Biraz Kitap

İçimdeki Psikopat

21 Ocak 2020

Kitap: İçimdeki Psikopat | Yazar: James Fallon | Yorumlayan: Hülya Erarslan


İçimdeki Psikopat | James Fallon

Psikopat katillerin beyin taramaları üzerine çalışan uzman, kendi ailesinin de beyin taramalarını yapıyor. Ve ilginç bir durumla karşılaşıyor. Ailesindeki beyinlerden biri, psikopatlarda görülen beyin özelliklerine sahip. Bu kişi kendisi.

Genetik

James Fallon genetik ile uğraşıyor. Psikopat diye adlandırılan insanların beyinlerinde ortak bazı özellikler olduğunu görüyor. Ancak kendi beyninde bu özellikleri görünce genetiğin tek başına bir cevap olmadığını anlıyor.

“Psikopatların son derece şiddete meyilli, dengesiz, empatiden yoksun, manipülasyon konusunda uzman bireyler olduklarını düşünüyordum. Beni sevin ya da sevmeyin, potansiyel ya da fiili bir suçlu değildim. Beynim, araştırdığım canilerinkine fazlasıyla benziyor olabilirdi ama kimseyi öldürmüşlüğüm, kimseye acımasızca saldırmışlığım yoktu. Şiddet içeren eylem hayalleri kurmamış, başka birine zarar verme fantezilerine kapılmamıştım. Başarılı biriydim, mutlu bir evliliğim ve üç çocuğum vardı; gayet normal bir adamdım.”

Diğerlerini psikopat yapıp kendisini yapmayan şeyin ne olduğu anlamaya çalışıyor. İçimdeki Psikopat da esasen bir yüzleşme gibi. Geçmişini değerlendiriyor yazar. Psikopat değil ama çok da düzgün biri de olmamış. İnsanları kandırmak, yerli yersiz şakalar yapmak, sorumluluklardan çılgınca şeyler yaparak uzaklaşmak… gibi.

Bence yazar, psikopat beynine sahip olduğunu öğrendikten sonra olayları ona göre yorumlamış. Her ne kadar kendisi bu şaşırtıcı bilgiyi öğrendikten sonra korkmadığını söylese de -ki tamam korkmamıştır da ama- etkilenmiş olması kaçınılmaz. Çocukluk anılarını psikopatlık kırıntıları arayışıyla değerlendiriyor gibi geldi bana. Çocukken şöyle bir şey yapmıştım, gençken şunu yapmıştım, herkes ağlamıştı ben hiç üzülmemiştim, demek bu yüzdenmiş… gibi psikopatlık özellikleri arayarak değerlendiriyor geçmişini.

Çevre

Yazarın yaptıkları hep muzipçe bulunmuş. Ailesi, öğretmenleri, okulları konusunda şanslı olmuş. Eğer şiddete eğilimli bir ailede ya da çevrede büyümüş olsaydı psikopat olacaktı büyük ihtimalle. Bu da başta aile olmak üzere çevrenin ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin tüm psikopatların taciz edildiğini tespit ediyor.

Ebeveynler de aslında çocuklarındaki psikopatlığı fark edermiş:

“Fark ettikleri, çocuğun size nasıl baktığıdır. Çocuk sizi delip geçer gibi, yani arkanıza bakar, sanki orada olmanızı umursamıyordur. Böyle çocuklar çok az korku belirtisi gösterir, son derece cesur olabilirler. Sizi manipüle etmeye çok erken yaşta başlarlar.”

İnsanları saldırgan yapan ya da saldırganlıktan alıkoyan tek başına genetik değil. Bunu bir deneyle ortaya koyuyorlar. Arap çöllerindeki bedevileri inceliyorlar:

“Çölün sert koşulları altında hayatta kalmak için işbirliği yapmak gerekir. Şiddete meyilliyseniz toplumdan dışlanır, tek başınıza kalır ve ölebilirsiniz. O halde bu durumda, insanların saldırganlığını engelleyen genetik değil, çevresel kültürün kabullenilmesiydi. Doğa değil yetiştirilme.”

Şiddet

Kuşaklar arası süregelen şiddetle ilgili şöyle bir görüşü var yazarın:

“Kronik olarak şiddet eğilimli bir toplulukta kızlar zaman geçirmek ve büyük olasılıkla çiftleşmek için kendilerini en iyi şekilde koruyabilecek, muhtemelen saldırganlıkla ilişkili genleri taşıyan erkekleri seçecektir. Birkaç kuşak sonra saldırganlıkla ilgili genlerin oranı yoğunlaşmaya başlayabilir. Dolayısıyla üç ya da dört kuşak sonra toplumda özellikle saldırgan bir alt grup görülmeye başlanabilir.”

Bu bana insanların mağaralarda yaşadığı ilkel çağlara ait bir tez gibi göründü. Ama biraz düşününce bugünkü seçimler de çok farklı değil gibi. Ülkemizde şiddete meyil olmadığı söylenemez. Saldırganlığa yöneliyor gibiyiz.

Psikopat Eş

Psikopatların nasıl olup da eş bulabildiklerine de değinmiş yazar.

“Psikopatlar genellikle yalanlar duymak isteyen eşlerini ilgi yağmuruna tutma konusunda çok başarılı olabilirler. (…) Aile üyeleri, özellikle de anneler ve eşler, psikopatları hoş görür çünkü bir empati belirtisi ararlar ve karşılarındaki kişiyi değiştirebileceklerini düşünürler.”

Öyle düşünmeyin annem! Değişmez.

Yalnız yazar burada örnek verirken çirkinleşmiş:

“Bu, seks partisinde tanıştığı kızla evlenip iki yıl sonra onu başkasıyla sevişirken yakalayınca şaşıran adamın öyküsüne benzer.”

Erkek yazarların, bilim insanı da olsalar, arınamadıkları bir bakış açısı bu. (Bir benzerini “Optimum Denge Modeli” adlı kitabında Tamer Dövücü yapmıştı. Beni rahatsız eden bir eril dili vardı. O kitap hakkındaki yorumumu da okumak isterseniz tıklayabilirsiniz.)

Pusuda Bekleyen Gen

Benim anladığım, beynimizde ya da bilemiyorum genel olarak içimizde bir yerlerde, pusuda bekleyen bazı genler var. Bunlar uygun bir çevresel koşul bulunca pırt diye çıkıveriyorlar. Yazarın beynindeki psikopatlık özellikleri, şiddet ortamı bulamadığı için gün yüzüne çıkmamış mesela. Büyük büyük anne babalarımızdan aldığımız genlerimiz de tenhada bekliyor. Uygun bir çevresel koşul oluştuğunda pırt diye çıkıverecekler.

Saygılarımla,
Hülya Erarslan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 21 Ocak 2020 at 08:45

    ”Bu, seks partisinde tanıştığı kızla evlenip iki yıl sonra onu başkasıyla sevişirken yakalayınca şaşıran adamın öyküsüne benzer” yazmış ya paşamız, unuttuğu şu; o kızla orada tanışan adamın kendi varlığı. Ahlâksal olarak yargılanacak ise katılımcılar, adam için de aynı yargının söz konusu olduğu ortada. Bu durumda adam da aldatırken yakalanırsa gelin hanım da aynı cümleyi kurabilir.
     
    Yazdığı cümledeki rahatsız edici yan cinsiyetin belirtilmesi; adam ve kadın kelimelerinin yerine “kişi” denilseydi bu kadar irite edici olmazdı. Ama işte eril dil o kadar normalleşmiş ki ne yaptıklarının farkına bile varmıyorlar. Senin bu nüansları yakalayan algını ise çok seviyorum. Aklına sağlık bebek.

  • Cevapla Hülya Erarslan 22 Ocak 2020 at 18:40

    Doğru. Aynı eylemi yapan kadın ve erkekten yalnızca kadın zan altında bırakılıyor. 🤦‍♀️

  • Cevap Yaz