Cadı Sanatı

Yaşam, Ölüm, Sonrası?

9 Aralık 2019

Yazı: Yaşam, Ölüm, Sonrası? | Yazan: Didem Çelebi Özkan

Yaşamayı sürdürebilmek için ölümden sonra bir hayatın varlığına inanmaya ihtiyaç duymamız çok ilginç değil mi? Kibrimizden kaynaklanıyor tüm bu ölüm sonrası kurguları bence. Yok olacak olmayı, koca evrende öyle çok da önemli bir değerimiz olmadığını kabul edemiyoruz.

Karınca öldükten sonra ruhuna ne oluyor, diye sormuyoruz. Hatta ona bir ruh bile atfetmiyoruz. Koca dünyada bir karınca ne ki? Dev bir organizmanın mikroskobik bir parçası sadece. Ya peki insan? Koca evrende bir insan ne ki? Karıncadan ne farkı var? Neden insanın da büyük, çok büyük bir resmin ufacık bir parçası olduğunu kabul edemiyor da kendimizi her canlıdan üstün görüyoruz?

İnsan=Düşünen Varlık

İşte bu cümleyle tüm yaradılıştan üstün olduğumuz yargısına varıyoruz. Hayvanlar da düşünüyor; onlar imgesel düşünce gücüne sahipken biz kavramsal da düşünebiliyoruz, fark bu. Bu fark da “alet yapabilen” tanımını getiriyor eşitliğin diğer tarafına. Hayvanların basit aletlerinin yerine kavramsal düşünme yetimiz sayesinde bizler çok daha karmaşık aletler yapabiliyoruz. Dünyanın egemen canlısı olabilmemizin birincil nedeni aletler sayesinde yanlarında karıncadan pek farkımız kalmayan koca mamutların ve nicesinin soyunu tüketebildik. Eko sistem bir döngü içinde milyarlarca yıl kendini besleyebilmişken alet yapabilme becerimiz arttıkça birkaç bin yılda hayvan nüfusunun neredeyse kökünü kazıdık. Son 400 yıl içinde 89 memelinin neslinin tükettik, 169 memeli de tehlike altında. Aferin bize. Gerçekten çok özeliz.

Kibrimiz evren modelimizden belli:

Önce evrenin merkezine koyduk kendimizi. Güneş sisteminin diğer gezegenleri, hatta Güneş bile, Dünya’nın çevresinde dönüyor, deyip durduk kibirle. Bunun aksini söylemeye cüret eden bilim insanları ağır cezalara çarptırıldı. “İnsan” tüm evrenin merkezi olmalıydı, aksi düşünülemezdi. Pofff diye yıkıldı bu safsatamız sonunda; Güneş merkezli sistemdeki sekiz gezegenden biri olduğumuz çat diye konuldu önümüze. Bu bilgiyle önce insanı tüm evrenin merkezine koyan dinler yaralandı, ardından o büyük egomuz. Ahhh evreni anladıkça binlerce sistem arasında işte tam da dünya üzerindeki karınca kadar olduğumuzu gördük de kabul etmek, sindirmek kolay olmadı bu düşünceyi.

Hayatın Anlamı

“Neden buradayız?” sorusuna yüzyıllardır felsefe, din, bilim kendi cevaplarını veriyor. Hangi açıklamayı daha kuvvetli hissediyorsak benliğimizde, ondan hareketle yaşamımızın temelini kuruyoruz. Çevremizde akıp giden tüm saçmalığı anlamlandırmanın tek yolu bir kabulden hareketle kendi gerçekliğimize tutunmak çünkü.

Bilim de mi kabul, diye soruyor olabilirsiniz. Elbette kabul. Hangi açıklamayı seçeceğinizi kabul ediyorsunuz önce. Yaradılış mı, Büyük Patlama mı? Ve işte Büyük Patlama’yı mı seçtiniz, kabulünüz bu. Şimdi diyeceksiniz ki ben ikisine birden inanıyorum. İkisinin birbirini reddetmediği, iç içe bir açıklama, neden olmasın. Tamam buysa temeliniz, o da bir kabul. Her şey, her şey bir kabulün üstüne inşaa ediliyor. Sonsuza kadar giden Pi sayısını (3,1415926535 8979323846 2643383279 5028841971 6939937510 …) 3.14’e yuvarlamak gibi. Ve matematik elde edebileceğimiz kesine en yakın bilgiyken o bile 3,14’ü kabul alarak hareket ediyorsa hayatın anlamı gibi soyut bir sorunun cevabı için bulunan kabullerin çok daha kaygan bir zeminde olmasına şaşmamak gerek.

Peki ya gerçek?

Gerçek ne?
Ona sahip miyiz?
Hiç sahip olduk mu?
Sahip olabilir miyiz?

Yaşam size de çok anlamsız gelmiyor mu? İnsanlığın amacı ne? 2.8 milyon yıldır dünyadayız da ne yapıyoruz? Bir nedene ihtiyacım var varoluşu açıklamak için. Gelip geçen bunca insan, gelip geçen kuştan, böcekten, kurttan, balıktan neden daha değerli? Onlara hükmedebildiğimiz, zalimliğimizle kendi türümüz de dahil dünya üzerinde yaşayan her canlıyı yok edebildiğimiz için mi biz “değerli”yiz, biz ölümden sonra bile var olmayı hak ediyoruz? Yok olamayacak kadar değerliyiz, öyle mi? Ne büyük kibir…

Didem Çelebi Özkan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Ferit Sağlam 9 Aralık 2019 at 08:41

    Sevgili Didem,
    Alışageldiğim, ince gören sert üslubunla, Schopenhauervari bir tat bıraktı yine yazın bende. “Hiçbir şey ölmez” diyerek fikrimi beyan etmiş olayım bari ben de..

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 17 Aralık 2019 at 16:51

      Yaa Feritcim çoook teşekkür ederim. Ben de artık her yazımın altında fikrini duymayı bekler oldum 😁 Desteğin için çok teşekkürler canım. Sevgiler 🤗

  • Cevapla Hasan Saraç 9 Aralık 2019 at 12:03

    Bu kez de çok farklı bir yerden ilgimizi çektin, kendine has çarpıcılığınla bizi bir sürü zor soruyla tek başımıza bıraktın. Ellerine sağlık.. Keşke o vazgeçilmez kibrimiz evren, yaşam, varoluş gibi konularla sınırlı kalsaydı… Ne evrenin umurunda ne halt yediğimiz ne de soyut kavramlar ilgileniyor bizimle… Ama bizi, yani henüz canlı olan insanları etkiliyor kibrimiz, ukalalığımız, iki yüzlülüğümüz, sahteciligimiz. Bundan beslenenler var, işine geldiği için abarttıkça abartanlar var ve bir de insanın insana ettiklerinden çok mutsuz olanlar var. Faturayı da hep onlar ödemek zorunda kalıyor… Aslında kendi kendimizi yiyoruz sürekli. Belki öteki dünya vardır, ve oraya gittiğimizde kafamıza dank edecek… Soracağız birbirimize, onca boku neden yedik öyleyse diye…

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 17 Aralık 2019 at 17:28

      Ahhahahahaha son cümleye bayıldım 😁😁😁 İlk kez bu kadar sert yazdığınızı görüyorum ama sevdim ben üslubu 🙃 Bir yazı konusu da siz çıkarmışsınız ayrıca. Çok güzel bir yorumdu, çoook teşekkürler 🤗🤗🤗

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 10 Aralık 2019 at 11:50

    Biliyor musunuz; ne öyle bilimsel fikirler, ne tahminler ya da olabilecekler ya da kibir değil. Öldükten sonra yeni bir hayat olduğu düşüncesine, sevdiklerime, tüm kaybettiklerime kavuşma düşüncesiyle inanmak hem umut veriyor, hem de bu rezil Dünya’ya katlanabilme gücü veriyor bana…

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 17 Aralık 2019 at 17:36

      Ahhh bu umudu anlayabiliyorum. İnanç sistemlerinin bence en kuvvetli yanı da bu. Her şeyden umut kesildiğinde mucizenin var olabileceğine inandırması. Bazen devam edebilmek için bu umuda muhtaç olabiliyoruz. Ölüm sonrası ruhun varlığını sürdürebilmesi fikri de bence bu. Sunduğu cennet- cehennem, ödül-ceza sisteminden çok kaybettiklerimize yeniden kavuşabilme umudu.

  • Cevapla Filiz Bilimlier 7 Haziran 2020 at 20:46

    Yazılarınızı hayranlıkla okuyorum. İnsanoğlu ben merkezci yapısı ve egoları sebebiyle tamamen yokoluşu kabullenemiyor. “N’ayır, n’olamaz! Her şeyin bir anlamı olmalı, boşa mı bütün bunlar?” kafasıyla hiçlik kavramını ve devamı gelmeyeceğini kabullenemiyor.
     
    Anlık yaşam algımıza ne derin anlamlar yüklüyoruz. Koca evrende anlamsızlığımızı anlamlı hale getirmenin beyhude çabası ile cennet, cehennem, reenkarnasyon ve benzeri inançlarla yokoluşu reddediyoruz. Ama farkındalığı yüksek olanlar böyle olmadığını biliyor.
     
    Keşke biraz cahil ve aptal olsaydım ne güzel hiç bitmeyecek bir hikaye inanışı ile mutlu mesut yaşardım hayat denilen, sonsuz zannedilen bir anlık duyguyu. Keşke buna inanabilecek saflıkta ya da kodlanmışlıkta olsaydım. Ne rahat, ne umutla geçerdi hayat. Ama gerçeği bilmenin yükü ile bir son ve hiçlik olduğunu bilmenin yükü cidden ağır. Bazen keşke düşük zekada ya da cahil olsaydım daha mutlu olurdum diyorum.

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 7 Haziran 2020 at 20:59

      Beni çok mutlu ettiniz yorumunuzla. Bir o kadar da hayran oldum yazdıklarınıza, sorgulamanıza. Umarım başka yazılarda da bu harika yorumlarınızı okuma fırsatımız olur.
       
      Sevgiler ❤️

    Cevap Yaz