Sentez

Savaşın Çocuğu

22 Kasım 2019

Yazı:Savaşın Çocukları| Yazan: Özge Can

Tek katlı ahşap evin içinde elinde tuttuğu bastondan güç alarak ayakta duruyordu Fatma Nine. Diğer elinden tutan altı yaşındaki torunu, ona güç olduğunu zannediyordu oysa yoldaşlıktı ettiği. Fatma Nine katarakttan pus inmiş gözleriyle saati anlamaya çalışıyordu. Arka fonda çalan radyo illaki bildirecekti ama o yine de saati görmek istiyordu. Beklediği anın geldiğini spiker bildirdi. Radyo spikerinin anonsuyla gözlerini kapatı”p iki dakikalık siren seslerine bıraktı ruhunu.

Omuzları dikleşti, bastonu tuttuğu ellerindeki damarlar ince derisinin üzerinde şişmeye başladı. Küçük ellerini tuttuğu torunu ne olduğunu bilmez halde ninesini izliyordu; yüzünde, değişken ruh hallerinin yarattığı ağlamaklı gurur ile kabullenilmiş acının hüzne evrilen bir portresi vardı sanki.

“Nineee, bitti!”

Gözlerini yavaşça açarak ana döndü Fatma Nine.

“Gel güzel kızım, şu yastığı dikleştir biraz bana, arkama yaslanacağım.”

Küçücük bedenini kedi gibi kıvrak ve atik kullanarak ninesinin arkasına atladı, yastığı dikleştirip, battaniyeyi hızlıca kenara çekip ninesinin elini tuttu hemen. İçinde çocukluğun meraklı gizleri, ninesinin anlatacağı hikâyelerin bugünkü iki dakikalık siren sesli bekleyişin altında yatan anılar olduğunun farkındalığı ile kıpır kıpır heyecandaydı.

Fatma nine, ağır aksak yerine yerleşip, başucundaki sehpayı işaret ederek,

“Bir de su ver bana, boğazım kurudu. Şu iki dakikayı uzatsalar keşke, sıralamaya yetmiyor isimleri. Hep birilerini atladım sanıyorum, yetiştireceğim diye dilim damağıma dolanıyor. Ver hadi kızım, su verenlerin çok olsun, aziz ol.”

“Nine, neden iki dakika yetmiyor ki? Sen gözünü kapatıp, bekliyorsun zaten. Siren sustuktan sonra da devam edebilirsin.”

“Olmaz kızım! Hepsini aynı anda anmam lazım. Önce Aziz Mustafa Kemal’i, ardından onun sayesinde hayatıma girenleri. Şükürlerimi, kayıplarımı, hiç anımsamadıklarımı, hep yanımda olanları, o iki dakikaya sığmıyorlar ya ona da şükür.”

“Kimler onlar nine? Annem, babam, ben, kardeşlerim de var mı?”

“Bu öyle bir anma değil yavrum. Siz hepiniz şükürlerimin içindesiniz o ayrı. Mustafa Kemal’i anarken, benim hayatıma, bizim hayatımıza kattıklarıyla anarım. Rahmet dilerken bir onun için değil, onun nezdinde tüm gidenlere dilerim. O iki dakikada sanır mısın ki sadece insanlar duruyor saygı duruşunda. Yer, gök, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, toprak altında yatanlar, gökte uçanlar, tüm cihan geçiyor saygı duruşuna.”

“Bugünkü hikâyemiz benim çocukluğum! Aziz Mustafa Kemal’in hayatıma dokunuşu. Seni var eden canın, var olmasına sebep oluşturan yaşanmışlıklar.

Kuş kadar canım vardı hatırladığım. Toprak bir yolda ayağım yalın yürüyorum. Çevremde de yürüyen bir kalabalık. Sayı bilmiyorum ama yaşadığımızın köy halkından çok fazla. Arkama baktığımda nereye kadar uzanıyor göremiyorum. Senin kadar varım ya da yokum emin değilim. Kafa kâğıdı da yok o zamanlar. Sen kaç yaşındasın Fatma?”

“Altı nine”

“Olsam olsam ben de o kadarımdır işte. Seni şimdi alsalar, bizden ayrılsan hatırlar mısın yüzlerimizi? Kim olduğumuzu?”

“Hatırlarım nine, hepinizin adını da yüzünü de hatırlarım. Biliyorum ki ben hepinizin ismini. Hem, neden alsınlar ki beni sizden, neden ayrılalım nine?”

“Yok kızım, alamaz kimse. Misal dedim ben. O zaman ben altı yaşında yokumdur, daha küçüğüm ki hatırlamıyorum. Neyse, biz işte kalabalık bir grup, yürüye yürüye göç ediyoruz. At yok, araba yok! Ana yok, baba yok, kimse yok. Neredeler, ben neden orada tekim bilmiyorum. Kimseyi tanımıyorum, herkes yabancı. Çocuksun korkuyorsun da. Yanından at arabasında yavaş yavaş giden birileri var. At üstünde giden var. Atla gidiyor ya, atın canı da yok. Ayağını kaldırırken can verecek. Çöl sıcağı gibi bir sıcak. Açlıktan midemin yerini unutacağım da sancı yapıyor hatırlatıyor kendini. Bir ben değil ama herkes öyle. Tek fark birilerinin yanında ana babası var. Herkes korkudan içe kaçmış gözleriyle ürkek ufka bakıyor. Korku kokuyor yol. İnsanların üzerinden titrek kimsesizlik akıyor. Yoksulluk bedenlerimizden çıkmış, göğe yükseliyor. Akbabalar falan hep ondan dolanıp duruyor tepemizde. İlk yakaladığını kapıp götürecek.”

Savaş, seni icat eden, iki cihanda gün yüzü görmesin!

“Sokakta gördüğün her yaş almış kadın ya da erkeğin geçmişinde sızı olmuş zamanlar. Birinci Cihan Harbinin öksüz çocukları, savaşta eşini yitirenler, evini barkını bırakıp gidenler. Farkında değilsin o vakitler ne ile karşılaştığının. O zamanlar işte yavrum.

Kimsesizlikten kimliğimi unutmuşum. Ben varım da çocuğum, kimim kimsem nerede bilemiyorum. Öyle yürüyoruz; göçe vurmuşuz kendimizi, savaştan, açlıktan, ölümden kaçıyorsun. Zaar o kaçışlarda yitirdim anamı, babamı. Belki babam adını bile bilmediğim bir memlekette savaşırken öldü. Belki kardeşlerim vardı, o göç vakti yitirdik birbirimizi. Bir an kalabalıkla yürüdüğümü hatırlıyorum, sonra kimsenin olmadığını. Oyuna mı daldım, bir şeyin peşine mi düştüm de kalabalıktan ayrıldım ayırt edemiyorum. At üstünde heybetli bir zabitin seslenişini hatırlıyorum.

‘Elini ver’ deyip eğiliyordu atın üstünden. Hiç duraksamadan öyle uzattıydım elimi. Tutuş o tutuş oldu zaten. Beni atının terkisine atıp, durmadan dörtnala gitti. Yanmış köylerden, kasabalardan geçtik. Göç yolunda dağılmış insanlar gördük. Arada durduk bir yerlerde çadırlarda kaldık. Silah sesleri, top sesleri, ışıkların, seslerin, çığlıkların göğe yükseldiği yerler.”

Bir eve vardık sonunda.

“Avlu içinde bir kadın sakız gibi çamaşırlar asıyor ipe. Annem desem değil, annem değil desem hiç değil. Kapıya koşup ‘kuzuuum’ diye sarıla sarıla tombul memelerine bastıydı beni. Kokusu bildik ama değil de. Herkes herkese ana o zamanlar. Bir cihanın çocuklarını bu kadınlar büyütmüş rahminde. Çatlamış elleri ile o kadınlar sevmiş herkesi. Ben o evi ev bildim, o tarihten sonra. Meryem ana anam oldu, Yüksel abim, hem ağabey oldu hem baba.

Avludan içeri girdikten sonra Meryem anam, ikimizi de avludaki sedire oturtmuş, iç gömleğini içinden soyup ikimizin başında ortadan ikiye yırtmıştı. İkinizi de ben doğurdum, ben emzirdim. İki cihanda kardeşsiniz siz deyip yanaklarımızdan, alnımızdan, gözümüzden öptüydü. Ben o avluda çocuk oldum, bebek oldum, hasta oldum, iyi oldum, kadın oldum, her şey oldum. Ama en çok da Meryem anamla, Yüksel abim bana her şey oldu. Yüksel abim, cihan harbi bitince, Kurtuluş Savaşı’na gitti.

Ben büyüdükçe bilmeye başladım, o geldiğimiz yerler nereler; Osmanlı topraklarında bizler nasıl barınamadık? Çocukluğun korkuları rüyalarıma girdi, kaçışlarımız. Bir oba insanın yollarda nasıl telef olduğu. Memleket diye bilirmişiz demek ki Türkiye topraklarını da, ondan buralara atmaya çalışmışız canımızı.”

Hayal meyal gelir gözümün önüne kaçıp geldiğim toprakların kerpiç evleri, sarı duvarları, zeytin ağaçları…

“Eskiyle yeniyi harmanlayacak kadar anım da yok ki iyi kötü kıyaslamayı yapayım. Meryem anamla yıllarca bir başına kaldık biz o evde. Yüksel abim, Mustafa Kemal’le Kurtuluş Savaşı’na gitti. Buralar Fransızların elinde, her yer Fransız askeri. Biz evde bir kadın, bir çocuk korkuyoruz. Anam beni koynuna alır, memelerine basar uyuturdu. O ilk geldiğim zamanki beni saran kokusunu alınca, huzur gelirdi içime uyurdum. Bilir bilmez dua ederdim, Meryem anamı alma, Yüksel abim gelsin geri diye.

O harp de uzun sürdü, ben o harbin içinde büyümeye başladım. Yokluk bir yandan, başımızda erkek yok bir yandan. Erkeksiz evlere baskınlar yapılıyor sürekli, korkuyoruz. Çevrede zabit yok ki korusun bizi. Gâvurun kapıya dayanacağı korkusu sarmış hepimizi. Ben çocukluktan daha çıkamamışım ama serpilmişim biraz. Mahalleden bir adamla evlendirdiler beni. Adam, Meryem anam yalnız, ev de güzel ve büyük diye bizim eve taşındı. Öyle düğün falan yok zaten. Bir hoca, şahit, mahalleden birkaç kadın hepsi var yanımızda. Nikâh oldu, anam ağlıyor sürekli. Bir kadın beni aldı, gelin odasına götürdü. Burada seninle beraber uyuyacak kocan dedi. Sana ne yaparsa korkma. Dokunursa kaçma, birlikte namaz kılacaksınız, o sana ne yapacağını anlatacak dedi gitti.

O kapıdan çıktı, ben bacadan. Kendimi odadan nasıl attım, odunluğa nasıl saklandım bilmiyorum. Korkuyordum, kuş gibi çırpınıyordu kalbim. Bir el bana değdiği anda can verecektim öyle korkunç geliyordu her şey. Yüksel abim olsa, beni kurtarsa diye dua ettim durdum odunlukta. Sonra buldular, anladılar ki bu kız daha çocuk, adam da ben çocuk eğleyemem dedi. İki dudağının arasındaki nikâhımı bozdu. Ben yine çocukluğuma döndüm ya, korkuyorum artık yine bir şey olacak diye.”

Fatmam öyle yıllar ki o zamanlar, silah sesi at sesine, insan sesi, hayvan sesine karışmış.

“Sokaklar yangın yeri alev alıyor. Bir uçtan başladı mıydı ateş, her yeri sarıyor. Korkunun rengi var, kokusu var kızım bilmezsin sen. Bilme de hiçbir zaman inşallah. Böyle korkmaya başladın mı, her yeri turuncu, hareli bir grilik kaplar. Arada kırmızı kırmızı öbekler görünür gözüne. Puslu görmek gibi değil; cam gibi, gün gibi net ama renkleri değişken. Bir de kokusu var. Sidik gibi kesif, kurum gibi ciğerini karartan.

Günlerimiz böyle geçti. Bir gün Yüksel abim at üstünde kapıya geldi. Bir sonbahar gününde, ‘Bitti’ dedi, ‘biz kazandık! Mustafa Kemal’in askerleri yedi düveli dize getirdi.’

Bayram oldu içimiz, dışımız. Şenlik ateşleri yakıldı. Sokaklarda güle oynaya, özgürce gezdik. Korku terk etti hepimizi. Burnumdaki koku gitti, gözümdeki görüntüler gitti. İyice serpildim, sanki içim dışım çiçek açtı da bir ben gördüm o çiçekleri. Yüksel abim kahraman oldu bana. Hem hayatımı kurtardı hem yurdumu.

Sonra beni yine evlendirdiler. Ama o vakit daha bir aklım başımda. Bir de Yüksel abim onaylamışsa, iyidir dedim, korkmayacağım. O zaman gelinlik giydirdiler bana. Nikâh oldu, düğün bitti, dediler gelin evin bu. Artık sen burada yaşayacaksın. Evlendirildiğim adamı da nikâhımda gördüm. Kara bıyıklı, boylu, poslu bir adam. Korkum yoktu da hevesim de yoktu. Düğün günü evimize bıraktı Yüksel abim beni, dedi ‘Burası yeni evin, ama bizim evin daimi evin, unutma. Sıkıntılanırsan atımın terkisine atar kaçırırım seni.'”

Ben eve alıştım alışmasına da kadınlığa alışamadım. Allah’ı var kocam da hiç yanaşmadı bana.

“Nine, dedem kaçıncı kocandı?”

“Benim tek kocam oldu kızım. İlki çocuktum daha zaten bu anlattığım Mehmet deden işte. İşe gider gelir beni izlerdi. Bir gün geldiğinde ben yakalandıydım dedene. Bir sürü bebek diktiydim kendime. Meryem Anam öğrettiydi. Bana aldıkları gelinliği kesip bebeklerime elbise yaptıydım. Minderin üzerine böyle dizdim bebelerimi, misafircilik oynuyorum onlarla.

Gelmiş bey, kapıdan izlemiş beni. En son geldi bebelerin yanına oturdu, ‘bana da bir çay ver’ dedi. Korkacağım ama öyle gülümsüyor ki bıyık altından, yüzünde bir çocukluk. Orada dediydi bana ‘Sen bana çocuk olmayı öğreteceksin Fatma, ben de sana büyük olmayı.’

O günden başladık işte, yemek nasıl yapılır, ev nasıl düzenlenir. Biraz daha büyüyünce nasıl kadın olunur. Oyundu, mutluluktu derken karnımda teyzenin olduğunu öğrenene kadar böyle geçirdik günlerimi.

İşte kızım, Mustafa Kemal; bana buraları yurt etti.

Yeni ana verdi, ağabey verdi. Yiğit bir koca verdi. Dört kız, bir erkek evlat verdi. On dokuz torun verdi. Bana adımı verdi, insanlığımı verdi. Yollarında ölüp gideceğim topraklarda kim kimin kılıcın ucundan geçti bilinmez.

İşte her 10 Kasım’da ben burada ayağa kalkıp onun için, beni var eden Meryem anam, Yüksel abim, kocam Mehmet için, hiç adını sanını bilmediğim anam, babam, kardeşlerim için, bize burayı vatan yapan Mehmetçik için ayakta duruyorum. Hepsinin adına yaşayan tek ben kaldığımdan o iki dakikaya hepsinin adını sığdırıp Mustafa Kemal’e saygımı, rahmetimi sunmaya çalışıyorum. Yetmez ama yettirdiğim nefes bu kadar kızım.”

“Ninee, Mustafa Kemal’i gördün mü hiç?”

“Gördüm kızım, çok güzel gülümsüyordu.”

“Bugün benim doğum günüm nine, Mustafa Kemal’in öldüğü gün kutlamak tuhaf olur değil mi?”

“Şanslı nesilsiniz siz Fatmam. Adımın yaşatanı ettiler ya seni, kaderin güzel olsun kızım. Harp görmeyesin, çoluğa, çocuğa karışıp, huzur içinde yaşayasın. Mustafa Kemal ölüme değil, yaşama dikmişti gözlerini, sözlerini. Senin yaşama katıldığın günün kutlamasını yapman ayıp olmaz. Ayıp olan, Mustafa Kemal’e rağmen, dilini ölümle yıkaman. Sen sen ol, hep yaşamı övgüle, özgürce yaşadığın her gün için de Mustafa Kemal’e şükür et!”

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 22 Kasım 2019 at 10:05

    Özgecim ağlaya ağlaya okudum. Şu sıralar Yılmaz Özdil’in “M. Kemal” kitabını okuyor ve her bölümde ağlamaktan bitkin düşüyorken üzerine bir de senin öykün, boğazım düğüm düğüm, devamlı ağlamaktan bitap düştüm resmen. Çok güzeldi canım. Kalemine, ruhuna, yüreğine sağlık.
     
    Öykün sayesinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, dönemin o yürekli kadınlarını, çocuklarını, erkeklerini bir kere daha rahmetle anıyorum.

    • Cevapla Özge Can 22 Kasım 2019 at 17:27

      Teşekkür ederim canım benim🙏 Biz ne kadar anlatsak az kalacak gibi geliyor. Dinledikçe, okudukça, yazdıkça ruhlarına biraz olsun yaklaşabiliyoruz sanki.
      Hepsine sonsuz rahmet, saygıyla…

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 22 Kasım 2019 at 10:19

    Ben de ağlıyorum Özge şu an. Ellerine sağlık. Ninelerimizi, dedelerimizi, bizi anlatmışsın. Onların Atamıza saygı duruşları bambaşka. Bizden sonrakilere de işte böyle güzel öykülerle saygı duymayı da biz anlatacağız. Çok beğendim. Ellerine sağlık Özgecanım..

    • Cevapla Özge Can 22 Kasım 2019 at 17:31

      İyi ki varlardı 🙏 Teşekkür ederim canımm, sonrakilere aktarabildikçe çoğalacağız ✌

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan