Sentez

Yolun Başı | 4

25 Ekim 2019

Öykü: Yolun Başı | Yazar: Özge Can

* Öykünün birinci bölümü için 👉🏻 Yolun Başı | 1
* Öykünün ikinci bölümü için 👉🏻 Yolun Başı | 2
* Öykünün üçüncü bölümü için 👉🏻 Yolun Başı | 3

Gözyaşı, bebeğin yanağına düştü. Hızlı adımlarla yolu kat ederken, biri belki gelip durduracaktı. Hissettiği ürperti rüzgardan mı yoksa korkudan mı bilemedi? Nereye gideceğini bilmeden, sadece yola düşmeyi akıl etmişti. Nasılsa bir yol bulacaktı. Kendine ait bir ev, kendine ait bir hayatı olacaktı mutlaka. Bir kadınla, küçücük bir bebeği sığdırırdı illaki koynuna bu ülke. Fakat neresi olacaktı ora, bilinmezlikti. Ardı sıra duyduğu seslere dönüp bakmaya cesareti yoktu. Onu durdurmaya cesaret edecek biri de yoktu galiba.

“Aile, ne idi? Kan bağı dışında birbirlerine başka bağı olmayan bir grup mu? Böylesi mi makbuldü? Bağ kurmanın yolu kan bağı ile mi sağlanabilirdi bir tek? Bir bağ var ise bu yürekten gelen bir içtenlik, sevgi ile sağlanamaz mıydı? Aile üyeleri birbirlerini seviyorlar mıydı gerçekten? Yoksa bunun adı sevgi değil, ortak bir paylaşım içinde var olma mücadelesinin zorunlu duygu getirisi miydi? Böyle olmalıydı, evet! Aksi olsaydı kucağımda çocuğumla beni burada barındırmayan ailem olmazdı. Yeni ailem olduğuna inandığım diğerleri, kanlarından olan bu bebeği gözlerinden uzakta yok saymak istiyor olmazlardı. Ah İbrahim, sen de onlarla bir oldun. Bu dünya durdukça, bu kızın yüzüne hasret kalacaksın. Dininiz de imanınız da sizin olsun. Bu köhne vasat köyde! Siz inançlarınızla yaşaya durun. Ben kızımı, onun sevgisini kıble yaptım kendime….”

Bir gün sonrasının hesabını yapmadan yaşayan köy ahalisi bin yıl sonraki toplumsal normları hesap edecek kadar akıllı!

“İnsanın doğasına aykırı kurallar koyup, yaşamlarını buna göre programlıyorlar. Oysaki buraya hepsinin gelme nedeni insanların koyduğu kurallardan kaçma değil miydi? Kişi kendi konfor alanını yarattığı anda başkasının konforuna dikiyor gözünü. Sırf inançlarına ters düştük diye bizi burada barındırmayacaklar. Yahudi olan ben olsaydım, hiç sorun yaşamayacaktık belki de. Benim Müslüman olmam tüm dengeleri alt üst etti. Peki, can kızım Gizem’im, o hangi dinin mensubu olacak şimdi? Yahudi baba ile Müslüman anneden doğan çocuk dini kurallara göre hangisine mensup olacak?”

İçinden mi konuşuyordu yoksa dışından mı belli değildi. Dudaklarının kımıltısı bir şey söylediğinin göstergesiydi elbette. Fakat sesi yoktu. Yol boyunca dizilmiş ağaçların, kuşların, dağın, taşın sesini duymasını istemiyor gibiydi. Gidecekti ve bitecekti her şey. Burada hiç olmamış gibi, ayağının izi buralara bulaşmamış gibi. Köyün meydanına gözü hiç değmemiş gibi, elini yoldaki çeşmede hiç yıkamamış gibi olacaktı. Köy ahalisi hiç olmamış birini nasıl hatırlayacaktı ki? Kendi utançlarını yok saymak için, onu var olmamış sayacaklardı. Yüz seksen beş nüfuslu köy ahalisinden iki kişi eksilecekti rakamsal olarak. Oysa orada kalan, olanlara şahit olan yüz seksen üç kişi nasıl idame ettirecekti hayatlarını? Esas eksilen onlardı. Ruhları bedenlerini terk etmiyordu belki de, evet. Fakat kalpleri yoktu artık. İnsanlıkları, vicdanları yoktu. Dünyaya sığamayacak kadar kötülüğü şu kadarcık köye sığdırmayı başarmışlardı el birliği ile.

“Gizeeeem, Gizeeem!” seslenişiyle gözünü açtı.

Balkon tırabzanlarına kolunu dayayıp yolu izlerken uyuya kalmıştı Gizem.

Serdar Amcanın gelişini beklerken, onun anlatacaklarını zihninde hayal ederken dalıp gitmişti. Gerçek düşe, düş hayale karışmış, gerçeklikle hayal ürünlerini ayırt edemeden boş bakıyordu Gizem. Karşısında dimdik duran adamı yabancıladı önce. Tanıdığı anda da kendini toparladı.

“Seni beklerken uyuya kalmışım Serdar Amca.”

“Türkan’la sohbet edin baş başa diye kahveye uğramıştım ben de.”

Türkan! Sancılı bir sızının gözünde oluşturduğu pus ile arandı Gizem. Nereye kaybolmuştu Türkan?

“Konuştuk biraz, sonra içeriye geçti Türkan. Bende uyumuşum o ara.”

Omzunda duran şala sarınıp, içinde yaşadığı yalnız titremeyi dindirmeye çalıştı. Her şeyin birbirine girdiği zihninde bir ışık arandı. Tutunacak bir söz!

“Ben kimim?” derken dışından konuştuğunu fark etmedi.

“Sen milyarca nüfusun içinde yaşayan bir cansın kızım. Herkes gibi, herkesten ayrı. Ben biraz kendine gel istedim. Duyduklarını bir kabullen, gerçeğini gör istedim. Hata mı ettim?”

“Doğrularım karıştı birbirine. İçimde çölleşmiş bir yalnızlık duygusu var. Şu ağaca tünemiş kuş gibi olayım istiyorum. Onun bedenine sığsın canım, alsın götürsün beni. Buraya beni çeken duygu her ne ise, buradan gitmemi de engelliyor Serdar Amca.”

“Kendini arıyorsun kızım sen. Kendini aradığından buraya geldin yıllar sonra ve yine bu sebepten buradan gidemiyorsun.”

“Annem, köyden ayrılırken gördün mü?”

“Bu köydeki elli yaşını geçmiş herkes gördü kızım. Hepimiz oradaydık. Kucağında çocukla tee şu yola düşüp, bir kez bile arkasına bakmadan giden kadını bütün gözler gördü. Benim delikanlı yıllarım o zaman. Anneni hepimiz biliriz de seni görmedik o yıllarda. Kundakta bebeksin sen. Annenin gebe kaldığı haberi köy meydanında günlerce konuşuldu. Bebek Müslüman mı olacak, Yahudi mi?”

“Yahudilikte geçiş, anneden olmuyor mu? Öyle biliyorum ben.”

“Biz bilmiyoruz ki kızım o zaman. Zamanında dedenin Yahudi olduğu ortaya çıktığında tantana kopmuş, köyde de kimse öğrenmeye çalışmamış. Annenle baban birbirine sevdalanınca herkesin aklına o zaman gelmiş, nasıl olacak evlilikleri diye?”

“Herkese ne imiş bundan? Aileleri anlayabilirim de köylülere ne oluyor ki?”

“Kızım köy yeri burası. Hele ki buradakiler beraber köyü köy yapmış. İmecenin tam karşılığıyla kurmuşlar köyü. Öyle de yaşamışlar işte. Kim kiminle evlenir, kaç çocuk yapar, geçimini ne ile sağlar, hangi aile kime denk gelir? Bunlar köylünün asli meselesidir burada.”

“Bütün köy biliyordu yani babamın Yahudi olduğunu.”

“Dedenden bilirler kızım. Gavur oğlu derlerdi evvelden babana. Dedene saygıları çok olduğundan pek dillendiremediler elbette. Amma herkes bilirdi. Zaten aileler olacaklardan korktular da evlenmelerine müsaade etmedilerdi. Yalnız annenle baban kaçıp evleniyorlar, sonra da biz evlendik diye geri dönüyorlar. Hatayı orada yaptı onlar. Gitmişken hiç gelmeyeceklerdi geri.”

“Buradan bir kere beraber gidip, geri mi dönmüşler? Bunu bilmiyordum ben.”

“Kızım sen bir şey bilmiyormuşsun ki zaten. Annen inanmak istediği hikâyeyi anlatmış sana, belki de korumak istedi seni, bilemeyiz tabii. Annen yaşıyor mu bu arada?”

“Yaşıyor Serdar Amca. Buraya gelmeyeyim diye çok uğraştı da dinlemedim. Sandım ki, babam yüzünden buraya gelmemi istemiyor. Oysa kendi yüzündenmiş.”

“Onu da suçlama yavrum. Annen çok çekti. Dirayetli kadınmış, bak seni bir başına büyütmüş, başka bir hayat kurmuş. Herkese rağmen idame ettirmiş yaşamını. Evlendi miydi annen?”

“Yok, evlenmedi. Ben yıllarca içten içe babamı bekliyor diye düşündüm hep. Gelecek onu bulacak diye içinde taşıdığı kadını dondurdu. Kadın öyle dondu ki yıllar içinde orada olduğunu hep birlikte unuttuk. Annem cinsiyetsiz bir insan olarak yeniden var etti kendini. Üzerine giydiği yeni kimlikte sadece anneliği vardı. O da yine cinsiyetle alakası olmayacak şekilde durdu üzerinde.”

“Yatacak yerimiz yok bizim kızım.”

“Neden öyle dedin?”

“El birliğiyle kararttık annenin yaşamını. Sonra anladık ki babanınkini de.”

Yolun Başı buralarda başlıyor işte.

“Bu köyün sarı evlerinin duvarlarında. Şu ağacın toprakla buluştuğu ilk anda. Camideki hocanın köye gelişinde. Dedim ya az evvel, bunlar birbirini sevdi diye tantana çıktı. Onlar da daha büyük tantana çıkartıp gidip evlendi. İki aile perişan. Nasıl olacak bu iş diye yaralı yaralı gezer dururlar ortalarda. Babanın ailesi Yahudi olmayan gelin olmaz der, anneninkiler gavur damat istemeyiz. Bu iki gençte bir heyecan, kurallara karşı çıktık hevesiyle birbirlerine daha bir kenetlendiler. Annenin hamileliği ortaya çıkınca esas kıyamet o zaman koptu.”

“Bebek hangi dine mensup olacak diye?”

“O da var tabii. Fakat köy ahalisi kendi kendini kurdu durdu. Babanın ailesi için ‘misyoner bunlar, dinlerini yaymanın peşindeler. Biz buna müsaade edersek devamı gelir. Yılanın başı küçükkenden’ başlayıp bir dizi baskıcı sözle sizinkileri tükettiler. Cami hocası da akli selim bir adam değilmiş o zamanlar demek ki. Kimseyi durdurmaya çalışmadı. Sen ne yaptın dersen ben de evlenmenin peşindeyim o zaman. Yukarı köyden bizim Hatice’yi düşlerim. Bedenim köyde de, aklım ruhum onda hep. Gençlik işte kızım.”

“Yukarı köy dediğin, Türkan’ın köyü mü?”

“Evet, Hatice Türkan’ın teyzesiydi. Onların da çektiği çoktur ya, yavrucak el kadardı köye geldiğinde. Aşağıdaki eve yerleştirdiydik. Annesi rahmetli olunca yanımıza aldım. Koyamadım bir başına. Ürkek bir kızdır fark etmişsindir sen de kızım.”

“Ben bir ara kendimi unuttum Türkan’ı dinleyeyim istedim. Gözlerinden taşan ürkeklikten ziyade, kendini tamamlamış bir geçeklik var gibi geldi bana. Belki de benim hatamdı bilemiyorum tabii. Kendi gerçekliğimi gerçekleştirmekten korktum da onunkine sarıldım gibi oldu kim bilir?”

“Gel bir şeyler ye kızım. Bozkırın akşamı serin olur. İçeriye hazırlamışlardır sofrayı.”

Terastan içeriye geçerken bildik bir ses ruhunu ele almıştı Gizem’in.

Hep aynı soruyu soruyordu içeriden;

“Ben kimim?”

Devamı için tıklayınız.

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz