Turizm

Buram Buram Tarih ve Kültür Kokan Lefkoşa ve Lüzinyan Evi

13 Kasım 2019

Yazı: Buram Buram Tarih ve Kültür Kokan Lefkoşa ve Lüzinyan Evi | Yazan: İsmet Esenyel

Yaklaşık üç yıl bitiyor, her gün kapısının önünden geçeli. Bazen tarihin derinliklerine doğru süzülürken arabamın tekerlekleri, dar sokaklarında ağır aksak giden atlar ve onların çektiği yük arabaları geliyor aklıma. Çok uzakta kalıyor egzozun dumanı. Belki etrafta oynayan çocuklar elbise değiştirmiş, oyunları kılıç kalkan, ok yay yerine, top, saklambaç olarak değişmiş ama işin güzel tarafı, mahalle oyunları, buraları terk etmemiş.

Geçen arabalara, televizyona, play-station ve akıllı telefonlara inat, çocuklar hala bu daracık sokaklarda koşuyor, oynuyor. İster fakirlik deyin ister hayat şartları. Seviyorum ben bu içten, yalın, beni anlatan sıcaklığı. Elbette farklı olan da çok şey var ama ortak olan ve paylaşılan en önemli ayrıntı; tarihin mistisizminin buralarda hâlâ yaşanıyor ve yaşatılıyor olması. Öylesine tarih kokuyor ki birçok medeniyetten izler taşıyan bu sokaklar… Hemen hemen her evin kapısının üzerinde bulunan armalar, semboller ise evde yaşayan ev ahalisinin dini ile ilgili ipuçları veriyor.

Dünyanın tek bölünmüş başkenti ünvanı ile Lefkoşa; sokaklarındaki eski evlerde yer alan, Müslümanlığı, Hıristiyanlığı veya Museviliği sembolize eden süslü kabartmaları ile geçmiş asırlardan günümüze adada hüküm süren medeniyetler ve halklar arasındaki hoşgörüye dair derin ipuçları veriyor.

Yazımızın Başlığı, Lüzinyan Evi.

Öylesine muhteşem bir yer ki mutlaka ziyaret ettiğinizde büyüsüne kapılarak tarihsel bir yolculuğa adım atacağınızdan emin olabilirsiniz. Hadi biz de biraz tarihin derinliklerine dalalım.

Tapınak Şövalyelerinin adadan ayrılmasından sonra; 1192 yılında İngiliz kralı Aslan Yürekli Richard, adayı Kudüs Krallığı’nın tartışmalı yöneticisi Fransız Guy de Lusignan (Luzinyan)’a verir. Karşılığında da Tapınak Şövalyeleri’nden kendisine borçlu olduğu miktarın ödenmesini ister. Kudüs’te bir yönetici konumunda iken bir anda Kıbrıs’ta haneden kuran Guy de Lusignan, Yakın Doğu coğrafyasından ve özellikle Filistin’den kendi yönetimindeki adamlarını getirerek onlara arazi bağışlayıp adada batı feodalite rejimini kurar. Hanedanlığı sadece iki üç yıl sürer ve ölür.

Ancak kendi iktidarı kısa sürse de egemenliği Kıbrıs’ta üç yüz yıl sürecek bir hanedanlık kurmuştur.

Ortodoks ve Katolik olarak ayrılan dini hakimiyette, (Protestanlık 1400’lü yılların sonunda Hıristiyan dünyası ile tanışacak) Guy de Lusignan Katolik olmasına rağmen Kıbrıs’ta hâkim olan ortodoksluğa fazlasıyla tolerans göstermiştir. Bu esnada Roma Katolik Kilisesi devreye girmiş, Ortodoks Kıbrıs Kilisesi üstünlüğünü kaybetmiştir. Bu baskı, yeni ve baskıcı yöneticilerle Kıbrıs halkı arasında yeni bir mücadeleyi başlatır.

Kıbrıs Latin Piskoposluğu ve Lefkoşa, Baf, Mağusa ve Limasol piskoposluk birimleri kurulur. Kiliselere toprak tahsis edilir. Öşür (toprak ürünlerinden toplanan vergi) toplama yetkisi de Latinlere verilir. Latin (Katolik) papazların Kıbrıs kilisesinin kontrolünü elde etme baskısı Kıbrıslılar’ın Lüzinyanlar’a tepkisini daha da çok arttırır. Papa IV. Alexander 1260 yılında Bulla Cypria (Kıbrıs Mührü) yayınlayıp Kıbrıs’ın resmi kilisesinin Latin Kilisesi olduğunu ilan eder.

Kıbrıslı din adamlarını sadakat yeminine zorlar.

Bütün öşürler üzerinde hak iddia eder. Fakat Kıbrıslılar Katolik Lüzinyanların baskısına rağmen Ortodoks kilisesine bağlı kalırlar. Latin din adamlarının Kıbrıslıları katolikleştirme çabaları 14. yüzyılın ortalarında boşa çıkar. Latin kilisesinin üstünlüğü iki yüz yıl devam etse de Kıbrıslılar kendi din adamlarına sadakat göstererek batılı yöneticilerin dini inançlarını reddetmişlerdir. Kıbrıs, Lüzinyanların egemenliğinde iken Anadolu, Selçuklu Türkleri’nin idaresine geçmiştir.

Lüzinyanlar gıda ihtiyaçlarını Antalya’dan karşılamakta idi. Antalya, Selçukluların eline geçince onlarla bir anlaşma yaparlar. Fakat zaman zaman bu anlaşma tek taraflı bozulur. Diğer yandan Kıbrıs’ı yöneten Lüzinyanlar, sadece Kıbrıs’la yetinmeyip Doğu Akdeniz’e de hâkim olmak isterler.

13. yüzyılda Lüzinyan kralları özellikle de 1267-1284 tarihleri arasında tahtta kalan III. Hugh, Suriyeli Latin Hıristiyanlara mallarını korumak için yaptıkları mücadeleye destek vermiş fakat bu müdahaleye bölgede önemli bir güç olan ve Mısır’ı yöneten Memlükler karşı çıkmıştır.

1291 yılında Memlükler, sahil boyunca günümüzde İsrail sınırları içerisinde bulunan Acre şehrine kadar ilerleyerek buraları alırlar.

Hıristiyanların kontrolü altında bulunan Doğu Akdeniz’deki sahil boyunca yer alan tüm kaleleri ele geçirilir. Acre’nin düşmesinin ardından bölgede mevzilenen Avrupalı tüccarlar ve lordlar Kıbrıs’a geri çekilir. Kıbrıs Memlüklere karşı yapılan saldırıların merkezi olur.

Müslümanlara karşı yapılan savaşların doğudaki üssü haline gelen Kıbrıs ve kralları Avrupa’daki hanedanlar arasında önem kazanır. Diğer yandan Lüzinyanlar’ın Orta Doğu’daki Hıristiyanlara verdiği destek Lübnan ve Suriye bölgesinden Hıristiyan nüfusun hareketine yol açar.

Mesela Maruniler (Maronite) adaya yerleşmeye başlar.

Orta Çağ sonlarında ada sürgün yeri olarak kullanıldığından Anadolu, Yunanistan, Mısır ve Filistin bölgesindeki Yahudiler Kıbrıs’a gönderilmiştir. Günümüzde Kıbrıs’ta Yahudi sınıfına pek rastlanmaz. Lüzinyanlar’ın adada uyguladığı feodal sistem ile ekonomik ve siyasi güç ada halkını da kültürel olarak etkiler. Özellikle de bu dönemde yapılan devasa katedraller, kaleler, saraylar ve manastırlar adadaki ihtişamın göstergesi olmuş birçok tüccar ve girişimciyi adaya çekmiş fakat bunun yanında da onu elde etmek isteyen güçlerin de dikkatinden kaçmamıştır.

İtalyan cumhuriyetlerinden Venedik ve Cenevizli (Genoa) tüccarlar adada büyük yatırımlar yapmışlardır. Mağusa 1372’de tehdit ile Cenevizlilere bırakılır. 1464 yılına kadar Cenevizliler bu şehrin limanında egemenliğini sürdürür. 1426’da Lüzinyan Kral I. Janus Memlükler tarafından yenilgiye uğrar ve esir edilir.

Adadaki refah dönemi yavaş yavaş bitmeye başlamıştır. Lüzinyanlar Mısır’da hüküm süren Memlüklere büyük meblağlarla haraç ödemeye mahkum edilir. I. Janus’un tahta çıkan oğlu II. John dönemi entrika ve nifakla geçmiştir. II. John, Bizans İmparatoru’nun torunu Helena Palaeologos ile evlenir.

Kıbrıs ilginç bir döneme girer.

Ortodoks Kıbrıs halkına baskı uygulayan, Katolikliği hâkim kılmaya çalışan Lüzinyan Hanedanı’ndan birisinin Ortodoks olan Rum bir kraliçe ile evlenmesi hanedanın geleceği için sağlam bir müttefik kazanma girişimi olur. Fakat Kraliçe Helena kocasından daha baskın çıkar. Krallığın yönetimini eline alır.

Üç yüz yıldır ihmal edilerek unutulan Yunan kültürünü yeniden canlandırmak için uğraşır. Bunu da başarır. Helena’nın Yunan kültürünü ve Ortodoks inancını ortaya çıkarması Katolik Frenkleri ve Latinleri rahatsız eder ve onu düşman gibi görmeye başlarlar. Ancak Ortodoks Kıbrıs halkı Helena’yı bir kahraman olarak görür ve onunla karşı saldırıya geçerler.

1458 yılında II. John ve Helena birkaç ay arayla ölür. Kızları Charlotte on yedi yaşında babasının yerine tahta çıkar.

Lüzinyan Hanedanlığı’nın sonunu getirecek gelişmeler de bu vesileyle başlar.

II. John’un gayri meşru olan oğlu, üvey kız kardeşinin tahta çıkışını kabullenmez. Onu tahttan indirmek için Memlüklerle iş birliği yaparak üvey kız kardeşini devre dışı bırakır. II. James altı yıl sonra tahta çıkar. Entrika dolu hayatından dolayı sevilmeyen bir yönetici olarak anılır. Kıbrıs onun döneminde komşu devletlerden gelen saldırılardan dolayı zayıf düşer. II. James Venedik Cumhuriyeti’nden yardım talep eder. Ada ile güçlü ticari bağları olan Venedik, II. James’in 1468 yılında bir Venedik asilzadesinin kızı olan Caterina Cornaro ile evlenmesinin ardından adaya hakim olmaya başlar. II. James’in 1473’te ölümü ile de ada Venedik kontrolü altına girer.

Caterina 1489’a kadar baş figür olarak adayı yönetir.

Venedik 1473’te adayı resmen ilhak eder ve üç yüz yıllık Lüzinyan Çağı kapanır. (Çoğu kişi bilmez ama turizm sektöründe olanlar benim Malpas otel açılışı döneminde kurumsal kimlik oluşumunda tarihin esintilerini kullandığımı bilir. Örneğin; Cornaro Beach, ismini Caterina Cornaro’dan almıştır.)

Burası müthiş mistizmi, inanılmaz tarihi dokusu, XV. yüzyıldan günümüze kadar gelebilmiş Lefkoşa surları içinde yer alan konağı, gotik kemerleriyle giriş kapısı ve üzerindeki Lüzinyan dönemi armaları ayrıca, Osmanlı dönemi ilâvesi köşk ve süslemeli ahşap tavanları ile dikkat çekmektedir. Tipik bir iç avlulu konut özelliği taşıyan konak bağdadi teknikle yapılmış ilave köşk hariç, kesme taşlarla inşa edilmiş olup iki katlı ve çatılıdır. Her iki katta yer alan dört oda geniş verandalarla iç avluya açılmaktadır. Zemin kattaki yuvarlak taş sütunlu verandadan üst kattaki ahşap dikmeli verandaya özellikli taş bir merdivenle ulaşılmaktadır.

Avusturya Arşidükü Louis Salvator, “Levkosia, The Capital of Cyprus” adlı kitabında, bu konağın “Kaloiro Al Efendi” adında bir Türk ailesi tarafından kullanıldığını yazmaktadır.

1958’li yıllara kadar Rus Classen çifti tarafından konut ve dokuma atölyesi olarak kullanılan konak, ailenin vasiyeti üzerine Kıbrıs Hükümeti’ne kalmıştır. 1980’li yıllarda boşaltılan konak, o güne kadar birçok iç bölüme ve ilaveler yapılarak göçmenlerin kullanımına bırakılmıştı.

Eski Eserler ve Müzeler Dairesi’nin 2 yıllık restorasyon çalışması ile 1997 Aralık ayında, gelecek nesillere aktarılmaya çalışılan konakta, yerel dokumacılık sanatının canlandırılması yanında sosyal faaliyetlere de yer verilmiştir. Lüzinyan ve Osmanlı dönemlerine uygun otantik eşyalarla döşenen konakta ayrıca ziyaretçilere hizmet verecek bir servis odası düzenlenmiştir.

Turizm ve Çevre Bakanı Sayın Fikri Ataoğlu, Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Müdürü Sayın Fuat Azimli ile ziyaretimiz Lefkoşa surlar içinde yer alan 15. yüzyıldan günümüze kadar gelmiş olan konak, Eski Eserler ve Müzeler Dairesi tarafından oluşturulan restorasyon projesi ile yeniden düzenleniyor.

Müzenin iç düzenleme ve restorasyonunun 2019 yılı içerisinde tamamlanıp hizmete açılması hedeflenmekte.

Arkeolog ve sanat tarihçileri ekibinin başındaki Dilek Hanım yıllardır kendisini işine adayan önemli bir arkeolog. Ekip ile yapılan çalışmaları bizlere anlatırken duyduğu heyecan ve ekibinin yüzündeki ışıltıyı görmek beni ayrıca mutlu etti. Kıbrıs’ta yaşayan medeniyetleri her oda ve duvarda kullanılmaya çalışılmış. En çok dikkatimi çeken, taç giyme töreninin canlandırıldığı bir eskizde kullanılan şamdanların şimdi bizdeki eski eserler dairesinin elinde olduğu ve burada sergileyeceğini de ayrıca öğrenmiş olduk.

Projenin düzenlenecek kısımları şöyle; Bilgi-Tanıtım Odası, Müze Bölümü, Tekstil malzemelerinin sergileneceği bölüm, Kına Gecesi Odası, Osmanlı Cumbalı Oda ve Lüzinyan Dönemi’ne ait yemek odası. Ayrıca dış düzenlemede bahçeyi çevreleyen duvarlar Bizans Dönemi, Lüzinyan Dönemi, Venedik Bölümü, Osmanlı Dönemi ve İngiliz Dönemini olarak kısımlara ayrılarak dönemleri yansıtan duvar resimleriyle süslenecek.

Fuat Bey’e sordum bu bölgenin altında neler yaşıyor diye. Öğrendiğim kadarı ile bölgenin altından geçen tüneller ile doğrudan Bedesten ve Selimiye Camisi’ne kadar gidilebilen güzergahlar var dedi. Keşke devletimizin imkanları dahilinde bu Surlariçi tamamı ile boşaltılıp orijinaline uygun restore edilerek bambaşka bir dünya yaratılabilse. İmkânsız mı? Bence değil.

Büyük düşünmek, beyaz melekler şehri olan Lefkoşa’yı diğer yarısından farklı kılacak en önemli tarihi farkındalıkları burada olsa gerek.

Yenicami mahallesinin görkemli Lüzinyan Evi (Sarayı) muhteşem bahçesi ve tarihi ile yeni bir dünyanın kapılarını açmaya hazırlanıyor. Bölgedeki tarihten birkaç örnek, Bandabulya, Taş Eserler Müzesi (Lapidary), Osmanlı Konutu Saçaklı Ev, Haydarpaşa Camii, Mahmutpaşa kütüphanesi, Büyük Han, Kumarcılar Hanı, Tarihi Büyük Hamam, Arasta vs. Büyük bir kültürel varlık ve hazine dokusu. Bu bölgeden sadece yarım kilometre uzaklıktaki Derviş Paşa konağı, Arabahmet bölgesi ve Camisi, Dikilitaş ve daha birçoğunu söylemiyorum bile… Bu yıl Mağusa’daki son rötuşları yapılan Şömineli Ev, Namık Kemal Müzesi, Güzelyurt’taki Tren İstasyonu, Lefke’deki Vasıf Palace Müzesi açılmaya yakın; yine Lefkoşa’daki hemen Lüzinyan evi bitişiğindeki merhum Alparslan Türkeş’in doğduğu ev de birkaç ay önce açıldı. Ayrıca Girne’deki Villa Latomia daha önce bu satırlara taşımıştım (Güzel Sanatlar Müzesi) kapılarını turizm sektörümüze ve tarihin kapılarına doğru açacak.

Yıllardan sonra gerçek bir müzecilik anlayışı bu yıl tekrardan hayat bulacak. Ardından Lambusa ve Bafra bölgelerindeki Kral Mezarları, sektörün bu bölgelerdeki paydaş ve yerel yönetimleri ile ilgi odağı olmaya devam edecek. Son yıllarda yapılan tartışmasız en önemli müzecilik hamleleri. 2019 yılı bu anlamda tarihe adını yazdıracak. Bundan sonraki adımların şimdiki ve bundan sonraki hükumetlerce de ayni kararlılıkla devam ettirilmesi gerekli. Yeni her projenin geçmişimizin günümüze yansıması olduğu bilinci ile turizm dolu günler bizlerin olması dileklerimle.

Türkiye’den Kıbrıs ziyaretlerinize mutlaka Lefkoşa’yı da ekleyin derim.

Doç.Dr.İsmet Esenyel

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz