Aşk ve Farkındalık

Gökyüzü Hırsızları | 1

2 Ocak 2020

Yazı: Gökyüzü Hırsızları | Yazan: Ateş Karadeniz

Evde olmaktan sıkıldığım bir gün kendimi iki sokak aşağıdaki meyhanede buldum. Tek katlı bu taş meyhanenin masaları da eski gri taşlardan oluşuyordu. Tahta sandalyelerde oturuluyor ve ağaçtan oyma tabaklarla servis yapılıyordu. Soğuk görüntüsünün içinde baba gibi sıcak bir yuva sunuyordu. Müzik listemdeki bütün şarkıları tüketmiştim; bu yüzden evde olmak hiç zevk vermiyordu. Burada çalan rastgele bir şarkıya kapılacak ve camdan dışarı, onlarca insanın koşturmalarına bakarken, kendi durağanlığımın şans olduğunu düşünmeye çalışacaktım.

Sonuçta artık kırklarına gelmiş ve yazma kabiliyetini yitirmiş bir yazardım.

Yazamadıkça inancını kaybeden, duygusundan ve hayal gücünden ayrı düşmüş biriydim. Haliyle bir işim yoktu. Sabahtan akşama kadar hiç susmayan beynimi dinleyip, tek kelimesini dışa vuramayan aksi bir adamdım. Param tükenmek üzereydi, onu da aynı aşka olan inancım gibi kısa zamanda kaybetmiştim.

Tüm bu kaybedişlerin eziciliğinde hayatımı değiştiren o gün, benim için ayrılan masaya oturmuş ve bir gram dermanım olmadan bardağımı doldurmuştum.

Ne kadar içtiğimi bilmiyorum. Kafamı çevirip de şişeye bakasım yoktu ancak ağırlaşan bakışlarım çakır keyifliliğin bir tık üstünde olduğumu söylüyordu. Berbat hissediyordum, o yüzden bardakta kalan iki yudumluk rakıyı tek seferde içtim. Bardağı ayarlayamadığım için rakının bir kısmı dudaklarımın kenarından döküldü. Peçeteye uzanıp ağzımı sildikten sonra karşı sandalyemde bir kadının oturduğunu fark ettim. Gülümseyerek bana bakıyordu. Bembeyaz elbisesi, kahverengi saçları ve kaşlarının üstünde biten kakülleri vardı.

“Ağzınla içmemek bu olsa gerek” dedi.

Zaten canım sıkkındı ve böylesi hareketler hiç sevmediğim bir acizlik görüntüsüydü o yüzden sinirlendim.

“Sen kimsin ya?”

“Ben gökyüzü hırsızlarından biriyim ama uzun hikâye. Yukarıdan yeryüzünü izlerken sana denk geldim, içimi kararttın bu yüzden ben de yardımcı olmaya geldim.”

Sinirden epey büyük bir kahkaha attım.

“Kim yolladı seni ya? Dalga mı geçiyorsun? Kimsin sen?”

“Ben Aleksandrit. Sen de ünlü yazar Fuat’sın. Gereksiz tanışma faslı bittiyse şunu kafana dik de gidelim buradan.”

İşaret parmağıyla bana doğru minik bir bardak itti. İçinde yoğun, koyu renkte mavi bir sıvı vardı. Hangi içki olduğunu anlayamadığımdan dikkatle bardağa bakmaya başladım.

“Korkma seni öldürmez.”

“Yeterince içtim hanımefendi. Kaldı ki karıştırmayı da hiç sevmem.”

Kafam allak bullaktı.

“Bu alkol değil Fuat. Sendeki alkolü temizleyen bir şey.”

Yüzü öyle güven vericiydi ki ikinci kez düşünmeden, alkolünde etkisiyle öne eğilip bardaktaki mavi sıvıyı kafama diktim. Ömrümde böyle iğrenç bir şey içtiğimi hatırlamıyorum. Bu ancak öldürücü bir kimyasal ya da ev yapımı bir zehir olabilirdi.

“İyi bari, bak bunu dökmedin” diye güldü ve beni yumuşacık bir hareketle alnımdan geriye doğru itti. Uyguladığı güç bir tüyün alnımda dolaşması gibiydi ancak sandalyemi yere itmeye yetmişti.

Sırtım yerle buluşunca, tüm bildiklerime aykırı bir şekilde gökyüzüne düşmeye başladım ve üstelik hayatımda hiç olmadığım kadar zindeydim. İçtiğim şey her neyse bana çok iyi gelmişti. İçimi yaralayan tüm duygular ve alkol sanki uçup gitmişti. Nihayet bir bulutun üzerine düştüğümde tekrar tekrar şoka girdim. O kadınsa buluta oturup ayaklarını sarkıtarak gülerek bana bakıyordu. Bu yaşadığım da aynı diğerleri gibi bildiğim her şeye aykırı bir durumdu.

“Ne oluyor be? Ne oluyor?”

“Öncelikle sakin ol ve gel yanıma otur.”

Eliyle bulutun üzerine vurdu. Vururken bulut aynı bildiğim gibi gaz halini aldı ve yayılarak açılıp geri kapandı. Hiçbir şey anlamadan ve müthiş bir korkuyla gösterdiği yere oturdum. Altımda hissettiğim bu yumuşaklığı, yeryüzündeki hiçbir benzetmeyle tarif edemem. İçimi huzur ve rahatlık kapladı. Şayet buraya uzansam ebediyen uyurdum.

Dünyada hiçbir şeyden böylesine keyif almamıştım.

“Dediğin her şeyi anlam veremediğim bir şekilde hemen yaptım. Lütfen sorularımı yanıtlar mısın? Hiçbir şey anlamıyorum.”

“Dur sana anlatayım. Dediğim gibi ismim Aleksandrit. Gökyüzünde yaşayan ve göktaşlarını çalan bir grubuz. Hatta anlayacağın dilde anlatmak gerekirse; sizin “yıldız kayması” diye adlandırdığınız fenomen, bizim sayemizde ve tamamen bir hırsızlık vakası sonucudur. Sizse masumca bizden dilek umarsınız. Neyse…”

Bununla çok eğleniyor gibi kahkaha attı sonra yüzünde buruk bir gülümsemeyle devam etti.

“Bizler melek değiliz. Kanatlarımız yok ama uçabiliriz. Bu insani formumuz sizin bakış açınıza göre şekillenen bir şey, biz kendi aramızda birbirimizi böyle görmeyiz. Duygularımız yoktur, yemek yemez ve bir şeyler içmeyiz. Tek bir görev adına var olmuş ve dünya tarafından bilinmeyen bir grubuz.”

“Hiçbir şey anlamadım ama gayet normalmiş gibi sormak istiyorum. Peki benim burada ne işim var? Ayrıca duygularımız yok diyorsun ama sürekli benimle dalga geçebiliyorsun.”

“Dalga olarak görme. Sizin deyiminizle eğleniyorum.”

Gökyüzü hırsızlarının duyguları yoktur ancak ben onlar gibi değilim.

“Hiçbir zaman olmadım. Açıklasam da anlamayacağın bir şekilde biz de çoğalıp, büyüyüp, ölürüz ama sizin zaman diliminizdeki gibi değil tabi. Kendimi bildiğimden beri hep duygularım vardı. Kendimi hep aralarında garip hissettim. Bir gün yine göktaşı çalarken sizin gezegenden dilek dileyenleri gördüm. Bambaşka bir şey hissettim ve o günden sonra sizin dünyanıza gidip gelmeye başladım. Sonra fark ettim ki onların umutlarını hissetmişim ve böylelikle içimdeki gariplikleri tanımaya başladım. Sevmenin, kızmanın, üzülmenin ve eğlenmenin ne demek olduğunu anladım. Hatta birkaç kere aynı senin gibi onları yukarı yani gökyüzüne çıkardım. Sırf dünyayı öğrenmek için.

Öğrendikçe hoşuma gitmemeye başladı. Yukarıdan sizi izledikçe ve dinledikçe hırslarınız, savaşlarınız, beklentileriniz beni yerle bir etti. Daha doğrusu size benziyor oluşum. Sonra seni fark ettim. Kırılmaktan, incinmekten bıkmış bu yüzden duygulardan uzak duran ve aksi görünen bir adamdın oysa yumuşacık bir kalbin vardı. Çok yakın hissettim sana kendimi ve birlikte iyileşmek istedim. Seni epey izledikten sonra doğum gününde hâlâ böyle kederli olmana dayanamadım ve gelip seni yukarı çıkardım. Normal de yukarı çıkarttığım insanların hafızası aşağı inince kaybolur ama sana gökyüzü suyu içirdim.

Bu da benim sana doğum günü hediyem olsun. Tüm bu yaşananları kaldırabilecek bir ruha sahipsin belki iyileşirsek benim için bir şiir yazarsın diye düşündüm. Şiirlerinin sıkı takipçisiyim.”

Gerçekten bugün benim doğum günümdü.

Çoğu şeyi sorgulamadığım gibi bunu nereden bildiğini de sormadım. Zaten her bir lafını mest olmuş dinliyordum. Gayet ayık kafam onu dinlerken muhteşem bir sarhoşluğun içine giriyordu sanki. Olan biten, anlatılan hiçbir şeye anlam veremesem de kabulleniyor ve garip bir şekilde iyi hissediyordum.

“Bu gökyüzü suyu unutmamı mı engelliyor yani?”

“Evet ve hislerine odaklanmanı sağlıyor. Nereden geliyor diye sorma lütfen. Uzun bir hikaye o.”

“Tamam sormam. Bu arada ismin çok tanıdık geliyor. Sanki daha önce duymuş gibiyim.”

“Dünya da bulunan bir taşmış. Ben de sonradan öğrendim ve fark ettim ki bizlerin isimleri dünyadaki taşlarınızdan geliyor. Bu hâlâ büyük bir gizem benim için. Mesela sizin anlayacağınız şekilde abimin ismi de Aragonit.”

“Çok garip.”

“Neyse beni boş ver. Sen bu gökyüzünün tadını çıkarmaya bak. Maviliğin, özgürlüğün, içine çektiğin tertemiz nefesin ve bunları yaparken lütfen bana aşktan bahset. Sonra da neden aşka böyle küstüğünden.”

Gözlerimi ondan alamıyordum.

Pozitifliği, henüz korkuya teslim olmamış iyi niyeti ve içtenliği içime işliyordu. Bakışlarımı hiç geçmeyen gülüşünden çekince gökyüzünün sonsuz maviliğiyle mest oldum. Gökyüzü benimdi ve özgürdüm. Bir deli gibi ânı biriktirmeme rağmen, böylesi imkansızlığı gayet aklı başında yaşıyordum. Ömrümde ilk defa gerçekten midemde kelebekler uçuyormuş gibi hissediyordum. İçimdeki heyecanın pozitifliği aşka olan bakışımı güzelleştirmişti.

“Bana buraya gelmeden önce aşk ne diye soracak olsaydın, sana koca bir hiç derdim. Ama şu an tuhaf bir şekilde senin yanındayken ve manzaram bu kadar maviyken sana söyleyebileceğim tek bir şey var. Aşk bu gökyüzü gibi işte. Daha doğrusu böylesi bir sonsuzluğu, böylesi güzel bir maviyi milyonlarca insanın içinden sadece tek bir kişide görebilmek demek. Bazen fırtına çıkar, bazen kar yağar, yağmurlarla sürüklenirsin ama onun güneşinin verdiği sıcaklığı başka kimsede bulamazsın.”

“Sen buldun sanırım.”

“Hayır. Bulduğumu zannettim. Bazen insan içindeki aşkla, karşısında gördüğünü karıştırabiliyor. Öyle görmek istiyor çünkü her insan aşka duyduğu ihtiyaçla yaşıyor. Çoğu zaman da işte benim gibi kendi içindeki aşkı, karşısında gördüğünü zannediyor. Eğer sen karşıma çıkmasaydın, hâlâ buna inanıyor olacaktım. İçimdeki aşkı başkasında gördüğüme ve her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğuyla küskün yaşayacaktım.”

“Benim sayemde mi? Yine karıştırıyor olmayasın.”

Yüzünde anlamaya çalışır bir ifade ve kahverengi boncuk gözlerinde beliren şaşkınlıkla bana bakıyordu. Garip bir şekilde gizlediği çocuksu heyecanını da hissediyordum.

“Yok. İnsan bir yanlışı birden fazla yaptığı zaman doğru için çok fazla ipucu bulabiliyor yeter ki görmeyi bilsin. Ve evet, senin sayende böyle iyiyim çünkü bana içimdeki aşkı hatırlattın ve bunca zaman yaşadığım hiçbir şeyin bu aşka benzemediğini… Senin ne olduğunu, tam olarak nereden geldiğini, aslında neler hissettiğini bilmememe rağmen seni biliyor, tanıyor ve hissediyorum.”

Kendime inanamayarak güldüm aklımdan geçen cümle beni hayli eğlendirmişti.

“Neden gülüyorsun?” dedi, hâlâ şaşkın ama eğlenceme katılır bir halde.

“Dünyada insanların aşkı imkansızlaştırmak için kullandığı bir söz vardır; ayrı dünyaların insanlarıyız, diye…

Biz seninle gerçekten öyleyiz ama bakmasını bilirsen aslında aynı duyguların, ihtiyaç sahibi insanlarıyız. Yani bakış açısı denilen o gizli güçte, imkansızlığı yenecek bir mucize saklı.”

“Yıldız tozu gibi un ufak dökülene kadar, senden aşkı dinleyebilirim. Yıllardır seni neden izlediğimi şimdi çok daha iyi anlıyorum.”

“Demek yıllardır…”

“Evet. Neyse…” dedi utanarak yüzünü daha da yukarıya çevirdi.

“Yıldızları izlemek ister misin? Belki sonra bana bir şiir yazarsın.”

“Bu çok güzel olur. Hem kendi içimdeki hem karşımdaki aşkın biraz daha tadını çıkarayım. Zaten şiirin kendiliğinden, kalbimden dudaklarıma düşecektir…”

Devamı için 👉🏻 Gökyüzü Hırsızları | 2

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan