Satır Arası

Toplum & Hayat

15 Kasım 2019

Yazı: Toplum & Hayat | Yazan: Nalan Erpolat

Hayatın en klasik ama en büyük ikilemlerinden biri “kendin için yaşamak” ya da “birileri için yaşamak”.

Kim bu birileri?

Anne-baba, kardeş, sevgili, karı/koca hatta biraz abartı gibi görünse de hayatta karşılaşılması imkansız değildir, akraba, konu-komşu, eş-dost-arkadaş… gibi uzayıp giden bir liste.

Başkaları İçin Yaşamak

Hayatta başkaları için yaşayan çok insan var. Ömür boyu ailesinin istediğini söyleyen, onlara göre yaşayan, farklı sosyal ortamlara girdikçe, bulunduğu sosyal ortama göre şekil almaya mecbur hisseden, “aman insanlar ne der” diye istediklerini yaşayamayan ya da istemediklerini yaşayan… Azalıyor gibi görünse de hâlâ başkaları doğrultusunda yol haritalarını çizen insanlar var. Modern dünyada, şehir hayatı içinde yaşayan insanlara masal gibi gelse de Anadolu’da hâlâ, anne-babalarının yanında kendi çocuklarını sevemeyen insanlar var; çünkü ayıp, çünkü otorite yani evin büyüğü öyle istiyor. Kurala baş kaldıran “asi”, boyun eğen “iyi” oluyor.

Modern hayatta da olaylar farklı olsa da durum farklı değil. Birçok genç, anne-babası yani evdeki otoritenin isteği doğrultusunda meslek seçiyor. İyi(!) çocuklar, sonuçlarını düşünmeden, sevip sevmediğine, mutlu olup olamayacağına kafa yormadan, başlıyor kendisi dışında planlanan kariyeri için basamakları çıkmaya. Bazen üçer beşer, bazen bir yukarı iki aşağı… Sonucunda da düşe kalka yürünen bir yol; mutsuz ve doyumsuz geçen bir hayat hikayesi.

Basamakların hızla, üçer beşer çıkılmasının da sonu da her zaman mükemmel olmayabiliyor. Bazı durumlarda başarı, duyguları örtüyor. Başarının baş döndürmesiyle, üzerine bir de maddi imkanların sarhoşluğuyla insanlar içini dinlemeyi, duygularına kulak vermeyi unutuyor. Sonra herhangi sıradan bir olay, kırılma noktası oluyor. Bir an bakıyor insan; geçmişine, yıllarına, gençliğine.

“Ne yaşadım ben?”
“Bu yaşanmışlardaki ben, gerçek ben miydi? Yoksa başkalarının görmek istediği ‘ben’i mi yaşadım?”

Bakıyor ki çocukluğundan beri hep başkalarının dediğini yapmış. Prof. Dr. Üstün Dökmen’in tabiri ile suflörlü bir hayat yaşamış. Anne-babasının istediği okullara gitmiş, onların istediği mesleği seçmiş; komşular yanlış anlayıp da “ne kadar ayıp” demesinler diye hiç eve geç gelmemiş; gerçekten ihtiyaçları olsun ya da olmasın hep çevrelerinin ihtiyaçlarını öncelikli düşünmüş; topluma göre artık evlenme vakti gelmiş ve evlenmiş; bir müddet sonra herkes “bebek yok mu?” demiş, artık kimse sormasın diye bir de çoluk çocuk sahibi olmuş ve tabii ki çocuklarını toplumun gereğine göre yetiştirmiş. Mesela, çevresindeki herkesin çocuğu anadili gibi İngilizce konuşabiliyorken, o çocuğunu normal bir okula gönderme ihtimalini düşünmemiş bile. Çocuğunun da kendi gibi iyi(!) olması için elinden geleni yapmış.

Eğer çocuklar da kendisi gibi olursa sorunsuz, pürüzsüz gider hayat…

Ama Ya Olmazsa

Ya asi(!) olursa? Arkadaşlarını, mesleğini, yani hayatını kendi seçmek için diretirse?! Çatışma girerse hayatlarının içine! Hayatın akışı ne olur?

Aslına bakılırsa, hiçbir şey olmaz. Tek tip insandan kurtulur toplum. Tabii ki insan sosyal bir varlık. Genel toplumsal kuralları ihlal edemez kimse. Tamamen bencil olamaz, olmamalıdır da. Toplum içinde bir şeyler yapmak, her insanı mutlu eder. Önemli olan, mutlu olunan bu durumları, mutluluk sınırında bırakabilmektir. Yakın çevrenin “nasıl olsa yapıyor, nasıl olsa yardım ediyor ve mutlu oluyor, tamamen bu işi onun üzerine yıkayım ya da nasıl olsa kimseyi kıramaz hep benim söylediklerimi yapsın” demesine izin vermemektir. Birey olarak, yardımsever olduğunu ama kişilik sınırlarının olduğunu gösterebilmektir. Aksi halde mutluluk, fiziksel ve manevi yorgunluğa ve zamanla farkında olmadan nefrete dönüşür.

Başkalarını mutlu etmek adına, kendinize sırtınızı dönmeyin. Çevrenize en çok, gerçek “ben”i bulduğunuzda faydalı olabilirsiniz.

Nalan Erpolat

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz