Aşk ve Farkındalık

Aşk Sofrası

30 Ocak 2020

Yazı: Aşk Sofrası | Yazan: Ateş Karadeniz

Çok garip! Zamanı tam olarak bilemiyorum ancak takriben üç saattir oturduğum yerden kalkamıyorum. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamadığım için oturduğum çimin, etrafımdaki bomboş arazinin, çıplak ayaklarımın değdiği toprağın ve yaslandığım uçuk pembe ağacın tadını çıkaramıyorum.

Normalde nasıl da isterdim böyle bir yerde kafa dinlemeyi anlatamam. Daha iyi bir insan olmak için, insanlarla anlaşabilmek için ve daha az hata yapmak için, değişe değişe daha fazla düşünmeye başladığımdan beri hep böyle bir yere ihtiyaç duymuşumdur. Ancak böyle bir yeri nasıl bulduğumu bile hatırlamıyorum. Bunca saat oturmanın etkisi olması gereken uyuşukluk da yok. Yaşadığım her şey fazlasıyla garip.

Tahmini üç saat önce, bulunduğum araziyi gezdiğimi hatırlıyorum. Saatlerce. Ancak bu yemyeşil arazide hangi tepeyi aşsam, yine aynı noktaya, bu ağacın önüne geldim. Sonunda her yönden yürüyüp de aynı noktaya varınca, oturup beklemeye karar verdim. Endişeli olmam gerekirdi ancak değildim, tek istediğim buraya nasıl geldiğimi anlamaktı.

Saatin kaç olduğuna bakmak için bileğime hafif bol gelen saati döndürdüm. Tam o sırada çok şiddetli olmasa da tüylerimi diken diken eden bir rüzgâr esti. Arkamdaki pembe yapraklı ağaç tüm yapraklarını savurdu. Ondan başka etrafta hiç ağaç yoktu ve uçuşan yapraklar bir örtü gibi etrafındaki alana pespembe serildi.

Gördüğüm bu manzara huzurun vücut bulmuş haliydi. Tam o sırada, hemen sağ yanımda tahta bir masa ve dört sandalye belirdi. İnanamayarak tekrar tekrar gözlerimi kırparak baktım. Çimlerin üzerinde duran bu toprak rengi cilalı masanın üzerine el işlemeli diyebileceğim bir beyaz örtü, nereden geldiğini bilemediğim bir şekilde süzülerek serildi. Akabinde bardaklar, tabaklar, sofrayı zenginleştiren mezeler bir anda ortaya çıktılar. Ayağa fırladım, ellerim ayaklarım titremeye başladı ama korkudan değil, tepeden tırnağa heyecandan. Çünkü nerede olduğumu anlamıştım.

Neden ve nasıl olduğunu bilmesem de nerede olduğumdan kesinlikle emindim. Halimden hoşnut bir şekilde masanın başına geldim, görüntü muazzamdı. Örtüdeki işlemeler, masadaki mezeler, her detay muazzam bir şölene hizmet eder gibiydi.

Gözlerim doldu ve sandalyeye otururken aklım bir gün öncesinde olanlara gitti.

Elimde bir şişe beyaz şarap, biraz yeşil zeytin, bir parça isli peynir ve kuru etle âşık olduğum kadının evine gitmiştim. Normalde her ay bir araya geldiğimiz bir eski arkadaşlar toplantısıydı ancak son anda herkesin işi çıkınca, sevdiğim kadın, Tülin ve ben baş başa kalmıştık. Geriye kalan dört kişi umurumda bile değildi. Hatta en sevdiğim arkadaşlarımdan Tülin’i bile gözüm görmüyordu.

Yıllardır bir adım yaklaşmak, duygularımı açmak için teşebbüs edebilmeyi umduğum fakat arkadaşlığımız bozulmasın diye sessizliği seçtiğim kadınla yan yanaydım. Bir saat sonra Tülin gittiğinde ben de kalkmak için hazırlandım ancak o gitmemi istememiş ve Tülin varken çıkarmadığı beyaz şarabı açmamı istemişti. Saatlerce sohbet ettik, kahkahalarımız aramızdaki onca yılın samimiyeti ve garip bir şekilde baş başa olmamızın verdiği gizli utançla yankılanıyordu.

O benim izlemeye doyamadığım imkânsız kadınımdı. Salondaki sofranın başında daha önce bildiğimiz ancak sanki yeni konuşuyormuşuz gibi değer verdiğimiz bir sohbetin içindeydik.

Ben ona yeni yazımı, o da bana üzerinde çalıştığı yeni resmini anlatıyordu. İkimiz de bir anda nasıl bir kısır döngüne girdiğimizden ve ortaya çıkanın tamamlanması için ne olduğunu bilmediğimiz bir ilhama ihtiyaç duyduğumuzdan konuşuyorduk. Şişenin dibine geldiğimizde beni çalışma odasına götürdü. Yerleri naylon kaplı bu bembeyaz odaya ilk defa girmiştim. Bu bembeyaz iç açıcı duvarlarda yer yer sıçramış boya lekeleri vardı ve odanın hemen ortasında şövale ve sandalyesi duruyordu. Şövalenin üzerinde duran resme dakikalarca hayranlıkla bakmıştım.

En çok ihtiyacım olan yerdi.

Yemyeşil bir arazi, irili ufaklı tepeler, masmavi bir gökyüzü ve pembe bir manolya ağacı duruyordu. Onun için tabloda hala eksik bir şeyler vardı ancak benim için bu hali bile huzur vericiydi. Hayran kalmıştım ve hayranlığım onun salonunda uyuya kalana kadar sürdü.

Gözlerimi açtığımda buradaydım, sevdiğim kadının tablosunda.

Düşüncelerimden sıyrılıp örtüdeki nakışlarda kendimi bulduğumda, masada bir şişe şarap olduğunu fark ettim; dahası tabağımın üzerinde de kalemle kâğıt vardı. Yüzümden hiç gitmeyen bir gülümsemeyle tabağı kâğıdın altından çektim ve yanımdaki tabağın üzerine koydum. Şişedeki şarapla da önümdeki bardağı doldurdum. O an içimden “keşke sigaram da olsa” diye geçti çünkü sigarasız yazı yazmam mümkün değildi.

Böylesine güzel bir manzarada, sevdiğim kadının bakış açısındayken yazmamak benim için büsbütün aptallıktı. Bu yüzden kalemi elime aldım ve kelimeler su gibi akmaya başladı. Duygularım kâğıtta dans ederken, kadehimin hemen yanında bir küllük belirdi. Kenarındaki yakılmış sigarayı dudağıma koydum ve yazmaya devam ettim.

Yazdıklarıma noktayı koyduğumda önümde yazımı tamamlayacak bir şiir duruyordu ve masadaki kuru et, yeşil zeytin ve isli peynir de sevdiğim kadının ben uyuduktan sonra beni tablosunda yansıttığını gösteriyordu. Birlikte vakit geçirdiğimiz bu aşk sofrası bana şiirim, ona da tablosu için ilham vermişti. Uyandığımda tablo tam karşımdaydı. Ayılıp, anlamaya başladıktan sonra rüyamın içindeki gerçekliği tabloda gördüm.

Tuvalin hemen yanındaki notta, “Her şey için teşekkür ederim, verdiğin ilham için de… Ders vermek için erken çıktım, kapıyı çekip çıkabilirsin” yazılıydı.

Tablodaki ağaca, masaya, masada sigara içerken yazı yazan adama ve bir şişe şaraba dakikalarca baktım.

Çantamda her zaman taşıdığım not defterimi çıkardım ve yazımın devamını süsleyen satırları yazdım:

Sonsuz bir yeşillikte açtım gözlerimi
Gökyüzünün mavisi, doğanın yeşiline karışmıştı.
Karşımda yükselen ağacın gövdesindeydi gözlerin,
Bir kahvenin tonları
İçime hiç böylesine kök salmamıştı.

Oturdum öylece önümdeki kurulu sofraya
Senin elinin değdiği serili örtüden belliydi.
Çünkü bilirsin ben olsam,
Böylesine özenli davranamam.
Bu aşk sofrasındaki ilhamıysa,
Dudağıma üzüm değmeden anlayamam.

İşte böyle böyle yaşattım seni kalemimde
İmkansızlığın, cümlelerimin sonsuzluğu kadardı.
Bir düşü yaşatmak için seçtiğin renklerde
İhtiyacımız olan mucizenin,
Anahtarı saklıydı.

Aşkla kalın,
Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Demet Uncu 31 Ocak 2020 at 11:02

    Yine harika bir anlatım Ateş!
    Bayıldım, emeğine sağlık …

    • Cevapla Ateş Karadeniz 1 Şubat 2020 at 00:21

      Çok teşekkür ederim ablam. Senin beğenmen ekstra gurur benim için, bir tanesin.

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan