Uykusuz Klavye

Kuklacı

8 Kasım 2019

Yazı: Kuklacı |Yazan: Beril Erem

“Beni yalnız, yapayalnız bırakılmış görmek seni üzmüyor mu?”
Pinokyo, Carlo Collodi

Ne zamandır sığamıyor hiçbir yere. Otururken, hatta atölyede bir köşede öylece sessizce beni izlerken yüzüne vuran huzursuz dalgalanmalardan anlıyorum. Ara sıra atölyenin arka tarafındaki küçük havalandırma bahçesine çıkıyoruz beraber. O zamanlarda yüzünü göğe kaldırıp uzun uzun nefesler çekiyor sanki. İklimleri, okyanusları, koskoca dünyaya sığdıramadığı ölümleri, yaşayışları, yaşayamamışları avlıyor her nefeste. Bazen de sırtımızı, bahçeyi çevreleyen duvara verip oturuyoruz yere. Atölyenin karşı penceresine vuran güneşin oynak ışıkları gülümsüyor üstümüzde. Uzun uzun düşünüyor. Ya da ben öyle zannediyorum. Çünkü o zamanlarda, yüzünün üstüne çizgi çizgi nefti gölgeler düşüyor. Zamanın içinde çentikler açıp da en özlediği anlara kök salmak istermiş gibi, tırnaklarını geçiriyor üstünde oturduğu toprağa.

Öfkeden, kendini anlatamamaktan dedim önceleri. Pek konuşmaz, anlatmazdı çünkü. Sonra, suskun kırgınlıkların tarafı olmaktan bıkıp kalbini açtığı o günden beri, yaralı bir kuşun kırık kanadına dönüştü söyledikleri. Tutarsız. Cansız. Aklından dökülürken peşi sıra kendine yer bulamayan bir öfkeyi de beraberinde sürükleyen sesler öbeğine benziyordu.

Bugün Ahmet Usta geldi.

Dizlerimin arasına sıkıştırdığım ıhlamur kütüğünün kabuğunu soyuyordum tam. Atölyeyi bana devrettiğinden beri haftada iki-üç gün uğrayıp, eskiden olduğu gibi gözlüklerinin üzerinden elimdeki işi göz ucuyla kontrol ediyor. Ola ki iskarpelayı biraz sert vurayım kütüğe; hemen yutağı şişer, faytoncu gibi dilini damağına vurarak yaptığımı beğenmediğini belli eder. Yine de açıkça söylemez.

“Kaç gecedir eve uğramıyormuşsun?” diye lafa girdi hemen.

“Biliyorsun usta, kuklaları yetiştirmem gerekiyor müzeye. Çok zaman da kalmadı, hayırlısı ile bir bitireyim şu son partiyi, sonra rahatım Allah’ın izniyle.”

Atölyenin kapısı açıldı. İçeri elinde çay tepsisiyle çaycı Niyazi girdi.

“Abi, çay bırakayım mı?”

“Ver bakalım iki tane” dedim. Çayları bırakırken garip garip sırıttı.

“Ne gülüyorsun oğlum? Al, bak orada markalar.”

Niyazi çıkınca Ahmet Usta devam etti.

“Kaç tane kaldı peki?”

“Bu elimdeki sonuncu.”

“İyi, çok iyi. Bak ondan sonra artık akşamları evinden ayrı kalmak yok tamam mı? Kuklacı olan sensin oğlum, işinin seni kukla etmesine izin vermeyeceksin.”

Ustam büyülü bir değirmen gibiydi.

Lafı da derdi de öğütürdü. O öğüttükleri ile bir de insan mayalardı yanında. Ahmet Ustanın tornasından çıktı dediler mi; herkes bir önünü ilikler, saygıyla yaklaşırdı. Ormanından köklenen ağaçlar gibi yetiştirdi hepimizi. Gölgesini, bilgisini eksik etmedi hiçbirimizden. Sonra azaldık tabi. Aynı kuzey ormanlarının ağaçları gibi bir bir söküldük toprağımızdan. Bir ben kaldım işte. O da ustama verdiğim sözden. Şu son kuklayı bitirince benim de işim bitecek.

“Hep o ustanın başının altından çıktı bunlar. Seni de ortak etti o çocukça hevesine” demişti Saliha geçen gün.

Ne diyebilirdim ki? Doğruydu. Aslında tek sorun Saliha’nın çocuk olmayı sevmemesiydi. Herkes kendi erdemlerini istediği gibi seçebilmeli oysa ki. Şu atölyede ağaca yeni bir can verme, onu ağaçlıktan çıkarıp söz gelimi bir kuklaya, bir oyuncağa dönüştürüp başka hayatlara ortak etme düşüne kapılınca insan, kendisi de dönüşüyordu başka bir şeye. Ağacın damarlarından süzülen enerjinin insanoğlunu cezbeden doğasını sadece bizim gibi ağaca dokunan, onun gövdesini okşayıp kabuğunu soyanlar anlarlardı bir tek.

İnsan gibidir ağaç çünkü. Bazen dışarıdan anlayamazsın. Kabuğunu soyunca görürsün çürük ya da sağlam olup olmadığını.

Kahvaltı sofrasını toparlarken konuşmaya devam etmişti Saliha.

“Hem kim bir kukla müzesine gider ki Allah aşkına? Kukla mı kaldı artık? Çocukların hepsinin elinde cep telefonu.”

“Salim sen beni dinliyor musun?”

Ustamın sigaradan çatallaşmış kuşkulu sesi dolunca kulağıma, Saliha’dan uzaklaştım.

Elimdeki kütüğü tezgâhın ortasındaki mengeneye sıkıştırırken “Dinliyorum” dedim.

“Hiç dinliyormuş gibi değilsin.”

Mengeneye sıkıştırdığım kütüğe iskarpela ile ağzı oymaya başladım. Atölyenin geniş pencerelerinden içeri dolan kış güneşi oyduğum alanı alazlıyor, o kavisli oyuk sanki konuşuyormuş gibi hareketleniyordu. Parmaklarımı birkaç kez üzerinde gezdirdim. İlk evlendiğimiz zamanlarda Saliha’nın dudaklarına da çok yapardım bunu. Ağzından dökülecek kelimeleri çağırır gibi usul usul okşardım. Kalbinden konuşurdu çünkü o vakitler. Cümleleri şimdiki gibi aklın gündelik, derinliksiz, inceliksiz endişeleri ile dolmamıştı.

“Hayatın en sınırlayıcı gerçeğini yaşıyoruz hepimiz” dedi birden.

“Efendim?”

“Hayatın en sınırlayıcı gerçeğini yaşıyoruz hepimiz. Yani şu anı.” diye tekrarladı ustam.

Anlamsız, boş gözlerle ona baktığımı görünce gülümsedi.

“Ben biliyorum oğlum seni. Kaç yıllık çırağımsın. Günlerce bir içeri, bir dışarı taşıdın şu önündeki ıhlamur kütüğünü. Yeri geldi bahçedeki toprağa oturttun, kök salar diye bekledin. Ihlamurun, ıhlamur olduğunu hatırlayacağını düşledin. Kesildiği için öfkesini suskunluğuna, katılaşmış gövdesine yedirdin. Sesi bekledin. Onu dönüştürecek iradeyi. Yaptın bunları. Görmesem de hep bildim. Bilirim de. Aynı yollardan geçtiğimden bilirim.”

Elimdeki iskarpelayı bırakıp artık ağzı, gözü, burnu iyice belli olan ahşap yüze baktım. Ustamın söylemek istediğini anlıyordum. O, içinde olduğumuz anın kısıtlayıcı gerçekliğinden bahsediyordu. Ve o gerçekliğin üzerimizde yarattığı baskıdan. Kapana kısılmışlık duygusundan. O andan çıkabildiğimiz zaman yaratıcının özgür kudretine erişebilecektik.

Bu anlama haliyle olsa gerek, rahatladığımı hissedip derin bir nefes çektim. Çayımdan bir yudum daha aldım. Baktım o hiç dokunmamış bile çayına. Ustalığının yükünü almış sözleri de çayın üzerindeki buhar gibi tütüyordu aramızdaki boşlukta.

“Bir ağaç kesildiğinde hemen ölmez. Her gün küçük küçük ölür.” diye devam etti.

“Sırf inadından belki. Ona yapılanları unutmamak için. Doğa ananın hafızasına azar azar akıtır kendi öz belleğini. Önce yapraklarını, sonra yavaş yavaş dallarını, gövdesini, en sonunda da kökünü kurutur. Sonra yeni bir yaşam başlar. Ağaçların da tüm canlılar gibi başka bir varlığa dönüşmeden önce esas kimliklerini tamamen yitirmeleri ve bir hiçlikten geçmeleri gerekir çünkü.”

Önündeki zımparayı uzattı bana doğru.

“İşte şimdi sen de şu son kuklanın hiçliğine son vereceksin. Yeni bir yaşam başlayacak onun için.”

Saygıyla eğildim tezgâhta. Aynen eskiden olduğu gibi. Zımparayı kavradım sıkıca ve şekil verdiğim yüzün üzerinde nazikçe gezdirmeye başladım. Kıvrımların üzerinde, oyukların içinde tek bir pürüz kalmayıncaya dek zımparaladım. Sonra fırçayla tozlarını temizledim. Hiçlikten varlığa tek bir kapı kalmıştı. Yaratıcının son dokunuşları. Gözünü, kaşlarını, dudaklarını, kirpiklerini boyadım dikkatlice. Alüminyum telden gözlüklerini yapıp, kulaklarının arkasından vidaladım. Son halini ustama göstermek için, kuklanın yüzünü tezgâhın üstüne yerleştirdim.

Gururla gülümsedi.

O anda Niyazi girdi içeri boşları almak için.

“E abi, içmemişsin bu çayı? Kalsın mı, alayım mı?” diye sordu.

Sonra bir anda hayalet görmüş gibi sıçradı yerinden.

“Vayy abi! Amma da benzetmişsin rahmetli Ahmet Ustaya! Helal valla!” deyip, içilmemiş çayı da alıp çıktı.

Niyazi’nin açık bıraktığı kapıdan hüzünlü bir serinlik doldu içeri. Ürperdim. Saliha geldi aklıma. En iyisi çekip gitmek belki, diye geçirdim içimden. Saatime baktım. Müze teslimatına daha bir gün vardı. Önlüğümü çıkarıp duvardaki çiviye astım. Sonra da dükkanlarını, hatta renklerini yitiren bu şehrin yenik insanları ile dolu sokaklarına attım kendimi.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Emel Erem 8 Kasım 2019 at 23:57

    Ne kadar canlı bir ifadeyle yazıyorsun Berilcim, hepsi gözümün önünde canlandı, kutluyorum canım.

  • Cevapla Betül kaplan 9 Kasım 2019 at 20:57

    Kendimi o atölyede hissettim okurken. 🙂
     
    Keyifle okudum 👏

  • Cevap Yaz