmeden, noktalar ve virgüllerle kafa karıştırıcı bir hale getirmeden sunacağım önünüze.

Çünkü hiç kuşkusuz, anlamın üreticisi okurdur.

Ama aslında mesele bu değil.

Yani benim ne olup olmadığım. Mesele, şu mavi pufun az biraz kenara kayması. İrademin, bilinci bileyen saldırgan gücü ve hadi biraz edebi olayım; sunturlu nefesi bir hayalet gibi dolansa da üzerimde, yerimden kalkıp sıcacık bedenimi bir bilinmeze yollamak aklıma yatmıyor. Üşenmek değil bu. Asla! Bir kere, hoppa bir güçtür miskinlik. İkincisi… ikincisini unuttum. Ama illa ki sizi bu konuda ikna edecek önemli bir şeydi.

Her neyse, zaten mütemadiyen kedi otu yakılan bir evde, yumuşacık kadife kanepenin en iç gıcıklayan, uykuya davet eden yerinde, apartman altı dükkanların çakma parfümlerinin boca edildiği salonlarda, aylak uykuların kol gezdiği saatlerde yapılacak en iyi şeyi yapıyorum.

Miskin miskin düşünüyorum.

Mesela, alın size aklıma hücum eden düşüncelerden biri daha: Can sıkıntısının başlangıç yeri neresidir?

Hiçbir şey yapmamanın, kendine ya da kimsenin umursamadığı ama umursuyormuş gibi yaptığı dünyaya bir hayrının dokunmadığını anladığın dehşet farkındalık anı mı? Yoksa aynı kalem ve dilin sürçmesi gibi, kalbin de sürçtüğü o rezil rüsva olunan an mı? Ya da dilsiz sevecenliklerin mihrabında, ne kadar kuşku duyarsak duyalım yine de o sevecenliği gerçek kabul eden genelin iradesine teslim olduğumuz an mı?

İşte döndük başa. Ben neyim sorusuna yani. Oysa ben bunu düşünmek istemiyorum. Uzun uzun gerinmek, bedenimi şu yumuşacık kanepeye biraz daha gömüp düşünmek istiyorum.

Açık pencereden içeri giren sineğin vızıltısı takılıyor kulağıma. Minik daireler çizerek tepemde dolanıyor. Belli ki, saldırıya geçmek için doğru anı bekliyor. Eski günlerdeki gibi kalkıp, duvara “Pat!” diye yapıştırmak için inanılmaz bir istek duyuyorum içimde. Ne var ki; henüz mavi puf meselesini halledemedik.

Eski günler deyince, eski günler geldi aklıma. Bu kadar çok düşünmediğim, güzel günlerdi. Hareket etmem için illa bir fikrin irademle teyitleşerek beni ikna etmesine gerek yoktu. Kalk ve yap! Silkelen ve kendine gel! Sonra zaman, sildikçe silginin ufalıp küçülmesi gibi yaşamımdaki mevcudiyetini azalttı. Yaşlanmak diyorlar buna. Seçkin insanlar “Yaş almak”. Ne fark eder ki? Sonucunda ha yaşlanarak ölüyorsun, ha yaş alarak… Mitik zamanın insanlık üzerindeki komik aldatmacası.

Komplekslerin saklanacağı camdan bir sığınak.

Havada ağır bir duman, genişleyip daralıyor. Kâh uluyan bir kurt, kâh avuç içi kadar mutluluk oluyor. Tezatlıklar uçup gidiyor açık pencereden. Mavi pufa oturuyor biri. Dışarıda şehrin sesi. Uğultulu, gürültülü. Nefesini duyuyorum iliklerime kadar, “Ne kadar güzel ölünür burada” diyor. Dilim şişmiş gibi; ağır, kupkuru ve bir et peltesi gibi ağzımın içinde amaçsız sürdürüyor varlığını. Hay dilini eşek arısı soksaydı da… Çivi çiviyi sökerdi hani? Ölüm, ölümle… Bak, yaş almayıp güzel güzel yaşlansaydın bilirdin; çivinin çivi sökmeyeceğini. Yeni de eskir, değersizleşir. Kendine batırdığın çuvaldıza döner sonunda.

Ben mesela… Kaç kere bükülüp, kırıldım. Daha iyi bir şekle girmek için diyerek kendimi avuttum. Kötüden iyiyi evirme hevesi ile ne çok duygu sağalttım. Yine de olamadım. Bir insan. Bir sinek. Bir kedi. Bir hiç. Hoop, dön başa!

Kuyruk mu o duvarda müstakil gölgesi gezinen?

Duvara hayali fırça darbeleri vuruluyormuş gibi. Oh mon Dieu! Daha önce fark etmemiştim böyle güzel, havalı bir kuyruğum olduğumu. Kedi canım aşkına! Yedi canım var; biri bana, biri de şu fırçalovski kuyruğa feda olsun o zaman. Haydi sar sigaramı kedicik de biraz daha seyredeyim şu kuyruk ihtilalini. Yanak kaslarım titresin, bıyıklarım oynasın hafiften. Düşseli avlayan ozanlar gibi yan gelip yatayım da dumanlı kafam zevale ersin. Unutayım her şeyi.

Sonra…

Sonra, öyle bir kesik atayım ki şu bileklerime, mezar taşıma “Bir kelebeğin ölümü kabullendiği olgunluğa erişti” yazsınlar.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz