Aşk ve Farkındalık

Sevişgen Acı

10 Ekim 2019

sevişgen acı

İçindeki sevişgen acı, hız kesmeden çoğalmaya devam ediyor, çıplak vücudunda utangaç bir kızarıklık bırakıyordu. Aşık olduğu adamın dokunmadan sevişmesi, içinde bastırmaya çalıştığı bir isteksizlik yaratıyordu. Acaba anlar mı diye düşündü kendi içinde çelişerek. Evet, onu istiyordu ancak asla bu şekilde değil. Hissettiği bu kalp kıran duygu, vücudundaki her bir hücreye girip çıkıyor ve gözünden yanağına süzülen o bir damla yaşın, adam tarafından zevk adına aktığının düşünülmesini umuyordu. Zaman durmuş gibiydi. Bir dakika sonra ne olacağını kestirememesinin sebebi, nasıl bu hale geldiklerini düşüncelerinden atamıyor oluşuydu.

Soğuk bir sonbahar akşamıydı.

Kadın camın kenarındaki tekli koltuğa oturmuş kahvesini yudumluyordu. İncecik bir müzik, odanın sokak lambasıyla aydınlanan köşesinde çoğalıyor, geri kalan yerlerdeyse kendini karanlığa teslim ederek bütün ahengi yutuyordu. Sarı saçları omuzlarına dalga dalga dökülen bu otuzlarının sonundaki kadın, kendini huzurlu hissettiği nadir akşamlardan birindeydi. Genelde iş yüzünden yorgun ve yaşadığı ilişki yüzünden düşünceli olurdu. Ancak bugün sebebini bilmediği bir şekilde kendini esintili akşamın kollarına bırakmıştı. İçi hafif titrerken, birkaç saat önceki yağmurun getirdiği toprak kokusuyla kendini canlı hissediyordu. Cam ardına kadar açıktı. Yağmur dindiğinde açmış, ev ne kadar soğusa da üşendiği için kapatmamıştı.

İçindeki huzuru okşayan müzik, piyano ve kemanın birleşimiyle son bulduğunda, derinlerde bir sesin adını söylediğini duydu. Dinlediği klasik müzik değişen parçayla Yunan havasına bürünürken, kesilmeyen sesin nereden geldiğini anlamak için gayriihtiyari yanındaki camın arkasından aşağı baktı. Gördüğü görüntüyle şoka girmişti. Yıllardır aşık olduğu ve aralarında bir şey olacağına asla ihtimal vermediği o adam apartmanının önünde ayakta zor duruyordu. Belki on küsur yıldan beri arkadaşlardı ve bir kere bile onun için bir şey yaptığını görmemişti. Şimdiyse apartmanının önünde yavaşça adını tekrarlıyordu. Evin yolunu nasıl bulduğunu düşünürken, ayağa kalktı ve açık pencereden iki kat aşağı, adamın durduğu yere baktı.

Adam zil zurna sarhoştu.

Yüzünde çocuksu bir tebessüm ve şefkat ihtiyacı vardı. Aralarındaki mesafeye rağmen görebiliyordu bunu.

“İznin olursa yukarı gelebilir miyim?” dedi.

Alkolden naifleşen sesi, fazlasıyla titriyordu. Kadın dikkatli baktığında üzerinin epey ıslak olduğunu gördü ve sevdiği adamın bu haline dayanamadı.

“Tabi. Hemen açıyorum kapıyı.”

Adam asansörü fark etmediği için, tüm çabasıyla duvarlara tutuna tutuna merdivenlerden çıktı yukarıya. Kadınla karşı karşıya geldiğinde sanki olmak istediği yere ulaşmış gibi gülümseyerek nefes verdi.

“Gel içeri. Sırılsıklamsın, üşümüşsündür. Kaç saattir dışarıdasın?”

Aslında sormak istediği neden bu saatte buraya gelmiş olduğuydu ancak o an, sadece yanındaki varlığı bile tüm sorulara cevap verir nitelikte rahatlatıcıydı. Bu yüzden cevabı beklemeden mutfağa gitti ve büyük bir fincan kahve yapıp adamın önüne koydu. Üçlü koltukta yayılmış ve başını geriye atmış adamın yanına oturdu. Banyodan aldığı havluyu da omuzuna koydu. Adamın esmer teni buz gibiydi bu yüzden kadının gözü pencereye takıldı. Kalkıp hemen camı kapattı ve artık adamı dinlemeye hazır olduğunu belli eden bir ciddiyetle tekrar yanına oturdu. Öğrenmek istediği tek bir şey vardı. Kafası koltuğa yaslı adama mesafeli bir şekilde eğildi ve “İyi misin?” diye sordu.

“İflasımı verdim. Konuşmayalı ne kadar oldu? Bilmiyorsun tabi, iki hafta önce terk edildim. Bugün aradı ve nasıl olduğumu sordu. Durumları anlatınca, bilmiş tavırlarına geri dönerek hakaretli konuşmasına devam etti. Yanımda olması gerekmez miydi? Neyse ne… Ben de evden çıktım seni görmek için. Kaybola, kaybola… Epey yürümüşüm. Nerede olduğumu fark ettiğimde sokağının başındaydım. Özür dilerim seni de rahatsız ettim.”

Cümlesi bittikten sonra kafasını kaldırdı ve gece gibi gözlerini yumuşacık bir çaresizlikle kadına çevirdi.

“Çok üzüldüm. Hepsi için… Keşke arasaydın, olduğun yere gelirdim. Hadi kahveni iç. Hem biraz kendine gelirsin hem de için ısınır.”

“Israrla kapatmadığı için telefonu duvara fırlattım. Paramparça oldu. Bu arada kahve çok güzel… Teşekkür ederim.”

Konuşmanın arasında kahvesinden bir yudum almıştı ve gerçekten içi ısınmıştı. Odanın yer yer karanlık oluşu ve havayı kaplayan huzurlu müzik, ağrıyan başına iyi gelmişti. Omuzlarındaki havluyu aldı ve sırılsıklam olan saçlarını kuruladı, sonra havluyu gelişi güzel katlayıp kadının omzuna koydu ve başını oraya yasladı. Geçirdikleri onca yılın samimiyetiyle bu tuhaf bir hareket değildi ancak kadın bir an kalbi duracak sandı. Yanında bir çocuktan farkı kalmayan adamın daha önce hiç bu kadar yakınına geldiği olmamıştı.

“Seni rahatsız ediyor muyum?” diye sordu adam kısık bir sesle. Elleri önünde kenetlenmiş, gizli bir stresle kendini teselli etmeye çalışıyordu.

“Asla” dedi kadın bir anda. Yaptığı bu heyecanlı çıkıştan dolayı hemen pişman olmuştu.

“Nişanlının sana nasıl bu kadar aşık olduğunu artık çok daha iyi anlıyorum.”

Bu itiraf karşısında şaşkınlığını suskunluğa çevirerek, devamında bir şey diyebilme ihtimaline karşı adamın derin iç çekişini bekledi. Söze tekrar başlayan adam kafasını kaldırdı ve kadına baktı.

“Çok güzel bir kadınsın hem de her anlamda. İyi ki yıllardır hayatımdasın, hiç gitme!”

“Bunu hiç istemem.”

Birbirlerine çok yakınlardı. Garip bir çekimin içinde adam ne istediğini idrak etmeye çalışıyor, kadınsa içindeki heyecandan dolayı bir adım sonrasını düşünmüyordu. Adam eğildi ve onu dudağından öptü. Kadın ise başta kendini çekse de karşılık vermeden duramamıştı. Nişanlıydı ancak sadece seviyordu ve bu çoğu zaman (özellikle tek başınayken) ona yetmiyordu. O kadar çok düşünüyordu ki, düşünmekten sıkılmıştı. O yüzden saniyeler içinde ne olacaksa ona razı bir şekilde yıllardır istediği duyguları yaşamak için, gelen ikinci öpücüğe de karşı çıkmadı.

Kıyafetler dar ve karanlık koridor boyunca yavaş yavaş yerlere saçılırken, aralarında birbirlerini yıllardır tanımanın hem güveni hem de heyecanı vardı. Aniden gelişen bu sarsıcı tutku, nihayet yatağın soğuk yüzeyine taşındığında adam bir anlığına durdu ve dudaklarını kadının boynundan çekip yüzüne baktı. Gördüğünden mutlu olarak ellerini yastığın altına soktu.

“Aylardır içimde geçmeyen acı, bir sevişmeyle yok oldu” dedi birden.

Bir çok anlama çıkabilecek bu söz aslında ayılmaya yakın bu adam için alkolün etkisiyle edilen ve tamamen kalpten gelen bir itiraftı. Kadınsa duyduklarından dolayı sarsılmış, kendini tek dozluk bir ilaç gibi görmüştü. Yüreğinde beliren acı tüm hızıyla vücuduna yayılmıştı ve dahası bu acı ara ara sevişmekten zevk alıyordu. Gözünden bir damla yaş düştü ve sonra bir tane daha. Adam yanağı ıslanınca hızla geri çekildi. Ne olduğunu anlamaya çalışır bir şekilde kadının yüzüne baktı. Ne söyleyeceğini bilemeden, kadının yanağından akan yaşı öptü.

Bir saniye öncesine kadar onun tek gecelik ilişkisi olduğunu düşünen kadın merakını içinde daha fazla tutamadı ve

“Bana neden dokunmuyorsun?” dedi ellerini adamın sırtından çekerken. Ancak asıl sormak istediği soru bu değildi.

“Çünkü nasıl dokanacağımı bilmiyorum. Senin dokunduğun gibi kimse bana dokunmadı ve hiç öyle dokunabileceğim biri olmadı. Şimdi bunu istesem de senin verdiğin muhteşem his gibi olmaz diye korkuyorum.”

“Hiç mi?”

“Hiç” dedi adam fısıldar gibi.

Kadın düşündüklerinden utanarak şefkatle adama sarıldı. Dakikalar öncesinde içinde durmaksızın çoğalan o sevişgen acı bir anda son bulmuş, yerini aşkla acıma duygusu arasında bir yere bırakmıştı. Adam kendini kadının yanındaki boşluğa bıraktı ve başını göğsüne yasladı. Sımsıkı kadına sarılırken ikisi de sabah olacaklardan habersizdi. Adam bunca yıl neden hiç böyle sevilmediğini ve neden bu kadına bu kadar geç kaldığını düşünüyordu. Kadınsa yıllardır aşkla baktığı bu adamın ona olan ihtiyacının tadını çıkartıyordu.

Yeni gün, yeni umutlar demekti ancak bir adım ötesi düşünülmeden atılan bu adımlar sabah olduğunda bambaşka boyutlara evrilecek, ikisini de kendilerini daha derin bir sorgulamaya itecekti. Kadının nişanlısı sabahın ilk ışıklarında eve geldiğinde, uyuya kalmış bu iki sevişgen acıyı uyandıracak ve aralarına kendinden bir tane daha ekleyecekti.

Sahi acı denen duygunun kaynağı neydi?

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz