Sentez

Yolun Başı | 3

11 Ekim 2019

Öykü: Yolun Başı | Yazar: Özge Can

* Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Yolun Başı | 1
* Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Yolun Başı | 2

Gizem, güneşin turunculaşmış batışını seyre daldı. Akşamın habercisi bozkırın kuru serinliğinde, dışarıdan gelecek tüm seslere kulaklarını kapatmış, bir ressamın çiziminden çıkmışcasına eşsiz bir güzellik seren manzarayı seyrediyordu. Güneş batmaya hazırlanırken turuncu tonları da peşine takmış, yolun sarılığının yanına ağaçların yeşilliği de eklenmişti. Yolun üzerine arada girip çıkan köy ahalisinin görüntüsü ılık bir sıcaklıkla içine almıştı Gizem’in ruhunu.

Oradaydı; önüne kattığı köpeği kovalayan çocuğun kalp ritminde. Kaçarken hırıltılı nefes alıp veren köpeğin heyecanla büyümüş göz bebeğinde. Bozkır esintisinin, ağacın yaprağını son bir güçle tutunabildiği daldan kopup düşerken geride bıraktığı sapında. Andan sıyrılıp daha da gerilere doğru gitti zihni. Bir kadının kucağında bebeği ile arkasına bakmadan gidişini gördü. Ardında durup gitmelerini engellemeyen, belki de engelleyemeyen bir adamın görüntüsü takıldı sonra. Köyün meydanına doğru çekti görüntüyü, kahvede oturmuş meraklı gözlerle yolu izleyen kalabalığı. Yerinden bir milim dahi kıpırdamadan yaşlı gözlerle onlara bakan bir grup insanı ve orada dizlerinin üzerinde yola çökmüş, giden kadının ardından içli içli ağlayan başka bir yaşlı kadını.

Birden sırtına bırakılan şalın temasıyla bulunduğu ana döndü Gizem.

“Esmeye başladı, omzunu tutar Gizem Abla” diyen Türkan, ürkek bakışlarını yere indirerek kenara çekildi.

“Türkan, sen de mi bu köydensin?”

“Buralı sayılırım. Aşağı köydeniz aslen ama kimim kimsem kalmamış oralarda. Varlar da… Yoklar işte.”

“Serdar Amcanın dediği gibi sen de yaralısın öyle mi?”

“İnsan yaralı, Gizem Abla. Sen daha iyi bilirsin ya, yara almadan yaşamış insan evladı yok dünyada. Kimi az kimi çok, kimi farkında kimi değil. Yara almışız hepimiz. Bu coğrafyanın kaderidir belki de, bize yansıyan, bizi yaralayan da bu toprakların yara almış olmasıdır. Neyse, hadi ben bize bir çay getireyim de boğazından ılık bir şeyler geçsin.”

Ayakları yeri incitmeden yürüyen Türkan’ın ardı sıra baktı Gizem. Naif sesi, bakışı, yürüyüşüyle bulunduğu yere aitlik duygusunu hiç yaşamamış gibiydi. Yabancılığını ruhunda taşırken hülyalı bir duruştan ziyade, ne yaptığını bilen bir eminlik de vardı halinde. Evin içinde eğreti duruyordu fakat kendi içinde bir o kadar esastı. Türkan’ın yarasına ulaşmak için keskin bir istek duydu Gizem. Serdar Amca camiye namaza gitmişti, o dönene kadar Türkan ile sohbet edebilirdi.

Boz köyüne geldiği ilk anlar gibi bir heyecan duydu içinde.

Merak duygusu, vücudunu ele geçirmişti yeniden. Üzerine çöken melankolik halden sıyrılıp, daha zinde, gözünde beliren meraklı parıltıyla oturduğu yerde gerindi. Akşama yaklaşırken doğanın sunduğu esinti, boynundan içeri girip tüm vücudunu okşadı. Ürperti ile birlikte hissettiği tatlı serinlik Gizem’e yeni bir can verdi.

Türkan elinde çay bardakları ile geldiğinde, Gizem’in yüzünde gördüğü canlılıktan içi canlandı. Gülümseyerek uzattı bardağı Gizem’e.

“Rahatlamış gibisin Gizem Abla”

“Doğanın sunduğu güzellik iyi geldi Türkan. Bir ferahlık geldi üzerime. Bir de sen böyle güzel gülümseyince, insanın içi ferahlıyor.”

Mahcup, yine gülümsedi Türkan. Yarattığı dostane ortamdan fırsat bilip, araladığı çatlaktan içeriye sızmaya başladı Gizem.

“Siz neden bu köye gelmişsiniz, aşağı köyde de kimsem kalmamış dedin, hangi yara atmış buraya sizi?”

“Senin annen, seni alıp buradan gitmiş, benim annem de beni alıp buraya gelmiş. Serdar Amca muhtarmış o zaman, annem ona güvenmiş de gelmiş bu köye. Yoksa kendi köyünü bırakıp başka bir yere gidebilecek kadar gücü yoktu annemin.”

“Neden, köyünü bırakmış annen? Kolay olmasa gerek; köy yerinde öyle kolayca her şeyi ardında bırakıp çıkmak. Annem birilerine rest çekeceği zaman derdi: ben kucağında bir çocukla bir köyü ardında bırakıp çıkacak kadar güçlü bir kadınım, öyle kolay kolay pabuç bırakmam kimseye, diye.”

“Sen çok başka şeyler bilmişsin ailenle ilgili Gizem Abla.”

“Annemin bana anlattığı sebepleri vardı elbette; babamın başkasına âşık olması, annemle beni istememesi, ona köyde bir nevi kuma hayatı yaşatmak istemesinden dolayı köyü terk etmiş. Sonra da başkasıyla evlenmiş, öyle anlatmıştı. Kalsaydım iki kadın, tek adam ve birkaç çocukla yaşanacak bir hayatım olacaktı; buna katlanamazdım, karar verdim herkese rest çekip çıktım, derdi. Neyse, dediklerinin doğru olmadığını şimdi anlıyorum da yalanlarla gerçeklerin yer değiştirmesini aklım çok kolay kabul edemiyor. Önce şu gerçek bildiklerimin yalan olduğunu bir özümseyeyim, gerçeklere bir yer açayım, öğreneceğim. Ben senin, annenin gerçeğini merak ediyorum şimdi Türkan. Ben senin yarandan konuşalım istiyorum, kendi yarama geçişte hemhâllik ederiz seninle. Olmaz mı?”

Elinde tuttuğu çay bardağını kavisler oluşturarak sallıyordu Türkan. Sallamanın etkisiyle oluşan bardaktaki girdabın içine girmeyi, orada kaybolmayı dilermiş gibi omuzları içe doğru çökmüş, gözlerinde acıyla karışık bir hüzünle bardaktan başını kaldırmıyordu. Oraya ait olmama hali, tüm bedenine indirgenmiş bir katılıkla suni bir duvarın ardına yerleşmişti.

O duvar yıkılabilecek türden bir duvara benzemiyordu.

İçinde taşıdığı gizi, ruhundaki ürkeklikle taban taban bir zıtlıkla, korumanın itkisiyle;

“Bizim yaralarımız hemhâllik edecek türden değil. Kendi yaranı konuşmaktan kaçarken benimkini konuşmak istemen biraz abes gibi oluyor.”

Gizem, Türkan’dan beklemediği bu ani çıkışla bir nebze sarsılsa da Türkan’ın yarasının sandığından çok daha derin olduğunu anlamıştı. Bu minvalde hızlıca toparladı kendini.

“Türkancım, yanlış anlaşılmak istemem, seni kırdıysam da özür dilerim. Ben sadece dostane bir ilişki kurabiliriz diye düşünmüştüm. Elbette anlatmayabilirsin, senin yaran, senin gizin. Ben sade…”

Türkan konuşmak istemiyordu.

“Çayını tazeleyeyim Gizem Abla” diyerek, Gizem’in elindeki yarılanmış çay bardağını alıp, içeri gitti.

Gizem, içinde hissettiği suçluluk duygusu ile yeniden yola döndü yüzünü. Bakıyor ama görmüyordu. Ne olabilirdi Türkan’ın anlatmaktan hatta bahsinin bile geçmesinden imtina ettiren olay? İhtimalleri düşünmeye başladı. Acaba Türkan’ın annesi bir başkasıyla mı birlikteydi ya da kan davası mı vardı? Gerçi kan davası falan olsa buralara gelmezdi, başka yerlere giderdi. Babası neden ardı sıra gelmemişti? Kendine sorular sordukça Gizem, kendini yollara düşürüp buralara getiren sebeplerin Türkan için sorduğu sorular ile paralel gittiğini fark etti. O da yola koyulmadan önce, annesine benzer sorular sormuştu. Başka biri varsa bile neden babası hiç arkalarını aramamıştı, bu kadar kolay mıydı izlerini kaybettirmek? Kucağında yaşını almamış bir çocukla tek başına bir kadın yaşadığı toprakları bırakıp, çok başka bir şehirde hayat kurmuş, ardını arayan ne anne, ne baba, ne de bir eş olmamıştı.

Yıllarca bu soruları sormadan nasıl yaşadığına hayret etti Gizem.

Kırk beş yıllık ömründe, anlatılan hikâyeye inanmak büyük kolaylık sağlamış olmalıydı ona. Hayata tutunurken güçlü bir annenin kızı olma misyonuyla birlikte, akraba ilişkilerinin yorucu diyaloglarına maruz kalmamıştı. Tek çocuk, hatta tek başına tüm saltanatı elinde bulunduruyor olmanın cazibesi ağır basmış olmalıydı. Sonrasında yılların tecrübeyle kattığı olgunluğu, annesinin bu dünyadan göçüp gideceği farkındalığı, tek başına yaşanan saltanatın bir başınalık, yalnızlık duygularına yerine bırakmasıyla meraklı bir heyecan sarmıştı ruhunu. Babası, babasının evlendiği eşinden varsa çocukları, doğduğu toprakların gizemi yolun başına çıkarttırmıştı ruhunu. Yeni renkler üşüşsün istedi üzerine, kalbinde gök kuşağı açsın; gözünü, tenini, ruhunu sarsın istedi.

Böyle bir sevi ile düştüğü yolu son zannederken, başlangıçların sahiciliğini de sorgular olmuştu.

Omuzları çöktü yeniden Gizem’in. Esinti burnuna ada çayı kokusunu getirdi. Sokaktan koşarak geçen çocukların sesleri adımlarının temposuna denk “Ebe, ebee,ebeee” diye evin taş duvarlarında yankılanıyordu. Gizem kendinin ebelendiği sanrısıyla içinde bir korkulu telaş duydu. Türkan’ın yaralı gerçekliği, kendinin yaralı yalanlarıyla örülmüş Boz Köyü hikâyelerinde ebelenen mi olacaktı, ebeleyen mi?

Bu belirsizlikte gözünü yola dikip eski muhtarın gelmesini beklemeye koyuldu.

Devamı için tıklayınız.

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 11 Ekim 2019 at 10:40

    Büyük bir heyecanla bekliyorum her bölümü. Çok farklı bir yöne çevirmişsin hikayeyi bu bölümde Özgecim. Gene şaşırtmayı başardın 😉
     
    Harikaydı 👌🏻

    • Cevapla Özge Can 11 Ekim 2019 at 10:52

      Teşekkür ederim canım 😍
      Boz Köyü katmanlı bir yapıya sahip, her katmanda yeni bir şeyle karşılaşıyoruz. Arkeolojik çalışma yapar gibi hissediyorum kendimi 😊 Okuyucuları da buna dahil edebilirsem ne mutlu bana 😍
      Öperim çok 😘

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 11 Ekim 2019 at 13:57

    Haydiii !!!! Yine bir sonrakini bölümü bekleyeceğiz heyecan ile..
     
    Tebrikler, gerçekten sürüklüyorsun.. Çok beğendim.

    • Cevapla Özge Can 11 Ekim 2019 at 14:59

      Teşekkür ederim Gökçecim, motivasyonumu arttırıyorsun 🙏💙

    Cevap Yaz