Kırmızı

Sakura

17 Ocak 2020

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

* Yazarın Notu: Bu yazıyı, Sakura [桜] – Ikimonogakari dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Yazı: Sakura | Yazan: Nurdan Yılmaztürk

Otele varıp, merdivenleri mecalsizce 3’er 5’er iniyorum. Her türlü kokunun sindiği soyunma odasının dolaplarından, kendime ait olanı açıp içinden üniformamı alıyorum.

Mutfakta akşam toplantısı başlamış. Geç kalmışım. Şefin camlı odasının önünde ürkek bakışlarımla duraksıyorum. Eliyle beni içeri buyur eden bir hareket yapıyor ve ofise girdiğimde beni;

“Sakura, nerede kaldın, kaç kere söyledim size, benim ekibim geç kalamaz diye!!” şeklinde, yüksek sesli bir serzenişle azarlıyor. Ya da bana öyle geliyor. Bana “Sakura” diyor. O, herkese 1 çiçek ismi takmayı seviyor. Sakura, Japonya’da yetişen sert dallı kiraz ağacının ölüm ve yaşamı ifade eden pembe-beyaz-kırmızı çiçeği. Öyle kırılganım ki o anda. Tutunduğu bütün dalları sızlayan, düşmek üzere olan 1 sakurayım o anda.

“Bugün” diyorum. Devamını getiremiyorum. Devamı yok. Toplantı bitiyor. Herkes görev yerine gidiyor. Sadece, bıçakların kesme tahtasına düşen sesleri duyuluyor. O sırada şef beni yanına çağırıyor. Beyaz giysisi, arkadan topladığı saçlarını saran siyah beresi ve ceplerine çelik bıçaklarını diklemesine ve özenle yerleştirdiği önlüğüyle gözüme soylu 1 Japon samurayı gibi görünüyor.

“Ben sana sert mi çıkıştım az önce? Ters 1 şey yok ya? Canın mı sıkkın senin? Bir şeyler içelim mi işleri bitirdikten sonra, hem laflarız da..” demek suretiyle cümlelerini ard arda sıralıyor. Ağzımdan küçük, keskin ve umarsız 1 “Olur” çıkıyor. O kadar. Yalnız 1 olur. Yalnızlıktan ölmek üzere olan 1 “olur”. Kulaklarım uğulduyor. Mutfaktaki tüm bıçaklar 1 kez daha önlerindeki kesme tahtalarına düşüyor.

Dünyadaki en tehlikeli anlarım “yoksunluk” anlarım benim. Ömrüm boyunca, bunu bilecek kadar çok yoksunluk biriktirdim. Ve böyle yoksunluk yığınları içinde, boşlukları dolduran her ne ya da kimse, hep peşi sıra gözüm kapalı gittim. Ve her seferinde bile bile, mevsiminden evvel döküleceğini tüm çiçeklerimin. Meyve vermeyen kuru 1 ağaca dönüşeceğini ruhumun ve bedenimin.

Mesai bitti.

Aşçı giysilerimi çıkardım. Kadın ruhumu giyindim; bu benim diğer ruhlarım içinde ennn sevdiğim. İstanbul’a tepeden bakan 1 restoranın terasında gece ayazı doldurduk kadehlere. Ve konuştuk saatlerce. İnsanın ruhu üşüdüğünde onu ısıtacak 1 içki olmadığını düşündüm 1 yandan kendimce. Günün ağırlığı hafifledi ya da bana öyle geldi. O gün belki ilk defa gülümsedim. O günü yaşayan sanki ben değilmişim gibi gülümsedim. O gülümseyişimi o kadar sevdim ki elimde tuttuğum küçük bardağımın da verdiği cesaretle, küçük aklımdan “Her gün böyle gülümsemeliyim, bunun mutlaka 1 yolu olmalı..” diye geçiriverdim. Aklımdan geçeni okumuş gibi “Bunu daha sık yapalım mı, mutfakta işlerin yoğunluğu arasında sohbete vakit kalmıyor..” cümleleri karıştı geceye. Benim mi, yoksunluğumun mu en çok duymak istediği sözlerdi bunlar, o anda karar veremedim.

Günler geçti.

Yemekler pişti. İşler bitti. Geceler başladı. Sohbetler doldu ba(ğ)zen küçük kesme kristal bardakların içine, ba(ğ)zen yakamoz, ba(ğ)zen koca 1 ay. Lakin bunda 1 gariplik var. Tüm buluşmalar; tanıdık kimselerin olamayacağı ve göremeyeceği yerlerde, mümkün olduğunca evlerde, geç vakitlerde, şüpheli 1 gizlilik içerisinde. Aynı iş yerinde çalışan insanların özel hayatlarıyla ilgili ihlal edilmemesi gereken kurallar zırvasının da olmadığı 1 müessesede bu kadar saklanmak niye? Bu fikirler o küçük aklıma; yoksunluğun beni 1 gölge gibi takip etmekten vazgeçmesiyle sızmaya başladılar birer birer.

Mutluluktan sarhoş olmamaya karar verdiğim 1 akşamın öğle saatlerinde, üniformamı giymek üzere her türlü kokunun sindiği soyunma odasının kabinlerinden birindeydim yine. Benden evvelki vardiyanın kızları girdiler içeri. Benim varlığımdan habersiz yine de kimsenin duyamayacağı küçük seslerle, kıkırdaşarak konuşmaya başladılar kendi aralarında.

İnsanın duyu organlarından biri ileri düzeyde hasarlı olduğunda, diğer duyu organlarından biri çok daha güçlü çalışırmış ya, kulaklarım sızdı kızların fısıltılarının içine. Duymamam gereken şeyler duyuruyorlar, o küçük aklıma 1 ulak gibi her işittiklerini bırakıyorlardı. Çiçek isimleri, mekan isimleri, sohbetlerde konuşulanlar, evdeki kanepenin rengi, şefin özel tarifleriyle hazırlanan 2 kişilik sofralar..

Ne kadar da tanıdıktılar. Sıkıştı kaldı ve sindi kalbim soyunma kabininin 1 köşesine. Kapadım kulaklarımı ve sordum küçük aklıma, şimdi ne yapmalıyım diye. Oysa daha dün gece uyumuştum onun yanında ve gecenin 1 vakti kafamdan geçen şüphe dolu fikirlere kızıp uyandığımda onu izleyerek utanmıştım düşüncelerimden. Yüzünü ezberlemiştim inceden.. Kalbinin bedeninden büyük olduğunu zannettiğimden, teşekkür etmiştim Yaradan’a ve affetmiştim geçmişimde kendim de dahil olmak üzere beni acıtan ne var, ne yoksa..

Kabinden çıktım. Mutfağa indim. Görevimin başına geçtim. 1 kahve molasında, ben hiçbir şey işitmemiş, o işittiklerimin hiçbirinde yer almamış gibi cumartesi akşamı buluşmak üzere sözleştik; benim evimde, daha önce hiç serilmemiş çarşaflar üzerinde uyumadan evvel birlikte, birlikte pişirip, birlikte yiyip, birlikte içip, birlikte, birlikte, birlikte.. birlikte.. Ne kıymetli kelime..

İlk defa zaman benden hızlı aksın istedim.

İlk defa 1 güne yetişme isteğiyle doldu içim. Heyecandan ve korkudan titredim. O gün geldiğinde öyle hazırlandım ki doğduğum günkü kadar saf ve huzur doluydu kalbim. İpek örtülerimi serdim. Masayı gümüş şamdanlar, canlısı kadar taze görünen yapma sakuralarla süsledim. Sofra 1 inci tanesi kadar zarifti. Her şey hiç olmaması gerektiği kadar kusursuzdu. Bıçakların sırtları öyle parlak ve pürüzsüzdü ki yüzüme son 1 kez baktım kendimi 1 aynada izler gibi.

Geldi. Soylu 1 Japon samurayı gibi selam verdi. Kırmızı tabanlı yüksek topuklu ayakkabılarımın içinde yükseldim ve ona içi sızı dolu gülümsememe iliştirilmiş 1 öpücük verdim. Mutfağa geçip her zamanki gibi başladık yemekleri hazırlamaya. Sanki yaşanmakta olan an büyük 1 aldatmaca değilmiş gibi samimi ve içtenlikliydim. Tüm gece sürdü bu hiç bilmediğim oyunculuk hünerim, 1 an duraksadım ve düşündüm; galiba aklımı yitirmekteydim ve 1 süre sonra karıştı ruhum ve duygularım birbirine; içki, yemek, tütün, mumlar ve kafamın içinde arapsaçına dönenlerle birlikte. Hatta 1 ara zümrüt gibi parlayan yeşil kanatlarıyla küçük periler kondu omuzlarıma ve birtakım çiçek isimleri fısıldadılar kulaklarıma. Kalbim öyle sızladı ki duyduklarıma vahşi 1 hayvana dönüştü sanki bedenim. Ben artık o sert dallarının üzerinde kırmızı-pembe çiçekler taşıyan 1 sakura değildim.

Sabaha karşı uyandım. Yanımda yatmakta olan yüzü tanımakta zorlandım. Kar gibi beyaz ve 1 o kadar hafif ve naif ipek çarşafların üzerinde, kurumuş uzun ince dallarından dökülmüş sakuraları andıran lekelere parmak uçlarımla dokundum. Zümrüt kanatlı periler susmuştu. Yatağın hemen yanında yerde duran gümüş saplı bıçağımı aldım, artık o kadar parlak ve pürüzsüz olmayan sırtından kendi yüzümün yansımasına baktım. Çok tanıdık 1 yoksunlukla sonsuza dek vedalaştım.

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 17 Ocak 2020 at 21:06

    Çok hızlı, tek bölümlük NetFlix dizisi izledim resmen.
    Nefisti.
    Öldü mü acaba?

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 13 Haziran 2020 at 13:51

      Ahhhaaaa 😁😁😁 Gökçecim. Sence ne oldu sonunda acaba?

  • Cevapla Günay Aydın 18 Ocak 2020 at 11:47

    Soluksuz okutan bir hikayeydi…
    Güçlü, akıcı bir kalem….
    Okumak zevkti…
    Tebrikler….

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 13 Haziran 2020 at 13:53

      Sizi soluksuz bıraktıysam özür dilerim.
      Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için.
      Günümü aydınlattınız 🤗
      Yeni yazılarda görüşmeyi dilerim 🙏

  • Cevapla Hande S. Sinan 20 Ocak 2020 at 18:01

    Kahramanı, sakin ve kendi halinde bir kadın sanarken birden iş tersine döndü 🙂 Ters Köşe 🙂

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 13 Haziran 2020 at 13:57

      İyilere kötü davranmak niye?
      Sakinlerin berrak sularını bulandırmak neden?
      Tüm iyi insanların bu sorulara verebileceği, kendilerinden hiç beklenmeyen ba(ğ)zı yanıtları mutlaka vardır, öyle değil mi Handecim 😊

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 26 Ocak 2020 at 16:46

    Çok etkileyici. Gerçekten, bazen minicik bir fısıltı, bir koku, bir tavır belki de bir gülüş uyandırır insanı, o derin uykudan. Kısacık ama çok güzeldi..

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan