Naftalin

Buzdan Kalp Isınır mı?

24 Aralık 2019

Yazı: Buzdan Kalp Isınır mı? | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Her yer bembeyaz. Kar ve buzla döşendi yollar. Bir haftadır kanepeden kalkamıyorum. Perdeleri sonuna kadar açtım. Yağan karı seyrediyorum. Bazen tipi şeklinde yağıyor. Delirmiş gibi. Bazen sakinliyor. Akşam olup ışıklar yanınca, çam ağaçlarının dallarına geceden sim serpmişler gibi oluyor.

Bir haftadır griple beraber yaşıyorum. Kış ayrıntıları evimin her yerinde. Sehpanın üzerinde kesilmiş limon ve portakal dilimleri. Dibinde biraz kalmış acı bitki çayım. Pastiller, kitaplar bilgisayarım. Büyük motifli tığ işi battaniyem sırtımda.

Kendimle yüzleşecek yüzlerce anı var sandığımda. Kutu mendillerle bile konuşacak kıvama gelmişim. Yalnız, mutsuz, ikiyüzlü hatta. Sadece ikiyüzlü mü? Üç, dört, belki beş yüzlü. Hayatımda bu kadar kendimi eleştirmeye zaman da bulamamışımdır herhalde. Kendime kızgınlığım dışardaki kar yüksekliğinden çok fazla. Bir kürek alıp kazmaya başlamalı ve yolları açmalı. Bunu yapacak kürek bodrumda duruyor.

Ya bende o yürek nerde?

Çocukluğumdan beri kurguladığım pembe gelecekle içine düştüğüm sıradan, rutin, vasat ve riyakâr hayat arasındaki uçurumu kaldıramayan bir kadınım ben. Hayatı yekten “riyakâr” diyerek suçlayan bu kadının kendisi de ne denli riyakâr o da tartışma konusu tabi ki.

Sosyal hayatta figüran olmaktansa kendisini asosyal hayatının başrol oyuncusu ve yönetmeni ilan eden kafesteki küskün kuşum işte ben. Kurtarılmış bölgemin de kraliçesi. Dokunulmaz sanıyorum kendimi. Dışarısı ve geçmişim ile aramda, apartmanın önündeki buz katmanı gibi büyük bir uçurum var. Kaygan. Çok tehlikeli. Geçmişe doğru bir adım atarsam tepetaklak olacağımı biliyorum. Aynı şeylerden hoşlanan, aynı heyecanlara sahip, aynı anda sevinip, aynı anda üzülebilen fabrikasyon insanların arasında felaketini bekleyen bir boyalı kuş olmayacağım derdim hep.

Bu yüzden mi birdenbire ulaşılmaz bir kadın yaptım kendimi? Farklı olacağım diye etrafımı dikenli tellerle donatmışım bilerek. Bir de bilmeden kendimi mora boyamışım. Uzak, soğuk, ruhsuz. Benim gibi mi?

Mor ve biraz kırık beyaz.

Yanına biraz da sim. İçimde çocukluğumdan kalma bir kraliçe olma arzusu yaşıyor olabilir. Karlar kraliçesi Esma! Mor ve simli şeylere olan tutkum da buradan gelebilir. Depresyonda da olabilirim. Bilmiyorum. Kederin rengi mormuş ya! Ölümün rengi olması da bu yüzden mi? Çok soğuk olduğu için mi?

Mor ve gümüş renkleri de benim gibi gelgitli. Farklı yerlerden bakınca değişiyor renkleri. Ebruli. Hayat ve uçuculuk. Eflatun hayallerim bu hafiflikten. Leylak rengi bu ümidimden. Renkler içinde bağımsız ve tutsak ülke benim için mor. Aynalı dolabın üstünde duran o çok eski biblo gibi. Yirmi bir yaş doğum günümde Deniz’in hediyesi. Kırık beyaz kanatlar ve simli küçük mor melek.

Kendi halinde bir öğretmenim. Dışarıdan bakıldığında biraz sinirli diyebilirler bana. Fazlaca ciddi görünüyor olabilirim. Evde kalmış diyorlar. Biliyorum herkes böyle söylüyor. Öğrencilerim de dâhil. Anlamıyorum. Çirkin değilim. Çirkin olmak evde kalmak için yeterli bir gerekçe değil. Ne çirkinler kimlerle evleniyor sonuçta.

Benimkisi beğenmemek, her canım balım diyene güvenmemek, şüpheci olmak, o kadar şüpheci olmak ki karşındaki insana illallah ettirmek, onu küstürmek. Herkese bu değil deyip, kulp takıp doğru insanı beklemek belki de. Ama çok beklemek.

Evde kalma korkusunu da yaşadım bir zamanlar.

Evleneyim bari şununla diye olmayacak bir adam için kişiliğimden, özgürlüğümden, kimliğimden, arkadaşlarımdan ödün de verdim. En sonunda bambaşka bir insan oldum. Ve terkedildim.

Mecburen iletişim kurduklarım ve iyi davrandıklarım da yok değil. Nereye kadar götürür beni bu dört duvar, bu boş oda? Bu depresyon hırkası ne kadar ısıtır beni bilmiyorum. Ne zaman iyileşirim? Ya da yol nerede biter? Gittiği yere kadar. Tercih meselesi.

Bu aralar geriye dönüp yaşadıklarımı izleme huyu başladı. Engel olamıyorum. Kırklı yaş sendromlarından biridir heralde. Bir sürü insan geçmişini özlemiyor mu? Yalnızlıktan bu biliyorum. Çok düşünüyorum. Küstüklerime niye küstüğümü hatırlamıyorum. İlginç!

Bir şeyler olmuş, tepkimi ve mesafemi koymuşumdur. Kuyruğu dik tutmak önemli. Çünkü bu bir prenses iletişim şekli. Böyle büyütüldüyseniz, babanızın biricik prensesi ve gelecekte anneniz gibi diktatör olmak isterseniz… Ve her şey sizin kararınızla şekillenmeliyse… En yakınınızı “Neden?” diye sorduğu için kovalarsanız hayatınızdan.

Bir gün biri çıksa, “Ne yaptım ben sana dese?” öyle açar gözlerimi bakarım herhalde. Bir tür savunma mekanizması. Sadece bir kişi tanıyorum bu soruyu sorabilecek. Çok da haklı sorarsa.

“Ne yaptım ben sana?”

Ben Deniz’e ne yaptım?

Hiç istemeden. Ergenlik kibrine gençlik ateşini buladım. Kızgın tavaya atıp kızarttım bizi. Kıtır kıtır oldu arkadaşlığımız. Tam ağzıma atıp çiğneyeceğim cinsten. Genç kızlığımızı bütün acı tatlı hatıralarımızı. Afiyetle yuttum. Hiç düşünmeden.

Ben Deniz’e ne yaptım? Oysa o hiç vazgeçmedi ki benden.

Akşamüstüne doğru kapıyı çaldı Fettah Efendi. Elinde birikmiş zarflarla. Çöpü çıkarmıştım. Merak etmiş o yine de. Alınacakların listesini verip teşekkür ettim. Bir tomar zarf tutuşturdu elime. Kredi kartları ekstreleri ve faturalar. Tam kapıyı kapatacaktım ki paspasın üstünde büyük eflatun rengi bir zarf gördüm. Yıllardır el yazısı ile yazılmış bir mektup ile karşılaşmamıştım. Kim bilirdi ki adresimi, resmî kurumlardan başka.

Hani desem ki beni çok seven bir öğrenciden gelmiştir; sanmam, sevmezler çünkü.

Merakla uzanıp aldım zarfı. Açar açmaz elime gümüş simler döküldü. Necip amcanın kırtasiyesinde yılbaşı kartları seçtiğimiz zamanlar geldi aklıma. Her sevdiğimize tek tek yeni yıl dileklerimizi yazdığımız o geri gelmez günler. Ne heyecan. Ne saflık!

Doksanların başı olmalı. Okulda yemeğimizi yemeyip bu kartlardan daha fazla almak için yarışırdık. Şimdi elimdeki bu kart çok tanıdık! Pahalı bir karttı hatırlıyorum ve çok az vardı satıldığı stantta. Birini Deniz almıştı. Birini ben. Gözümün önünde işte.

“Kime yollayacaksın?” diye sormuştuk birbirimize.

“En sevdiğim arkadaşıma” demişti Deniz. Söylememişti kim olduğunu. Çok bakmıştım bu karta o zaman, her ayrıntısı aklımda o kış gününün. Heyecanla zarfın gönderen kısmını çevirdim. Evet, başkası olamazdı zaten. Deniz Gürsoy. En eski arkadaşım.

Orman kenarında içi sıcak, camları buğulu bir kulübe. Önünde donmuş bir dere. Kar her tarafı kaplamış. Camlarından loş ışık süzülen, çatısı bembeyaz simlerle kaplı. Ağzı yüzü varmış da gülüyormuş gibi bakan o kulübe. İçinde yaşasak keşke demiştik. Eve dönerken hayaller kurmuştuk. Keşke böyle bir yerde yılbaşı kutlasak biz de.

Son zamanlarda pek çok eşyayı buluyorum anne evimin derinlerinden. Bu kartpostalı da bulmuştum geçenlerde. Kıyıp da kimseye yollamamışım. Fotoğrafların arasına karışmış. Simleri dökülmüş. Sadece bir tarih atmışım üstüne 13.12.1991, Perşembe.

Deniz yıllar öncesinin sözünü tutmuş. Ben Deniz’in en sevdiği arkadaşıymışım. Öyle yazmış. Otuz yıl sonra bile. Onca olan bitenden sonra bile.

Ortaokulu ve liseyi beraber bitirdiğim arkadaşım Deniz.

Lise ikideyken annesini, bir yıl sonra babasını toprağa veren arkadaşım. Hayatın kanlı pençesini üzerinden hiç çekmediği kadın Deniz. Buna rağmen hep Pollyanna. Hep daha da sıkı tutunan Deniz. İstanbul’da okurken benim yıllarca platonik âşık olduğum Hakan’la evlenen Deniz. Hiç affetmediğim. Olmayı istediğim her şey olabilen Deniz. Kıskançlıktan içim kavrulsa da arkadaşlığımı devam ettirdiğim Deniz.

Araları bozulsun diye Deniz’e sahte aşk mektupları yazıp Hakan’a yalanlar uydurarak, bin bir kere kavgalarına neden olan ben. Başaramamış ben. İki kazak bir etekle hep güzel olmayı başarabilmiş Deniz’e en eski kıyafetlerimi verip acı çekmesini sağlayan ben. Nikâhına gitmeyen, telefonlarına cevap vermeyen ben. Evlenemeyen, başkalarının mutluluğuna katlanamayan ben. Parası ve imkânı her zaman iyi olan, yokluk, acı, hastalık görmemiş; uzak soğuk, büyük burunlu, kibirli, kalbi buzdan sert olan ben. Bu arkadaşlığı asla hak etmeyen ve yüzleşemeyen ben. Ve hâlâ vazgeçmeyen Deniz.

Okuyorum yazdıklarını burnum şıpır şıpır damlıyor. Gözlerimdeki yaşlar yüzünden.

Deniz’in tatlı kelimelerinin üstüne kristal karlar yağıyor. Simli simli.

“Canım Esma’m,

Ölü taklidi yapsan da yaşıyorsun, biliyorum. Sadece tatillerde döndüğüm bu kentte sen sürekli yaşıyorsun. Bak ben eskilerin içinde ne buldum. Hayal ettiğimiz o kulübenin simli kartpostalını.

“Bazen aynaya bakmış gibi bir kadında kendi anneni görür, değişirsin” demiştin. Ne güzel yazardın. Hayrandım yazabilme kabiliyetine. Odamın en ücra köşesine bunu yazıp evine dönmüştün. O gün sondu. Hâlâ aklımda. Değiştin mi, değiştim mi görmek istiyorum. Bütün çıkarcılıklara, sahteliklere birlikte üzüldük geçmişte. Birimizin sıkıntısını, derdini beraber çektik. Birimizin mutluluğuyla ikimiz de dünyanın en mutlu insanı olduk. Bir bakışımızla neler hissettiğimizi anlar hale geldik.

Yaşadıklarımızdan sonra neler hissedeceğimizi önceden tahmin etme potansiyeline sahip olduk. Eleştirdik, yücelttik, gurur duyduk, yanlışlarımızı düzelttik. Sevgiyle dostlukla kardeşlikle çok uzun bir zamanı geride bıraktık. Garip olan da bu zaten. Bütün bunları başarabilmiş iki insanın bu kadar uzak olması.

Bizim için son denilen şey, sonsuzluk olsun bundan sonra, tamam mı Esma?

Bu özel kartpostalın içinden simli olmayan bir şey çıkacak. Ne olur beni kırma. Hayallerimizi gerçek yapabiliriz. Seneler sonra bile olsa! Mutlaka!

Zarfın içinden “Yılbaşı köyünde büyülü yılbaşı” yazan bir broşür ve bilet çıktı.

