Yazdıklarıyla Yaşayanlar

Stephen King

16 Aralık 2019

Yazı: Yazdıklarıyla Yaşayanlar | Stephen King | Yazan: Hasan Saraç

Karanlık Çöktüğünde Sahne ‘Kral’ın!

“İster doktorun size kanser olduğunuzu söylemesi, ister bir telefon muzipliği olsun, hayatınızda size nedeni anlaşılmaz gelen bir şeyle başa çıkmak zorunda kaldığınız bir noktaya mutlaka gelirsiniz. Bu durumda, ister hayaletlerden veya vampirlerden, ister sokağın aşağısında yaşayan Nazi savaş suçlularından söz ediyor olalım, hep aynı şeyden, yani olağan hayatın içine olağanüstü bir şeyin izinsiz girmesinden ve onunla nasıl başa çıkacağımızdan konuşuyoruz demektir. Bunun hem bizim karakterimiz, hem de başkalarıyla ve içinde yaşadığımız toplumla etkileşimimiz hakkında ortaya koyduğu şeyler beni canavarlar, vampirler, hortlaklar ve hayaletlerden çok daha fazla ilgilendiriyor.”

Amerika’nın kuzeydoğusundaki Maine eyaletinin Portland kentinde, 21 Eylül 1947 günü bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Bir tüccar denizci olan Donald King ve karısı Nelli Ruth yeni doğan oğullarına Stephen adını koyarlar. Stephen henüz yürümeye yeni başlamışken, babası Donald bir paket sigara almak bahanesiyle evden ayrılır ve bir daha hiç dönmemecesine, adeta bir alacakaranlık kuşağında kaybolur gider.

Dört yaşındaki oğlu David ve onun küçük kardeşi Stephen ile ortada kalan anne Ruth’u zorlu bir yaşam beklemektedir. Indiana ve Connecticut’ta bir süre dolandıktan sonra üçü birlikte Maine’e geri dönerler. Ruth ailesini geçindirebilmek için kimi zaman günde iki vardiya çalışmak zorundadır. Mutfaklarda bulaşık yıkar, garsonluk ve bakıcılık yapar. Kısacası bulabildiği her işte çalışır. Ailenin bu güç koşulları altında ilköğrenimini ve ardından liseyi başarıyla tamamlayan Stephen, Maine Üniversitesi İngilizce bölümünden 1970 yılında mezun olur.

“Eğer bir şey yazdıysanız ve birisi onun için size bir çek gönderdiyse, siz de o çeki bozdurduysanız ve karşılıksız çıkmadıysa ve sonra o parayla elektrik faturanızı ödediyseniz, sizi yetenekli addederim.”

Stephen henüz çocuk yaşlardayken, bir gün eve gözleri donuklaşmış, dili tutulmuş durumda gelir.

Neler olduğunu bile anlatacak hali yoktur. Bir süre sonra, yakın bir arkadaşının bir trenin altında kalarak Stephen’ın gözleri önünde öldüğü anlaşılır. Daha sonraki yıllarda eserlerindeki şiddet, korku ve gerilim öğelerinin bu olayın yol açtığı ruhsal travma ile ilintisi tartışılsa da yazarın kendisi bu konuda yorum yapmayı reddedecektir. Ancak ilginç bir gerçek de eserlerinde farklı türden gerilim ve belirsizlikleri ele alan Paul Auster’ın da çocukluğunda tıpkı Stephen King gibi çok sarsıcı bir olaya yakından tanıklık etmiş olmasıdır.

Erken yaşlarda arkadaşlarına çizgi romanlardan türettiği öyküleri anlatmaya başlayan Stephen, lise yıllarında yazmaya ve okumaya kıtlıktan çıkmış gibi dört elle sarılır. İlk olarak on sekiz yaşındayken bir hikâyesi yayınlanan Stephen, ilk parasını ise yirmi yaşındayken bir dergiye sattığı Glass Floor (Cam Zemin) adlı kısa öyküsünden kazanacaktır.

“Bana ‘Nasıl yazıyorsun?’ diye sorduklarında her zaman ‘bir defada bir kelime’ diye cevap veririm ve bu cevap hiç kabul görmez. Oysa hepsi bundan ibarettir. Fazlasıyla basit gibi geliyor, ama Çin Seddi’ni düşünün mesela: Bir defada bir taş, değil mi? Hepsi bu. Bir defada bir taş. Ama o piç kurusunu uzaydan teleskopsuz görebildiğinizi okumuştum bir yerde.”

Üniversite yıllarında kütüphanede çalışırken tanıştığı zeki bakışlı, çapkın gülüşlü, mevzun bacaklı sarışın kıza delice âşık olan Stephen, Tabitha Spruce ile 1971 yılında evlenir. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra bir süre iş arayan Stephen, en nihayet Maine eyaletindeki Hampden Akademisi’nde İngilizce öğretmenliğine başlar. Bir yandan da gece, gündüz, hafta içi, hafta sonu demeden yazmaya devam eder.

Genç yazar kısa öykülerle başladığı yazarlık hayatına Carrie adlı ilk romanıyla devam eder.

Başlangıçta bir kısa hikâye olarak yazmayı düşündüğü Carrie’nin ilk müsveddelerini beğenmeyerek çöpe atar, ancak onları bulan eşi Tabitha hikâyedeki potansiyeli görerek kocasını bu eseri hayata geçirmesi için ikna eder. Romanın bir yayınevi tarafından kabul edilmesiyle birlikte hayatının tek kalemde en büyük rakamını, 2500 doları avans olarak alan Stephen, artık ilk romanından yirmi-otuz bin dolar kazanmanın hayallerini kurmaktadır.

Bir gün ders verdiği okuldan eve geldiğinde telefonu çalar. Yayıncısı, ilk romanın telif haklarının Doubleday Yayıncılık tarafından dört yüz bin dolara satın alındığını ve genç yazarın iki yüz bin dolar kazandığını müjdelemektedir. Çıplak ayak dışarı fırlayan Stephen karısını bulmak için bir saat oradan oraya koşar ve eli boş eve döndüğünde Tabitha’yı mutfakta bulur. Haberi öğrenen karısı bir süre şaşkın şaşkın etrafa bakınıp öylece ayakta dikildikten sonra kocasının boynuna sarılıp hüngür hüngür ağlayacaktır.

“Yetenek sofra tuzundan ucuzdur. Başarılı bireyi yetenekli olandan ayıran, alabildiğine sıkı bir çalışmadır.”

Artık profesyonel bir yazar olmayı planlayan Stephen öğretmenliği bırakır ve tüm zamanını tutkun olduğu tek işe, yazmaya hasreder. Tam da o günlerde Stephen’in annesi Ruth, yorgun çıktığı çetin hayat mücadelesinin bedelini genç yaşta dünyaya veda ederek ödeyecek, ilk romanıyla gurur duyduğu oğlu Stephen ise, alkolü fazla kaçırdığı için cenaze töreninde konuşamayacaktır.

Stephen King için içki ve müzik eşliğinde korku ve gerilim yüklü vahşi senaryolar kurgulama yılları artık başlamıştır. 1985 yılından itibaren alkol bağımlılığına, uyarıcı haplar ve uyuşturucular da eklenir. Kafası dumanlı, kendi yarattığı bambaşka dünyalarda yaşamaya başlayan çılgın yazar, okurlarını dehşet içinde koltuklarına mıhlayan romanlarını peş peşe üretmektedir. Hatta 80’li yıllarda yazdığı romanların büyük bir bölümünü hatırlamayan yazar, daha sonra bunun nedeninin alkolizm olduğunu itiraf etmiştir.

“İnsanlar benim çok tuhaf bir insan olduğumu sanırlar. Bu doğru değil. Küçük bir oğlanın kalbi var bende. Yazı masamın üstünde cam bir kavanozun içinde duruyor.”

Tanınmamış bir isimle kendini yeniden sınamak için mi, yoksa bir yıl içinde birden çok eserinin basılmasına karşı çıkan yayınevlerini tuzağa düşürmek için mi bilinmez, King 1977-1984 yılları arasında Richard Bachman mahlası ile beş roman daha yazar ve yayınlatır. Dikkatli bir kütüphanecinin bu sırrı ifşa etmesi üzerine önce Bachman’ın aniden öldüğüne dair gazetelerde bir haber çıkarılır ve nihayet King’in The Dark Half adlı romanını Richard Bachman’a ithaf etmesiyle bu tuhaf proje sona erer.

Bachman’ın bir gün popülerlikte Stephen King’i geride bırakıp bırakamayacağı sorusunun yanıtı ise bir sır olarak kalmaya mahkûm. Yayınlandığı kısa süre içinde parlak bir geleceğe işaret eden eleştiriler de alan roman hakkında bir eleştirmen, “Eğer Stephen King gerçekten yazabilseydi, işte böyle yazardı” yorumunda bile bulunmuştu.

“İyi kitaplar bütün sırlarını bir çırpıda ele vermez.”

1990 yılına gelindiğinde, geride düzinelerce roman, yüz milyonlarca dolarlık bir servet ve harabeye dönmüş bir beden kalmıştır. En sonunda karısının kararlı tavrı ve ısrarıyla önce uyuşturucudan kurtulan, sonra uyarıcı hapları ve nihayet alkolü hayatından silip atan King, kısa bir depresyon döneminin ardından yeniden yazmaya koyulur. Eserleri kapış kapış satılmakta, ancak kendisi akademik çevrelerce bir türlü edebi değer taşıyan bir yazar olarak kabul edilmemektedir.

Yıllar geçer, gençliğinde King’i okuyarak büyüyen yazarlar artık edebiyat dünyasının yeni sesleridir. Hayal güçlerinin olgunlaşmasına katkıda bulunan yazara olan gönül borçlarını, onu layık olduğu konuma oturtarak ödeyeceklerdir.

Stephen King, düzenli bir hayata kavuşup ailesiyle uyum içinde yaşadığı, sporu ihmal etmediği bir dönemde, 1999 yılının 19 Haziran günü kaldırımda koşu yaparken, yazdığı onca gerilim ve korku hikâyesine bir nazire gibi, dikkatsiz bir sürücünün kendisine çarpması sonucu ölümle burun buruna gelir. On gün içinde beş ameliyat geçiren, beş ay boyunca “modern işkence” olarak nitelediği fizik tedavi seanslarına maruz kalan inatçı yazar, doktorları bile şaşırtan bir mucizeyle çok geçmeden tekrar yürümeye başlayacaktır.

“Yazmak hayatın kendisi değildir ama bazen hayata dönüşün bir yolu olabilir.”

Geçirdiği bu ağır sarsıntının yazarlık hayatına etkileri ne olacak diye merak edilirken, King yeniden bilgisayarının başına geçer. 2000 yılına gelindiğinde Türkçe’ye Yazma Sanatı diye çevrilen On Writing adlı muhteşem eseriyle hayat hikâyesini, yazarlık hayatının iniş çıkışlarını, başarılı bir yazar olabilmenin ipuçlarını, geçirdiği korkunç kazanın tahribatını ve sonrasında yaşadıklarını okurlarıyla paylaşan King, sade ama güçlü anlatımı, içtenliği ve alçak gönüllülüğü ile ününü bir kez daha pekiştirecektir.

“Alo? Burası Sidewinder Polis Karakolu. Ben Memur Humbuggy.”

“Beni dinleyin, Memur Humbuggy. Çok dikkatle dinleyin ve sözümü kesmeyin, çünkü ne kadar zamanım olduğunu bilmiyorum. Adım Paul Sheldon. Sizi Annie Wilkes’in evinden arıyorum. En az iki haftadır burada onun tutsağıyım, hatta belki de bir aydır. Ben…”

“Annie Wilkes ha!”

“Hemen buraya gelin. Bir ambulans da yollayın. Ama Tanrı aşkına, kadın eve dönmeden gelmeye çalışın…”

Beyaz Perdeye Misery (Ölüm Kitabı) adıyla aktarılan ve dilimize Sadist olarak çevrilen romandaki bu sahne pek çok Stephen King romanındaki ana kahramanın nasıl çaresizce kötülüğe, zorbalığa direndiğini, yaşama tutunmaya çalıştığını göstermesi açısından çarpıcı bir örnek olabilir.

King’in bir yazar olarak farklı kategorilerde kazandığı düzinelerce ödüle, 2003 yılında bir de National Book Award (Ulusal Kitap Ödülü) eklenir.

Yazdıkları kimi akademik çevrelerce küçümsenmeye devam etse de bu önemli ödülle King’in edebiyat dünyasındaki yeri tartışılmaz biçimde kabul edilmiştir artık.

“Fikirlerimi her yerden alırım. Ama onların tümü bazen tek bir şeyi görmekten ibaret kalabilir, birçok durumda ise iki şeyi görme, onları yeni ve ilginç bir şekilde birleştirme ve ‘Peki ya şöyle olsa?’ sorusunu ekleme noktasına gelir. Kilit soru her zaman ‘Peki ya şöyle olsa’ sorusudur.”

Bugüne kadar yaşamına neredeyse yüz adet roman, yirmiye yakın öykü ve senaryo ile Yazma Sanatı adlı otobiyografik eserini sığdıran King, gençlik yıllarından beri müzikle de epey ilgilenmiştir. Zaman zaman amatör gruplarda gitar çalan King’in, pek çok eserini sonuna kadar açılmış bir hoparlörden yükselen müzik eşliğinde yazdığı da biliniyor.

King’in, başta Hayvan Mezarlığı, Ölüm Bölgesi, Dolores Clairborne, Carrie, Öldüren Sis, Sadist, Benimle Kal, Cinnet, Yeşil Yol ve Esaretin Bedeli olmak üzere bugüne kadar elliye yakın eseri sinemaya uyarlanmıştır. Yaşayan yazarlar arasında kitapları sinemaya en çok uyarlanan isim olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na geçen yazar, bu filmlerden pek çoğunun en az bir sahnesinde beklenmedik bir anda ortaya çıkıvermesiyle de tanınıyor.

Söz konusu filmlerde rol alan Morgan Freeman, Jack Nicholson, Lauren Bacall, Julianne Moore, Tom Hanks, Johnny Depp, John Turturro, George Scott, Arnold Schwarzenegger, Christopher Plummer, Kathy Bates, Tim Robbins gibi ünlü sinema sanatçılarını düşündüğümüzde, neredeyse tüm Hollywood yıldızlarının King’e bir selam borcu olduğunu söyleyebiliriz.

Yetenekli olduğu kadar ilginç de bir insan olan King’in, 28 Gün Sonra adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan filmi çok beğenip, 275 bileti birden alarak tüm salonu kapatmasıyla da kayıtlara geçmiş bulunuyor.

Ünlü korku yazarı ayrıca, “triskaidekafobi” diye adlandırılan fobiden mustarip, yani 13 sayısı onda abartılı bir tedirginlik ve korku yaratıyor.

“İyi olmak kötü olmaktan daha iyidir ama iyiliğe müthiş bir bedel ödeyerek ulaşırsınız.”

Cep telefonlarıyla konuştuktan sonra birer zombiye dönüşen ve her önüne çıkanı şuursuzca öldüren insanların saldığı dehşet üzerine kurgulanmış Cep (2006) adlı romanı, ya da 2011 yılında yayınlanan ve John F. Kennedy suikastını önlemeye çalışan bir zaman gezgininin hikâyesini anlatan 11/22/63 adlı eseri ele aldığımızda, King’in gerektiğinde bir kitabı yazmadan önce ne kadar detaylı bir araştırma yapabildiğini ve bilim kurgu dünyasında da nasıl söz sahibi olabileceğini görüyoruz. Yazılışı 1982-2012 arasında yaklaşık 20 yıllık bir döneme yayılan 7 ciltlik Dark Tower (Kara Kule) serisi de Stephen King’in o müthiş yaratıcı evreninin merkezini oluşturan bir magnum opus* olarak tanımlanıyor. Stephen King, kendisi de bir yazar olan ve yayınlanmış dokuz romanı bulunan kırk yedi yıllık hayat arkadaşı Tabitha King ile birlikte 1980’den bu yana Maine eyaletinin Bangor kentinde, 1858’de inşa edilmiş Viktorya tarzı bir malikânede yaşıyor. Yapının tekinsiz bir klasik Gotik eve benzemesine ilaveten, King mülkünü tepesinde bir çift demir yarasayla örümcek ağı şeklinde bir kapısı olan demir bir parmaklıkla da çevirmiş. King’in böyle bir korku evi klişesinde yaşama arzusu, konuklardan hoşlanmamasına karşın kaçınılmaz olarak hayranları için mükemmel bir fotoğraf fonu oluşturuyor.

Yazlarını Florida’daki evlerinde geçiren çiftin üç çocuğu ve üç torunu var. King çifti yazar olmak isteyen gençlere burslar veriyor ve ünlü yazar edebiyat dünyasında bir yer edinmeye çalışan yeni yazarlara destek olmaya devam ediyor.

Eserlerinin satışı bugüne dek 350 milyon adedi aşmış bulunan Stephen King, en büyük tutkusu olan yazma ve yaratma uğraşına yaklaşımını şu kısacık cümleyle özetliyor:

“Kurmaca, yalanın içindeki gerçektir.”
 
 

Açıklamalar:

Magnum Opus: Latince “büyük iş” anlamına gelen bir deyiştir. Yazıldığı gibi okunur. Bu deyiş bir sanatçının en önemli ya da en bilinen eserini, yani başyapıtını belirtmek için kullanılır. Örneğin İlahi Komedya, Dante’nin “magnum opus”udur. ⇡⇡⇡
 
 
 

Bu portre, yazarımız Hasan Saraç’ın Yazdıklarıyla Yaşayanlar adlı eserinden alınmış olup, yayıncı kuruluş Portakal Kitap‘ın özel izniyle yayınlanmıştır. Bir başka ortamda kullanılması, paylaşılması yasaktır…

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 18 Aralık 2019 at 14:57

    Ben Stephen King’i inanılmaz severim. Sanırım ergenliğim onu okuyarak geçti diyebiliriz, artık ben de nasıl bir psikolojideysem 🙈😂
     
    Edebiyat çevrelerini bazen anlayamıyorum; önemli olan yeni, orijinal, hayal gücünün doruklarında bir hikayeyi sade bir dille anlatmak mı, yoksa bin kere işlenmiş bir konuyu ağdalı bir üslupla -bir paragrafı anlamak için en az iki kere okumanın gerektiği- yazmak mı? Tamam bu “sanat için sanat” akımına uygun bir duruş belki de fakat herkes bu ağırlıkta metinleri okuyabilecek yetkinlikte mi? Kim okusun diye yazıyor bu insanlar, daracık bir zümre için mi? Sonra vay efendim “okunmuyoruz biz”. Bu duruma şaşırmalarına da ben şaşırıyorum 😂
     
    Stephen King’le büyüyen kendi neslimin sonunda hak ettiği saygıyı yazara verdiği için çok mutluyum. Bir deha bana kalırsa. İstedikleri kadar küçümsemeye çalışsın bazı çevreler; bu kadar okunan, sevilen bir insan “başarı”nın vücut bulmuş halidir.
     
    Harika bir biyografiydi. Kitabınızda hepsini okumuş olmama rağmen, sitede bir kez daha okurken aynı keyfi aldım. Kaleminize, bilginize, aktarım gücünüze sağlık.
     
    🤗🤗🤗

  • Cevapla Hasan Saraç 18 Aralık 2019 at 17:08

    İnsanlık tarihinin en büyük açmazlarından biri de bu herhalde. Alışkanlıkları bir türlü kıramamak, yeniliğe ve farklılığa her fırsatta karşı çıkmak ve böylece önemli kişi olmak ya da havasını atmak… Hele ressamlara, yazarlara hatta tüm sanatçılara uygulanan bu baskı… Statüko temsilciliğine soyunmanın anlamsız gururu…
     
    Çok değerli yorum için teşekkürlerlerimle… 😊

  • Cevap Yaz