Aklımdan Geçenler

Bir Mektup Okudum Geçen Gün

29 Ocak 2020

Yazı: Bir Mektup Okudum Geçen Gün | Yazan: Hasan Saraç

Yılbaşı tatilini geçirmek için yurtiçinde, yurtdışında bir yerlere tatile giden dostlar, SenVeBen okurları, yazarları evlerine dönerken 3 Ocak 2020 günü de ben ve eşim, torunlarımızın doğum günlerini kutlamak için İstanbul’dan hareket edip on üç saatlik bir yolculuktan sonra San Francisco’ya ulaştık.

Ne zaman ziyarete gelse bana kendi elleriyle seçtiği iki kitap getiren kızım bu kez yeni yıl hediyesi olarak elli dolarlık bir kitap çeki verdi bana. Ben de üç gün önce o çok sevdiğim Dog Eared Kitapevi‘ne gidip (hatta fotoğrafını çekip Instagram’da paylaşmıştım) kendime kitap aramaya başladım. En sonunda üç güzel kitap seçtim kendime. İki gündür de Kurt Vonnegut Jr.’un yazarlık hakkında neler düşündüğünü en ince ayrıntısına kadar anlatan, hem öğrencisi hem de yaşam boyu dostu olan bir yazarın, yani Suzanne McConnell’in kaleme aldığı ve 2019 yılında yayınlanan Pity The Reader (Okurlarınıza Acıyın) adlı eseri okuyorum.

Kurt Vonnegut Jr.

Kurt Vonnegut Jr., bütün eserlerini okuduğum, hem sevdiğim hem de çok saygı duyduğum yazarlardan biri. Orijinalliği, dik duruşu, tabulaştırılan edebi kalıpları ve kuralları yerle bir etmedeki başarısı, en çok da gerçek bir hümanist olması nedeniyle özel bir yere koyuyorum kendisini.

Her şeyi anladık da gerçek bir hümanist olduğunu nereden biliyorsun, nedir kanıtın, diye sorabilirsiniz elbette.

Bu öyle iki üç satırda çözülebilecek bir matematik problemi ya da çözümsüzlüğü ispatlanabilecek bir yorum değil elbette. Ancak bilimkurgu meraklılarının çok yakından tanıdığı Isaac Asimov, 1984 yılında vefat edince Amerikan Hümanistler Birliği tarafından onun yerine Kurt Vonnegut Jr.’ın birliğin onur başkanlığına seçilmiş olmasının yeterli bir kanıt olabileceğini düşünüyorum.

Nitekim bu yakın ilgi ve saygım nedeniyle gerek Kurt Vonnegut Jr.’un, gerekse Isaac Asimov’un hikayelerine yer verdim 2020 yılının şubat ayında yayınlanacak olan Yazdıklarıyla Yaşayanlar II adlı eserimde.

Okurlarımın pek çoğu Kurt Vonnegut Jr.’un Mezbaha – 5 adlı başyapıtını okumuştur ya da adını duymuştur diye düşünüyorum. Gerçek olayların anlatıldığı bu otobiyografik eser basıldığında ABD’de geniş yankı uyandırmış, kimi Amerikan vatandaşı için de büyük bir hayal kırıklığına hatta öfkeye neden olmuştu. Zira ABD’nin geçmişinin pirüpar (tertemiz) olduğuna, ülkelerinin de dünyaya demokrasi ve barış getirdiğine inanmaktan bir türlü vazgeçemiyor bazı “safgiller”…

Mezbaha – 5 konusuna geri dönecek olursak, ifade özgürlüğü ile birlikte anılan ABD’de işler öyle bir noktaya geldi ki 1969 yılında yayınlanan bu eserden bir süre sonra bazı eyaletlerin okul kütüphanelerinden yazarın kitapları kaldırıldı, o da yetmemiş gibi okul bahçelerinde kitapları yakıldı.

Eh, ne de olsa başına beyaz bir kukuleta geçirdiklerinde cennete gideceğini sanan ve üyeleri yirminci yüzyılın ilk yarısında beş milyonu aşan Klu Klux Klan azgınları da hiç durmadan kölelikten yeni kurtulan Afrikalılar’ın evlerini yakıyordu bu demokrasi beşiği ülkenin güney eyaletlerinde…

İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında gerçekleştirilen o meşhur Normandiya Çıkartması’nın hemen ertesinde Almanlara esir düşen ve ancak bir yıl sonra, savaşın bitmesiyle yeniden özgürlüğüne kavuşan yirmi üç yaşındaki Kurt Vonnegut Jr, dönüş yolculuğuna çıkmadan önce babasına şu mektubu yazar:

Mektup

29 Mayıs, 1945
Kurt Vonnegut’a
Williams Creek, Indianapolis

Sevgili ailem,

Duyduğum kadarıyla “aksiyon sırasında kayboldu” bilgisi dışında bana neler olduğunu bilmiyorsunuz. Almanya’dan size yazdığım mektupların da elinize ulaşmadığını anlıyorum. O halde size epey bir şeyler anlatmam gerekiyor…

Hitler’in can havliyle başlattığı son hamlesi yüzünden 19 Aralık 1944 günü birliklerimizden kopup tek başımıza kaldık. Çevremizi kuşatan panzer tanklarına eldeki kasaturalarla karşı koymamız oldukça zordu. En sonunda Almanlara esir düştük. Bizi ele geçiren süpermenler de bizi su vermeden, uyutmadan doksan kilometre yürütüp başka bir birliğe teslim etti. Orada da küçücük, havalandırmasız, içi buz gibi soğuk vagonlara altmışar altmışar tıkıştırıldık. Tuvalet yoktu, yerler inek pisliğinden geçilmiyordu, yeterli alanımız olmadığından bir kısmımız yere uzanırken diğerleri ayakta duruyordu. Noel gecesi dahil birkaç günümüzü o trende geçirdik. İngiliz Hava Kuvvetleri de trenimizi bombaladığından yüz elli kadarımız oracıkta öldü. Bir tek Noel gecesi bize su verildi. Yeni yılın ikinci gününde Berlin’in güneyinde bir yerlerde trenden indirildik. Almanlar buz gibi akan suların altında zorla duş yaptırdı bize. Oluşan şok, günlerce süren susuzluk ve açlıktan bir kısmımız da orada telef oldu. Ben yaşamaya devam ettim.

Cenevre anlaşmasına göre subayların esir alındıktan sonra herhangi bir işte çalıştırılması yasak. Bense sizin bildiğiniz gibi bir piyadeyim. Benim gibi yüz elli rütbesiz asker 10 Ocak sabahı Dresden’deki esir kampına gönderildik. Az biraz Almanca bildiğim için grubun lideri ben oldum mecburen. Fanatik, hatta sadizm meyillisi gardiyanlarımız vardı. Elbise verilmediği gibi medikal ihtiyaçlarımız da karşılanmıyordu. Çok zor şartlar altında çalıştırıyorlardı bizi. Günlük yemeğimiz iki yüz elli gram kara ekmek ve dört yüz elli gram patates çorbasından ibaretti. İki ay boyunca koşullarda en ufak bir gelişme olmayınca Ruslar geldiğinde onlara neler yapacağımı söyledim gardiyanlara. Karşılık olarak beni bir güzel dövüp liderlik görevime son verdiler. Pataklanmak o kadar da dert değil, bir oğlan açlıktan öldü o günlerde, iki esir de yiyecek çalmaktan kurşuna dizildi.

14 Şubat 1945 günü Amerikan bombardımanlar uçakları ve onlara eşlik eden İngilizler’in el birliği yirmi dört saat içerisinde iki yüz elli bin insanı öldürdü sırf spor olsun diye. Belki dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Dresden yeryüzünden tümüyle silindi gitti. Bana yine bir şey olmadı.

Bombardıman sona erdikten sonra bize sığınaklarda ölen kadınların, çocukların, yaşlıların yanık kokan cesetlerini çıkartma görevi verildi. O leş gibi bedenleri toplama alanlarına taşırken bu kez de hayatta kalmayı başarmış Alman siviller bize ana avrat sövüyor, ellerine geçirdikleri taşları vücudumuza nişanlıyordu.

General Patton, Leipzig şehrini ele geçirince bizler de yürüye yürüye yeni bir toplama alanına gittik. Gardiyanlarımız kaçıp gitmişti, biz de yeni toplama alanlarımızda kaldık uzunca bir süre. Bir arada Rusların uçakları tepemize bombalar yağdırdı, on dört kişi daha öldü, ben yine sağ kaldım.

Sekizimiz bir vagonu ele geçirip oradan kaçtık. Sekiz gün krallar gibi yaşadıktan sonra bu defa da Rusların eline düştük. Onlar da bizi Amerikan hatlarına götürüp teslim etti. Oradan da Le Havre şehrindeki bir Kızıl Haç merkezine geçtik. Burada çok iyi bakılıyoruz, bol bol yemek yiyor, eğleniyoruz. Bizi eve götürecek tekneler ağzına kadar dolu, sabredip beklemekten başka çaremiz yok. Bir aya kadar eve dönmüş olacağım. Oraya vardığımızda hepimize altı yüz dolar vereceklermiş.

Bundan sonrasını yaşayıp göreceğiz. Buraya posta gelmiyor, boşuna yazmayın.

Kurt-Jr.

Aklımdan Geçenler

Bu mektubu sizler gibi ben de ilk defa bu elimde tuttuğum yeni kitap sayesinde okumuş oldum. Şimdi de öğleden sonra saat üçte, yani sizler yatağınızda mışıl mışıl uyurken yazıyorum aklımdan geçenleri. Bu satırları okuduğunuz sırada ben de evime dönmüş olacağım bir aksilik olmaz ise…

Hayır, burada yazılanlar hayal mahsulü bir romandan alıntılanmadı. Dramatik ögeler içeren bir Hollywood filmi de değil.

Gerçeğin ta kendisi…

Yalnızca Kurt Vonnegut Jr.’ın başına gelenleri anlatmıyor bu mektup. İnsanoğlunun iki ayağı üzerinde durmayı becerebildiği günden bu yana yüz milyonlarca hatta milyarca faninin başından geçen talihsiz olaylardan yalnızca bir tanesini bizlere aktarıyor…

Belki de diyorum, bu hikâyeden birtakım dersler çıkarabiliriz hepimiz.

Örneğin; sağlığımız yerli yerindeyken, aç açık değilken, hatta bazılarımız oldukça iyi maddi koşullara sahipken başımızdan geçen küçücük bir sıkıntıyı, yerinde gitmeyen herhangi bir şeyi o kadar büyütmeye, hiç durmadan ondan bundan şikâyetlenmeye gerek var mı acaba?

Yirmi yıldır, otuz yıldır, kırk yıldır görmediğim dostlarımla bir araya geldiğimde bunca senedir neler yaptıklarını onlara sormayayım mı yani? Ortak anılarımızı tazelemeye, onların birikimlerinden yararlanmaya hakkım yok mu benim? İyi de bir araya gelmemizin üzerinden daha on dakika bile geçmeden sıradan günlük haberleri gündeme getirmeye, sosyal medyadaki olur olmaz paylaşımlar yüzünden o çok değerli dakikalarımızı heba etmeye ne gerek var?

Acaba hangisi daha önemli?

Kimin hangi gazete köşesinde ne yazdığından bana ne? Onca yıl okumuşuz, yazmışız, araştırmışız, neyin doğru neyi yanlış olduğuna benim yerime oportünist bir köşe yazarı karar verecek yani, öyle mi?

Çok mu bir şey mi istiyorum, anlamsız hayaller mi kuruyorum, emin olun bilmiyorum…

Bir kafede buluştuğumuzda, bir restoranda yakınlarımızla yemek yediğimizde, dostlara ev ziyaretine gidildiğinde, hatta deniz kenarında yürüyüşe çıktığımızda o anın zevkini doyasıya çıkartmamız daha hoş olmaz mı?

Madem ki öyle yapmayacağız, tonlarca “anı yaşa” kitabını neden satın alıp okuyoruz o halde?

Engin Geçtan

Uluslararası tanınırlığı olan değerli Psikoloji Profesörü Engin Geçtan gerçek bir entelektüeldi. Ne yazık ki kendisini geçen yıl yitirdik. ODTÜ, Boğaziçi, Marmara Üniversitelerinde de öğretim görevlisi olan yazarımızın en çok beğendiğim iki eseri İnsan Olmak ve Hayat’tır.

İzninizle İnsan Olmak adlı eserinden iki alıntı yapmak istiyorum değerli okurlarıma…

“Sürekli yakınan kimse hiçbir işe yaramaz.”

“Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!”

Okurlarımın da hemen fark edeceği gibi bu düşüncelerimi çevremdeki yakın dostlar, birlikte büyüdüğüm – değer verdiğim, hayatının ikinci baharını yaşayan arkadaşlarıma seslenmek için yazıyorum.

Gençlere gelince, onlar zaten çoktandır bambaşka bir gezegende yaşıyor. Öncelikleri farklı, yaşam tarzları farklı, ilgi alanları farklı ve ne mutlu onlara ki özgürlüklerinin peşinde koşmayı bizlerden çok daha iyi becerebiliyorlar…

Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 30 Ocak 2020 at 16:22

    Çok güzel ve çok ama çok değerli yazınızı bir solukta okudum. O kadar haklısınız ki. Herkesin elinde bir telefon, adeta yaşamdan kopuk ve başka bir boyuttalar. Sanki, sanal alemde gördüğü veya iletişim kurduğu her kimse, sizden çok daha değerli biri gibi, sizi unutup elindeki ile meşgul olan biri aslında kırıcı da oluyor.
     
    Tavsiyelerinize kesinlikle katılıyorum ve bu nedenle, telefonu bile mecbur olmadıkça kullanmıyorum..
    Gerçek dostlarla geçirilen saatler kadar güzel ne olabilir ki..
     
    İyi günler ve güzel anılarınızın artması dileğiyle.

  • Cevap Yaz