Naftalin

Üzüm Taneleri

15 Ekim 2019

Öykü: Üzüm Taneleri | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçan

Şimdi kocaman denizlerde, kocaman gemilerde
Neden yok küçüklüğümüzdeki büyüklüğümüz;
Çocukluğumuzun bahçelerinde, o evlerde
Kâğıttan gemilerimizi yüzdürdüğümüz.
Bir şeyler mi kalmış çocukluğumuzda,
çocukluğumuzla çözdüğümüz..
Özdemir Asaf

Serin bir eylül sabahı. İşim nedeni ile erken çıktım yola. Yarım saatlik bir araba yolculuğundan sonra doğduğum kasabaya tam karşıdan bakıyorum şu an. Lapseki Menekşe Aile Çay Bahçesi’ndeyim. Bir elimde çay bardağım, bir elimde simidim, feribotun kalkmasını bekliyorum.

Az ilerideki çımacıya sesleniyorum “Vapur kalkıyor mu abi?”

“Beş dakikası var” diyor.

Masaya yığdığım çanta ahalisini toplamak üç dakika bile almaz. Çayımı hızla içiyorum. Çantanın fermuarını çekiyorum ve başlıyorum koşmaya.

İşin en zevkli yani da bu galiba. Üniversite yıllarımda da vapurun kalkmasına iki saat varken ve şu çay bahçesinde memleketi seyrederken o son beş dakikayı hiç doğrultamazdım. Feribotun motoru çalışır, kaptan son düdüğü öttürür. Kapak hafiften kalkar gibi olduğunda güç bela binerdim son anda.

Bursa’dan dönerken Gelibolu’nun ilk görünmeye başladığı anda “İşte benim Monte Carlo’m” derdim sevinçle. Eğer geceyse dönüş yolculuğum, otobüsün camından pırıl pırıl parlayan ışıklarına dalardım.

Çocukluğuma koşuyor olmanın heyecanı ile içim içime sığmazdı.

Çocukken de şimdi de, eve dönmenin huzuruyla belki o güzelim kasabayı seyretmenin keyfi, bu kadar kısa zamana sığmıyor. Feribotun üst katına çıkıyorum. Ön tarafa kuruluyorum. Kırk dakika kadar sürecek yolculuğum. Denizi geçerken dinlendireceğim kendimi. Martılar da erken kalkmış, ekmek derdine düşmüşler bile. Poşette kalan yarım simidimi paylaşıyorum onlarla. Havada kapıyorlar.

Vapurda oynadığım kimsenin bilmediği gizli oyunum bu: Martılara boğaz geçirtmece.

Ama hiçbir zaman tam da başarılı oldum sayamam kendimi. Şu zamana kadar bir tanesi bile uzun boğaz yolculuğunu göze alıp ta kıyıya kadar gelemedi benimle. Martılara kızarken özgürlüklerine ve başı buyrukluklarına hayran kalıyorum. Sonra diyorum ki kendime, “Seninle neden gelsinler ki? Ne mecburiyetleri var. Kim kiminle tamamen aynı yolu beraber yürümüş? Herkesin yolu ayrı. Martıların bile.”

İlk beş dakika oyalarım kendimi de sonrasında hep zorlanırım. Serin boğaz rüzgârı boğazıma dolar. Kendi kendimle acımasız sohbetlerim başlayınca canım sıkılır, kalkarım vapuru baştan sona dolaşırım, kim var kim yok bakarım. Çoktan vazgeçmiş olurum martılara rüşvet vermekten.

Buraların havası hep biraz atarlıdır. Sıcak sanırsınız öyle bir üşütür ki akşam olmadan şıp şıp damlatır burnunuzu. Pastırma sıcakları yaşanırken bile Marmara Boğazı’nın rüzgârı vapurda başka çarpar adamı. Üşüdüm tabi biraz. Sırtıma her zaman yanımda duran, hırkamı aldım. Ve tırabzanlardan denizi seyretmeye koyuldum.

Bu sabah feribotun alt kısmı çok kalabalık. İçi taptaze meyve-sebze dolu sepetlerin yanında küçükbaş hayvanlar. Köylü teyzeler amcalar, arkası domates yüklü kamyonlar, tatlı bir gürültü var.

Çünkü bugün Gelibolu’nun Salı Pazarı.

Keşfim bittikten sonra, ön tarafta bir yer bulup oturdum. Son on beş dakika falan artık. Kasabanın önemli binaları gözükmeye başladı bile. Tepedeki hükümet konağı (Şimdiki Belediye binası). Limanın iki yakasındaki şık balık restoranları. Beyaz boyalı küçük evler, iç limanda kıpırtısız duran balıkçı motorları. Şimdiki gibi iskele meydanını işgal etmiş tırlar o zaman yok daha. Son sigaramı hep buralarda yakarım. Bu geçişte belki biraz daha fazla efkârlı.

Yakınlaşan evlere, tepedeki ağaçlara tek tük küçük insanlara bakınca, çocukluğum da yaklaşıyor gözüme bu sabah.

Evcilik oyunlarımız, ağaçlardan erik çaldığımız günler, güzel mahalle oyunları, Arnavut kaldırımlı sokaklarda gece oynanan istoplar. Sancılı, hatta bazen yedi zayıflı okul zamanları. En sevdiğim basket topum, yamuk yumuk yazdığım günlüklerim. Şiir yazma merakım. Anket defteri diyerek tuttuğumuz gereksiz çıkartmalarla dolu bir sürü süslü defter. Ayakkabı kutularından taşan kasetlerim, annemle tatil günlerinde beraber gittiğim sebze pazarındaki pazarlıklar. Eve döndüğümüzde tazecik soğanlarla pıt diye kırıverdiğimiz yumurtanın sarısına bandığım organik günler. Babamın çok para sayıp aldığı benim bir günde yırttığım spor ayakkabılarım. Kapının önünden çaldırdığım beyaz bisikletim. Hâlâ ne diye o kadar kahkaha attığımı bilmediğim, saatler süren, keyifli ergen sohbetlerimiz.

Ve canımın içi arkadaşlarım, onlarla geçirdiğim acı tatlı anılarım. Birden gülümsediğimi fark ettim.

“Büyüdüm” dedim. Sesli sesli. Yanımdaki teyze “Buyur evladım” deyince, anladım çocukluğumla konuştuğumu. “Bol satışlar” dedim samimiyetle.

Sıcacık gülüşüverdik.

Artık iskele iyice yakınlaştı. Her geçişte aynısı olur. Vapurdan geç ineceklerini sanıp, ön tarafa yığılır insanlar. Oysa en çok beklenen yer burasıdır. Çok bekleyeceğimi bile bile, ben de katıldım kalabalığın arasına.

Son dakikalarda orada kendi halinde duran hasır bir sepete takıldı gözüm.

Bir baktım ki içinde bir sürü üzüm.

Maviden mora. Sarıdan kahverengiye. Rengârenk
Dal dal, salkım salkım.
Kaderlerine razı onlar da bekliyorlar inmeyi.
Hepsine bir isim taktım oracıkta.
En tombul olanı benim.
Adım Gökçe.

Sarı olan Nilay, onun yanında sakince duran Sevim. Hemen yanında pembemsi Deniz. Herkesin yanında ama gözlerini hepsinden çok yukarıya kaldırmış Öznur. En hanımefendiliğiyle Aysel. En hızlıları gibi duran Burcu. Süzetle Zühre ayni salkımda. Afacan bakışlarıyla etrafı süzen Alper.

İste oradalar; en çalışkan halleriyle Evren ve Zeynep. Biraz ötede Onur. Köşede Çağlar. Yanında İlker, İlker’in yanında Ceyhun, en kırmızısı Ebru, yanındaki Ayşenur.

Göremediklerim de var. Onlar da sepetin altında kalmışlar. Pazara götürüyorlar bizi. Önce toprağımızı beslediler su verdiler, gözümüzün içine baktılar beklediler. En güzelleri olalım diye. Ama artık ayrılık zamanı.

Kimimiz yıllanmış şarap olacaktık, kimimiz sirke. Kimimiz en güzel masalarda en taze meyve. Kimimiz meyve suyu olacaktık, kimimiz iç serinleten koruk suyu.

Ama olduk işte bir şeyler, dedim içimden. Hepimiz değişip dönüşerek büyüdük “kendimiz” olduk. İşte gidiyoruz kendi yolumuza. Biraz önceki martılar gibi. Hep beraber görünüp aslında tek başımıza.

Ayrı ayrı ama aynı “Öz”den.

Vapur iskeleye sert çarptı. Sarsıldım. Sepetten bir iki üzüm tanesi düştü yere. Bir yaşlı teyze nasırlı elleriyle sepeti kavradı. Ağır adımlarla indi vapurdan. Ardından öylece bakakaldım.

Sonra ismimi duydum özlemle çağırılan.

Ah babam…

Aynı yerde sabahın köründe bile beni beş dakika da olsa görmeye gelen babam.

Artık bedenen değilse de her zaman beni orda bekleyen babam.

O özlemle attım ayağımı kasabama.

O özlemle sarıldım çocukluğuma.

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Öznur Türk 15 Ekim 2019 at 15:00

    Benim güzel çocukluğum gençliğimin büyük parçası gökçem ❤️ Harika bir yazı sıcacık canlı.. Yüreğine sağlık..

  • Cevapla Beril Erem 17 Ekim 2019 at 04:30

    Kısa ama lezzetli cümleler, hızla akan metin, bugün ve geçmiş kıyaslamaları, üzüm salkımı metaforu üzerinden anlatılan dostlar…
     
    Öykün öyle güzel bir tat bırakıyor ki insanın aklında, üçüncü defa okuyorum Gökçecim…
     
    Zaman-Mekan-Olay örgüsünü çok güzel kurmuşsun, mimesis x diegesis dengesi şahane 👌🏼👌🏼 yani mutfaktan harika bir öykü çıkarmışsın, kalemine sağlık.
     
    Belki bu öyküyü uzatmak istersen ileride, o içsel çatışmayı daha fazla anlatabilirsin. (Geçmiş/Şimdiki Zaman)
     
    Öpüyorum çok 😘😘

  • Cevapla Edibe Vural 17 Ekim 2019 at 12:55

    Gökçe Ablacım,
     
    Her zaman böyle geçmiş ile bağlantılı öyküler beni çok etkiledi. Fakat kalemin o kadar güzel ki bu öykünün etkisi benim için katlandı da katlandı… Bu leziz öyküyü bize sunduğun için kendi adıma çok teşekkür ederim 🙂

  • Cevapla Sibel Erol 20 Ekim 2019 at 22:01

    Belki o vapurdan binlerce insan geldi geçti… Belki o sepetlerin yüzlercesi karşı kıyıya yolculuk etti… Ama hiçbiri o sepetteki üzümler kadar özel ve değerli kılınmadı bu öyküye kadar.. Yüreğine sağlık Gökçe… Yine tadından yenmez bir öyküyü gözlerimize hediye ettin…

  • Cevap Yaz