Aklımdan Geçenler

Moskova’da Son Tango

4 Aralık 2019

Yazı: Moskova’da Son Tango | Yazan: Hasan Saraç

Bin yıllık kuzey komşumuz Rusya’nın nüfusu iki katımızdan biraz daha az, sahip olduğu toprakların yüzölçümü ise yirmi katımızdan fazladır. Dünyanın en geniş topraklarına, petrol, doğal gaz gibi yeraltı zenginliklerine sahip olan Rusya ilk kez şimdiki Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’de kuruldu.

On altıncı yüzyılın zalim çarı “Korkunç İvan” Rusya’nın başkentini Moskova’ya taşır ve demir bir yumrukla idare ettiği ülkesinin sınırlarını Batı’ya doğru genişletir. Üzerinden iki asır geçer, bu kez de bütün dünyanın “Büyük Petro” namıyla andığı vizyoner lider bataklıkları kurutup o topraklarda muhteşem bir şehir yaratır ve adını Saint Petersburg koyduğu bu kente taşır sarayını. 1917 yılındaki kızıl devrimle birlikte Moskova mutlak gücüne yeniden ulaşır.

Uzun ve karmaşık geçmişi kadar yaşam tarzı ve tuhaf gelenekleriyle de bambaşka bir ülkedir Rusya.

Sabah saat dokuzda Saint Petersburg’daki işine giden bir yönetici ofisindeki masasına oturmaya hazırlanırken, ülkesinin en doğusundaki Sahalin adasında yaşayan mesai arkadaşları çoktan işten çıkıp evlerine gitmişlerdir bile…

Kendi sınırları içinde dokuz saatten fazla zaman farkı olan bir ülkeyi nasıl yönetirsiniz acaba?

1861 yılına dek köylülük kavramı bile oluşmamıştı Rusya’da. Serfler, yani köylerde yaşayan halk o toprakların sahiplerine aitti, köy ile birlikte alınıp satılan bir meta, bir nevi tapulu köle… Rusya’nın yetiştirdiği en güçlü yazarlardan biri, belki de en önde geleni olan Tolstoy da varlıklı bir toprak sahibinin oğluydu. İlk yıllarını ailesine ait serflerin çocuklarıyla kırlarda oyun oynayarak geçirmişti. Yıllar sonra da Yasnaya Polyana’daki evlerine geri dönüp vaktinin bir bölümünü o insanları eğitmeye adamıştı.

Peki, kim ya da kimler temsil eder şu bin küsur yıllık devasa ülkeyi?

1917 Komünist devrimi sonrasında bütün aile fertleri kurşuna dizilen Romanov hanedanı mıdır Çarlık Rusya’sının sembolü? Lenin mi, Stalin mi yoksa Putin midir Sovyetler Birliği’nin en bilinen markası, alameti farikası?

Rus erkeği dediğimizde kafasına diktiği votka kadehini gürül gürül yanan şömineye fırlatıp atan, kahkahasıyla yeri göğü inleten, bakışlarıyla etrafındakileri korkudan titreten saçı sakalı birbirine karışmış devasa adamlar mı canlanır gözümüzde? Yoksa dışarıda lapa lapa kar yağarken birbirleriyle ölümüne Rus Ruleti oynayan gözü kara maçolar mı? Ya da kılıçları bellerinde, heybetli bir duruşla etrafını süzen gaddar savaşçılar mı?

Hoyrat, acımasız çarlık askerleri mi, Troçki’yi dünyanın bir ucundaki evinde saklanırken çekiçle öldüren KGB ajanları mı yoksa Doğu Avrupa’yı yarım asır boyunca demir yumrukla inleten Sovyet liderler mi temsil eder bu koca ırkı?

Peki, eğer öyleyse, Rusya denince yalnızca şiddet ve vahşet akla geliyorsa nereden çıktı Aleksandr Puşkin’in, Boris Pasternak’ın, Vladimir Mayakovski’nin kaleminden dökülen dizeler? Hangi topraklarda yetişti Maksim Gorkiler, Vladimir Nabakovlar, Dostoyevskiler, Turgenyevler, Tolstoylar, Çehovlar?

Hangi kudret o büyülü notaları Rimski Korsakovların, Aleksandr Borodinlerin, Sergei Rahmninofların, Boris Çaykosvkilerin yüreğinde demleyip harmanladı? Anna Pavlova’lar, Galina Ulanova’lar Bolşoy Tiyatrosu’nun sahnesinde bir kuğu gibi süzülürken neler hissediyordu acaba onları izleyen şanslı insanlar? Peki, Rudolf Nureyev’ler, Mihail Barışnikof’lar nasıl asılı kalabiliyordu havada, sanki yer çekimi hiç yokmuşçasına?

Nereden baksak bir başka sırla efsunlanmış bu dünyayı birkaç satıra sığdırmak öylesine beyhude bir çabadır ki!

Belki de sırf bu yüzden birçok ülkenin yazarları hakkında portreler hazırladım ama bir türlü elim Rus edebiyatı üzerine bir şeyler yazmaya gitmedi ilk başlarda. Cesaret edemedim. Sonra bir de baktım ki zaten birer Rus göçmeni olan birçok yazarın portresini çoktan hazırlamışım bile. Amerikalı bildiğimiz Isaac Asimov, Ayn Rand, Vladimir Nabakov… Zaten hepsi Rusya’da doğmamış mıydı?

27 Mart 1993

İstanbul’dan kalkıp Şeremetova II havaalanına gitmekte olan uçakta ben de vardım.

Bir grup turizm yatırımcısı ve yöneticisi ile birlikte Moskova’ya uçuyorduk. O güne kadar beş kıtada onlarca ülkeyi gezip görmüş olmama rağmen oldukça heyecanlıydım. Bu kez farklıydı. Hakkında çok şeyler okuduğumuz, yazarlarını, şairlerini, bestecilerini, satranç ustalarını, sporcularını, politikacılarını uzaktan takip ettiğimiz ama gerçekte hakkında pek az şey bildiğimiz o gizemli ülkeye gidiyorduk. Arka koltukta oturan bir arkadaşıma hangi otelde kalacağımızı sorduğumda, Mejdunarodnaya (Uluslararası) cevabını almış, böylece ilk Rusça kelimemi de öğrenmiştim. Zaten iş nedeniyle Moskova’ya gelen yabancıların kalabileceği otellerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu o yıllarda.

Koltuğuma gömülmüş pencereden dışarıyı seyrederken yakın gelecekte bu ülkede bir şirket kuracağımı, o meşhur otellerin pek çoğunda konaklayacağımı, en azından seksen kere bu şehre yeniden geleceğimi nereden bilebilirdim ki…

Bolşoy Tiyatrosu

Moskova’daki ikinci gecemizde kaldığımız otelin Intourist bürosundan aldığım biletle Bolşoy (Büyük) Tiyatrosu’nun yolunu tutmuştum. Localardaki kumaşların yıpranıp solmuşluğuna, üzerinde yürünürken parkelerin öfkeyle gıcırdamasına rağmen her haliyle insanı derinden etkileyen ihtişamlı bir mimarisi vardı bu asırlık binanın. Tavandan aşağıya mağrur bir edayla inen o göz kamaştırıcı perde açılıp da Bolşoy Balesi’nin dansçıları zarif bilek hareketleriyle, yer çekimine meydan okuyan figürleriyle sahneyi doldurduğunda her biri bir başka sanat eseri olan kostümler, arka planda yükselen heybetli dekorlar bizi koltuklarımıza çoktan mıhlamıştı.

Daha sonraki yıllarda bu gösterilere çok farklı yöntemlerle bilet almaya çalıştım. Ne yaparsanız yapın, hangi yolu denerseniz deneyin, hiç olmadı şirketinizde çalışan bir Rus vatandaşına aldırın biletinizi ya da konser salonunun kapısına gidip kışın ayazında karaborsacılarla kavga döğüş pazarlık edin, sonuç değişmiyordu. Resmi satış fiyatı yaklaşık üç dolar olan o biletlere 90 – 110 dolar arası bir bedel ödemeden mermer sütunlarla kaplı o kapıdan içeri asla adımınızı atamıyordunuz. Perde arasında büfelerden birine uğrayıp havyarlı bir kanepe ile bir kadeh şampanya içmenin bedeli de 20 dolar… Ortada hiç resmi bir fiş, fatura olmadığına göre seyircilerden toplanan o paralar bilinmeyen adreslere ışınlanıyor olmalıydı gizemli bir şekilde. Tüm bu yarı resmi soygun ortamına meydan okurcasına, ayakta bile durmakta güçlük çeken ama sorumluluklarını hiç aksatmadan büyük bir ciddiyetle yerine getiren teşrifatçıların, yani kürkleri, paltoları, kalpakları teslim alıp program bitişinde sahiplerine iade eden o Moskovalı yaşlı kadınların bir gün bile bahşiş kabul ettiklerine şahit olmadım.

O görkemli salon altı yıl süren ve 700 milyon dolara mal olan bir renovasyondan sonra kapılarını dünyaya yeniden açtı.

Aradan yıllar geçti…

Karlı bir kış günü, öğleden sonra saat dört sularında Moskova’daki büyük parklardan birinin ortasında tek başıma yürürken, artık antika sayılabilecek bir müzik düzeneğinden yükselen romantik Rus ezgilerine ayak uydurup sessizce birbirleriyle dans eden yaşlı insanlarla karşılaştım. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, şehrin kuzeydoğusundaki fuar alanlarının yer aldığı Sokolniki parkıydı burası. Hiç konuşmadan birbirlerine sarılıp hülyalara dalan bu insanların açık havada, hem de üstü kar tutmuş ağaçların arasında süregiden bu dans gösterisi beni çok etkilemişti.

Tango yapmıyorlardı, buna karşın ağır adımlar eşliğinde parmakları üzerinde yükselişleri çevrelerini kuşatan puslu havaya çok daha uygundu sanki. Müzik bittiğinde partnerlerini değiştirip kendi dünyalarına geri dönüyorlardı. Sanki Federico Fellini filmlerinden bir sahne çekiliyor, ben de meraklı turist rolünü oynuyordum. Şurası muhakkak ki çok özel bir ana denk gelmiştim, ne yazık ki bu gösterinin ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikrim yoktu o sırada.

Yazı: Moskova’da Son Tango | Yazan: Hasan SaraçÖnemli bir gün mü kutlanıyordu? Bir tanıdıklarının yaş günü müydü? Yoksa ölen bir arkadaşlarını mı anıyorlardı?

Bir süre sonra orada öylece dikilmiş, olan biteni şaşkın gözlerle seyreden yabancı halimden utandım. Sanki onların ruhlarını taciz ediyor, yarattıkları büyülü atmosferi kendi ellerimle bozuyordum. Usulca oradan uzaklaşıp Moskova’nın gürültülü hayatına geri döndüm.
Bu olayın üzerinden birkaç ay geçmemişti ki, bir tesadüf eseri, bu
hikâyenin aslını öğrenme fırsatım oldu.

Birbirlerinden habersiz oraya gelip yılın belli günlerinde aynı parkın aynı köşesinde buluşan, konuşmadan anlaşan, mutluluğu kendi sessizliklerinde arayan, hüzünlerini gözyaşı dökmeden paylaşan yaşlı insanların hikâyesiydi bu. Sayıları her yıl azalan ama bir kez daha o parkta dans edebilmek uğruna yaşama tutunan ve gün bittiğinde birbirlerine veda ederken bir sonraki randevuya kaçının tekrar gelebileceğini bilemeden evlerine dönen yalnız insanların dünyasıydı.

Daha mutlu oldukları Sovyet döneminde başlatılmış bir geleneği sürdürmeye kararlı, o devrin sonra ermesini bir türlü içlerine sindiremeyenlerin sessiz baş kaldırışı…

Ne de olsa kendilerinin hükümran oldukları o eski dönemde en azından pek çok şey bedavaydı. Her şeyden önce gençtiler. Bir gelecekleri, henüz gerçekleşmeyen hayalleri vardı.

Bir gün geldi, her şey aniden değişiverdi.

Politbüro’nun karşı konulmaz gücü, parayla yer değiştirmişti. Artık ısınmak hatta telefonla görüşmek için bile nakit gerekti. Seyahat etmek, metroya binmek, konsere gitmek için kendi ceplerinden ödeme yapmak zorundaydılar. Alışveriş yaparken o sonu gelmez alışveriş kuyruklarında beklemiyorlardı ama onların şehrin ana caddelerini kaplayan o büyük, ışıltılı mağazalardan bir şeyler alabilecek imkânları da yoktu.

Dünya’ya meydan okuyan Sovyet İmparatorluğu’nun merkezinde yaşamanın ayrıcalığını yüreklerinde hissedemiyorlardı artık. Sıradan Sovyet vatandaşlarının vize almadan, çalıştığı yere bilgi vermeden elini kolunu sallayıp ziyaret edemeyeceği o tılsımlı başkent olmaktan çıkmıştı Moskova. Canı isteyen gelebiliyordu, dilediği otelde kalabiliyordu hem de kimselere hesap bile vermeden! Üstüne üstlük KGB’nin tornasından çıkma mafyavari iş adamlarının insan azmanı korumaları dahi onlardan yirmi kat daha zengindi.

Ne yazık ki onlar artık önemsizdiler.

Devirler, rejimler, iktidarlar hiç durmadan değişti bu yaşlı dünyada. Bir karış kanlı toprak uğruna savaştı her ırktan, renkten, görüşten insan…

En sonunda gün geldi, sanat onları yeniden birleştirdi.

Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 6 Aralık 2019 at 20:00

    Her yazınızda olduğu gibi bunu da büyük bir merak ve keyifle okudum. Siteyi kurarken, genel bilginin blogger mantalitesinde anlatılmasını hedeflemiştim. Tam da arzu ettiğim anlatımdı yazdıklarınız. Bilginin kişisel deneyimle harmanlandığı, öznel bakış açısı korunurken gerçekliği eğip bükmeden okura farklı bir bakış sunan yazınızı çok sevdim. Yüreğinize, bilgi birikiminize, aktarım ve edebi gücünüze sağlık.

    • Cevapla Hasan Saraç 7 Aralık 2019 at 01:02

      Sanırım cevap yerine yorum gönderdim.. ☺️

  • Cevapla Hasan Saraç 7 Aralık 2019 at 01:00

    Teşekkür ederim sevgili site sahibi. Site olmasaydı bu yorum olmayacaktı, bu yazı yazılmayacaktı, bu okurlar başka konularla ilgileniyor olacaktı. Uzatıp gidebiliriz bu sohbeti. Gerçek olan tek şey bu site olmasaydı hiçbir şey olmayacaktı. Bunu hayal etmek değerli, o hayali gercekleştirmek çok daha değerli. Her durumda hazıra alışmış insanlar bunun ne anlama geldiğini anlayamayabilir. Sorun yok, bir de hayal edemediklerini birileri gercekleştirdiğinde burun kıvırıp açığını arayanlar var.. Yatağa yattıklarında ne düşünüyorlar çok merak ediyorum.. Bu güzel yorum için teşekkür ediyorum. Moral basarının gübresidir. Sanırım bunu en iyi bilenlerden biri de sitemizin kurucusu…

  • Cevap Yaz