Birisi bizim gibi bu hayali kurmuş ve Deniz de bunu gerçek yapmış. Soyadı lisedekinin aynısı. Yani? Boşanmış mı? Boş ver dedim şüpheci iç sesime. O zamanlar geçti artık. İsminin altında da numarasını yazmış mor bir kalemle. Ah Deniz! Detayların insanı. Arayamazdım. Çok istesem de. Ben bu kadar kötüyken, bu kadar iyi olmayı nasıl becerebilmişti Deniz? Yine yeniden!

Önce yılbaşı konulu romantik bir film seyretmişim gibi hissettim. Ama elimde tuttuklarım gerçekti. Kabanımı ve beremi alıp çıktım. Ne yapacağımı da çok bilmiyordum doğrusu. Dışardaki kar yığınını temizleyip bakkala gidecektim. Kafamı dağıtırdı.

Girişte yolu açmaya çalışan Fettah efendiyi gördüm.

“Kolay gelsin” dedim.
“Karşılaştınız mı yoksa” diye sordu.
“Kiminle?”
“Bir hanım sizin kapıya bir zarf bırakacaktı. Ben bırakırım dedim. Ama o yine de kendi koydu sanırım.”

Deniz kapıya kadar gelmiş. Anladım. Ama cesaret edememiş. Tepkimden korkmuş olabilir. İyi olamadığım için, iyi insanlardan olabildiğince kaçtığımı bilip hassas davranmış yine. Geri döndüm. Kartı aldım. Biraz ilerideki hastanenin bahçesindeki kurutulmuş banklara oturup numarayı tuşladım. Kulağıma neşeli sesi geldi arkadaşımın.

“Gidiyor muyuz Esma? Tamam mı?”

***

Drama’dayız. Burası Bulgaristan sınırına kırk kilometre olan bir Yunan köyü. Noel Baba köyü. Her yer ışıl ışıl. Özenle süslenmiş. Tıpkı ortaokul zamanı hayal ettiğimiz gibi. Evet, karla kaplı bir kulübedeyiz. Önümüzde donmuş bir göl yok belki. Buzları çözülmüş şırıl şırıl akan bir gelecek var. Donmuş zamanı çözen bir masal kahramanı var yanımda. Bütün masalların içinden çıkan iyi kalpli gerçek bir prenses.

Yeni yılda donmuşsa kalbiniz, umarım bunu çözecek iyi kalpli insanlara sahipsinizdir. Yoksa bile edinin derim.

Işıl ışıl musmutlu olsun yeni yılınız.

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Özge Can 24 Aralık 2019 at 10:59

    Elime kartpostalın simi bulaştı, kalbime Deniz’in cesareti, Esma’nın çelişkiden kurtulmuş ruhu…
     
    “Ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya” dizelerini yalan çıkaracak incelikteki kalemini kutlarım.
    Gökçem, öyküdaşım; ışıltılı, efsunlu bir yıl dilerim…

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 24 Aralık 2019 at 13:49

    Ne güzel bir yorumm..♥️♥️♥️♥️ teşekkür ederim cokkk cok..
    Hepimize o ışıltılardan bulaşsın insallah yeni senede hayallerimiz gercek kelimelerimiz bol olsun. Gecen sene bana sizin gibi güzel insanlar, dostlar getirdi. Bu sene hepimizin kalbi sıcacık olsun ♥️♥️♥️♥️

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 24 Aralık 2019 at 20:46

    Valla ben Deniz’e üzüldüm. Esma’lar her yerde. Ve sen harika çizmişsin Esma karakterini. Her zamanki iyiliğinle de bu kadar kötülük yapmış bir karakteri kendi zulmünde boğmak yerine, çekip çıkarmışsın cehenneminden. Kalbin hiç nasır tutmasın Gökçe 🙏🏻😘

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 25 Aralık 2019 at 09:39

    Sevgili Editörüm, kadına şiddeti psikolojik olarak yine kadınlar uyguluyor. Bu kurgu gerçek olsaydı başka türlü olurdu. Görmek istediğim final, gerçek hayatta da bu benim. Karma diye bir şey var bu arada. Zaman, hayat, adına ne dersek diyelim, kendi kendine intikam alıyor zaten. Farkedebilen kurtuluyor. Farkettirebilen insanlarımız varsa şanslıyız. Hiçbirimizin kalbi nasır tutmasın. İyilik her zaman kazanır, diyorum ve sizi çokk seviyorum, çok teşekkür ederim..

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan