Yazdıklarıyla Yaşayanlar

Virginia Woolf

13 Ocak 2020

Yazı: Yazdıklarıyla Yaşayanlar | Virginia Woolf | Yazan: Hasan Saraç

Bilinç Akışından Ölüm Nehrine Akan Bir Yaşam: Virginia Woolf

“Özgüven olmadan beşikteki bebekler gibiyiz. Peki, bu tartıya gelmez ama paha biçilmez niteliği nasıl üretebiliriz? Diğer insanların kendimizden daha aşağı olduğunu düşünerek. Kendimizin diğer insanlara kıyasla zenginlik, rütbe, düzgün bir burun, ya da bir büyükbabanın Romney tarafından yapılmış portresi gibi Tanrı vergisi bir üstünlüğü olduğunu düşünerek. Çünkü insanın hayal gücünün acınası hilelerinin sonu yoktur.”

1837 yılına gelindiğinde, on sekiz yaşındaki Alexandra Victoria’nın Büyük Britanya’da kraliçe ilan edilmesiyle birlikte yeni bir dönem başlar. O yıllarda ülke ekonomisi sürekli büyümekte, gerek askeri ve ticari gerekse siyasi alanda önemli gelişmeler olmaktadır. Toplam nüfus elli yılda ikiye katlanırken, İngiliz Krallığı “üzerinde güneş batmayan” bir imparatorluğa dönüşür.

Tahta geçtikten üç yıl sonra kuzeni Prens Albert ile evlenir ve çok sevdiği eşine dokuz evlat doğurur Victoria. Prens Albert, sonraları Royal Albert Hall adını alacak bir kültür ve sanat merkezinin projeleri üzerinde çalıştığı sırada, henüz 42 yaşındayken beklenmedik bir anda ölünce İngiliz sarayı ve tüm ülke yasa boğulur. Ömrünün sonuna kadar matem elbiseleriyle dolaşacak olan Kraliçe Victoria, artık “Windsor’un dulu” diye anılacak ve nice tarihi romana konu olacaktır.

Kraliçe Victoria dönemi İngilizlerin yaşam tarzında ve davranış kalıplarında önemli izler bırakır. Ailevî değerlere yapılan aşırı vurgu, ikiyüzlülükle yaşanan sahte hayatlar o dönemin belirgin özelliklerindendir. Sevgisiz evliliklerin kutsandığı, cinselliğin tabulaştığı, maddiyatçılığın öne çıktığı, edebiyatın belirli kalıplar içine hapsolduğu, çelişki ve çatışmalarla dolu bir dönemdir “Victoria Çağı”.

Ekonomik başarıların, sanayileşme atılımlarının ve bu “sözde uygarlığın” perde arkasında ise amansız bir sömürgecilik anlayışı yatar. Tarlalarda, maden ocaklarında, ihtiyaç duyulan her yerde ölümüne çalıştırılan kölelerin çektikleri görülmez, feryatları duyulmaz. Çünkü bir anlamda, “kaydedilene kadar, hiçbir şey vuku bulmamıştır.”

“Eğer kendiniz hakkında gerçeği söylemezseniz, başkaları hakkında da söyleyemezsiniz.”

25 Ocak 1882 günü, Victoria devrinin ünlü yazarlarından Sir Leslie Stephen ile karısı Julia’nın bir kızları dünyaya gelir. Londra’nın seçkin semtlerinden Kensington’da doğan kızlarına Adeline Virginia adını koyar ailesi. Vanessa adında bir ablası, Thoby adında bir ağabeyi vardır, kendinden küçük Adrian adlı bir de erkek kardeşi olacaktır.

Virginia, gençliğinde ünlü ressamlara modellik yapmış olan annesinden güzelliğini, tanınmış bir editör, eleştirmen ve biyografi yazarı olan babasından da zekâsını almıştır. Çocukluğunda evde eğitim görecek, babasının zengin kütüphanesinden yararlanarak bol bol kitap okuyacaktır. Ancak, Virginia henüz on üç yaşındayken, annesinin gribal bir enfeksiyona bağlı ölümü onu ciddi bir bunalıma sürükler. Daha sonra, evde annesinin rolünü üstlenen üvey ablası Stella’nın da zamansız ölümüyle yine büyük bir travma yaşar. Psikolojik sorunları yüzünden üç kez kliniğe yatırılan Virginia, yirmi iki yaşında da babasını kaybedince ağır bir depresyona girer.

“Dünyanın öylesine çabuk yitip gidecek güzelliğinin iki ucu vardır, biri kahkaha, diğeri kederdir ve kalbi paramparça ederler.”

Victoria çağının geleneklerini sürdürmeye kararlı, her konuda titiz ve disiplinli bir babanın yarattığı baskı ortamı ve üvey ağabeylerinin cinsel tacizleri, Virginia’nın dengelerini altüst etmiştir. Üstelik üniversite çağına geldiğinde parlak zekâsına ve edebiyat tutkusuna rağmen Oxford ve Cambridge kentlerindeki asırlık eğitim kurumlarına kabul edilmez. Zira erkek kardeşlerinin kolaylıkla erişebildiği bu eğitim imkânları Virginia’ya ve hemcinslerine kapalıdır. Yalnızca genç kızların kabul edildiği okullarda ise ikinci sınıf bir eğitim sistemi uygulanmaktadır ve verilen diplomaların da pek bir değeri yoktur. Ne de olsa üzerinde güneşin batmadığı Birleşik Krallığın anlı şanlı devlet kurumlarında kadınlara yalnızca tekdüze günlük işler uygun görülmektedir.

İşte bu yüzden, Kraliçe Victoria döneminin sanal uygarlığından ve bu düzeni evlerinde sürdürmeye devam eden babasından nefret eder Woolf. Bütün bu olumsuzlukların etkisiyle cüretkâr bir feministe dönüşen genç yazar, bizzat yaşadığı ayrımcılığı ve buna yönelik eleştirilerini keskin zekâsının ateşlediği sivri kalemiyle yazıya dökecektir.

“Kadınlar bütün bu yüzyıllar boyunca, sahip oldukları büyülü ve ayartıcı güçle, erkeği normalin iki misli boyutlarda yansıtan aynalar olarak işlev görmüştür.”

Babalarını kaybedince kardeşler hep birlikte Londra’nın merkezine, daha çok akademisyenlerin, üniversite öğrencilerinin ve sanatçıların yaşadığı Holborn yakınlarındaki Bloomsbury semtine taşınırlar. Orada, genel geçer toplumsal kuralları ve değer yargılarını benimsemeyen sanatçı ve entelektüel gençlerin bir araya gelip kurduğu Bloomsbury grubuna, ablası Vanessa ve ağabeyi Thoby ile Virginia da katılır.

İçinde birçok ünlü edebiyatçının bulunmasının yanı sıra cinsel konulardaki esnek tutumlarıyla da tanınan bu grupta, genç yazar o günlerde çok ihtiyaç duyduğu özgürlüğü bulacaktır. Yeni tanıştığı bu kişiler, ona göre toplumun dar görüşlü, bağnaz bireylerinden farklıdır. Virginia artık eskisi kadar yalnız ve terk edilmiş hissetmez kendisini. Henüz evlenmemiştir ama diğer genç kızlarınki gibi sıradan bir evliliğe de hazır değildir. Ancak, kısa bir süre nişanlı kaldığı bir yakın dostunun aracılığıyla, o yıllarda Seylan’da (şimdiki Sri Lanka) görevli olan Leonard Woolf ile tanışır ve otuz yaşında onunla hayatını birleştirir. Cinsellikten çok sevgiye, saygıya ve güvene dayalı bu ilişki Virginia’yı rahatlatır. Artık gönlünce yaşayacak, dilediğince yazacaktır.

“Edebiyat, başkalarının fikirlerini aklın mantığın ötesinde umursamış olan insanların her yana dağılmış enkazıyla doludur.”

Oysa Virginia başkalarının fikirlerini umursamayan, özgür ve özgün bir yazar olacaktır. Yirmili yaşlarında daha çok kitap eleştirileri ve kısa öyküler yazmışken, otuzlu yaşlarında roman yazmaya odaklanmıştır. Gece ve Gündüz, Jacob’un Odası gibi ilk romanlarından sonra, asıl önemli çıkışını 1925 yılında yayınlanan Mrs. Dalloway ile yapacaktır.

Bilinç akışı tekniğiyle yazmış olduğu bu eser, bir bakıma James Joyce’un üç yıl önce yayınlanan Ulysses adlı başyapıtına bir göndermedir. Woolf, pek çok kalburüstü konuğu evinde ağırlayacağı bir akşam daveti öncesinde Londra sokaklarında dolaşan Clarissa Dalloway’in ve romanın diğer kahramanlarının zihinlerinden geçenleri kendine has kıvrak dili ve şiirsel üslubuyla yansıtır sayfalara. Geriye dönüşler ve ilginç rastlantılarla, aşk ve pişmanlıklarla, savaşın yıkıcılığı, yaşamın ışıltısı ve ölümün karanlığıyla, yalnızca yirmi dört saate sığdırılmış sıra dışı bir romandır Mrs. Dalloway.

“Bir hayaleti öldürmek, hakikati öldürmekten çok daha zordur.”

Virginia Woolf’un romanlarında otobiyografik öğeler de göze çarpar. Örneğin 1922 yılında yayınlanan Jacob’un Odası, Yunanistan’da tifoya yakalanıp genç yaşta ölen erkek kardeşi Thoby’ye adanmıştır. 1927’de yayınlanan Deniz Feneri adlı eserin esas kahramanları olan Bay ve Bayan Ramsey ise yazarın kendi babasıyla annesinden esinlenerek yaratılmıştır. En güzel anılarım diye söz ettiği, eski yazlıklarında geçen günlerine bir gönderme niteliğindedir bu roman. Günlüklerinde kimi zaman babasına olan öfke ve nefretini itiraf eden Woolf, bu eserinde ise ebeveynini sevecen bir dille anar.

Otobiyografik özellikler taşıyan eserlerinden biri de 1928 yılında yayınlanan Orlando’dur. Bu yarı fantastik roman, Woolf’un Bloomsbury grubundan tanıdığı ve hayranlıkla karışık bir tutkuyla sevdiği Vita Sackville-West adlı kadına adanmış bir eserdir.

“Büyümek, bazı yanılsamaları yitirip başkalarını edinmektir.”

1929 yılında yayınlanan Kendine Ait Bir Oda ise, İngiliz edebiyatına damgasını vurmuş olan feminist yazarın en özgün eseri sayılabilir. Genişletilmiş bir deneme olarak nitelenebilecek bu eserin özünü, Woolf’un iki ayrı üniversitede vermiş olduğu bir dizi konferans oluşturur. Yazar, konuşmacı olarak çağrıldığı bir üniversitede yaşadıklarını şöyle tasvir edecektir kitabın ilk sayfalarında:

. . . tam o anda, beyaz kanatlar yerine siyah bir cüppenin çırpınışıyla yolumu kapatan bir koruyucu melek gibi, nazik bir beyefendi çıktı önüme; küçümseyen tavrı ve gümüşi saçlarıyla elini sallayarak beni uzaklaştırırken, alçak sesle de hanımların ne yazık ki ancak bir Üniversite Öğretim Üyesi eşliğinde ya da bir tavsiye mektubu ile gelmeleri halinde bu kütüphaneye girebileceklerini söylüyordu.

O çarpık düzenin bekçilerine boyun eğmek zorunda kalsa da onlara aklı, yüreği ve kalemiyle pervasızca karşı çıkacaktır Virginia Woolf:

. . . Dilerseniz tüm kütüphanelerinize kilit vurun, ama benim zihnimin özgürlüğüne set çekecek hiçbir kapı, hiçbir kilit, hiçbir sürgü bulamazsınız.

Feminist edebiyatın başucu kitaplarından olan bu eserde Virginia Woolf, kadınların yaratıcı ve üretken olabilmesi için yeterli maddi olanaklara, en azından “kendine ait bir odaya” sahip olması gerektiğini vurgular.

“Dünya kadına, erkeklere dediği gibi, istiyorsan yaz, benim için fark etmez demiyordu. Nahoş bir kahkahayla şöyle diyordu: Yazmak mı? Yazmak senin neyine?”

Kocası Leonard’la yaşadığı uyumlu beraberlik ve ablası Vanessa’nın sevecen tutumu Virginia’ya nispeten rahatlatmıştır. Eserleri 1917 yılında eşiyle birlikte kurdukları Hogarth Press adlı matbaada basılmaktadır. Evliliğinin ilk yıllarında yaşadığı “anne olmak ya da olmamak” ikilemi de artık geride kalmıştır. Ancak, göreceli olarak daha sakin ve huzurlu geçirdiği bu yılları Nazi Almanya’sından yükselen sesler gölgelemeye başlar. Bu kaygı verici gelişmeler yazarın oldum olası hassas dengelerini altüst etmeye yetmiştir.

Ani bayılmalar, gaipten gelen sesler, tüm o sevimsiz belirtiler geri gelmiştir yine. Daha önce birkaç kez intihara teşebbüs etmiş olsa da hiçbirinde sonuna kadar gidememiştir Virginia. Ama bu kez durum farklıdır, ani bir dürtüyle değil, bilinçli bir şekilde yaşama veda etmenin hazırlıklarını yapmaktadır.

28 Mart 1941 günü, evde tek başına olduğu bir sırada, kocası Leonard’a ve ablası Vanessa’ya birer kısa not bırakır. Kürkünü giyip dışarı çıkar ve elinde bastonuyla nehre doğru yürümeye başlar. Daha önceki denemelerden kazandığı tecrübeyle önce elbisesinin ceplerini taşla doldurur. Sonra da kendisini soğuksuların akışına bırakır. Kocası alelacele karalanmış veda notunu bulduğunda artık çok geçtir:

Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç günleri yeniden yaşamaya katlanamayacağım… Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum… Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum… Artık benim için her şey bitti… Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.

Bir karaağacın dibinde küllerinin gömüldüğü mezarın taşında, yazarın Dalgalar romanının son sözleri yazılıdır:

Sana doğru atılacağım, yenik düşmeden ve boyun eğmeden, Ey Ölüm!
– Virginia Woolf

 
 
 

Bu portre, yazarımız Hasan Saraç’ın Yazdıklarıyla Yaşayanlar adlı eserinden alınmış olup, yayıncı kuruluş Portakal Kitap‘ın özel izniyle yayınlanmıştır. Bir başka ortamda kullanılması, paylaşılması yasaktır…

 
 
Hasan Saraç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 15 Ocak 2020 at 18:38

    Deniz Feneri adlı romanını okumaya başladığımda Woolf’un tarzına hiç alışık olmadığımdan ilk önce bir şok olmuş, çeviri hatası mı var acaba diye bile şüphe etmiş, defalarca kez yeniden başlamıştım okumaya. Ne yaptığını anladığımdaysa günümüz için bile sıra dışı olan anlatımının kendi döneminde ne derece şaşkınlık yaratmış olabileceğini düşünmüştüm.
     
    Kadınların edebiyatta tek tük temsil edildiği, onların da birçok imkansızı aşıp o yerlere geldiği bir dönemede, çığır açıcı bir figür Virginia Woolf; benim için de feminist duruşun köşe taşlarından biri. Yazdıklarıyla Yaşayanlar -1 kitabınızın ardından dergimizde de kendisine yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim.
     
    Kucak dolusu sevgiler 🤗

  • Cevapla Hasan Saraç 15 Ocak 2020 at 20:53

    Evet, pek çok nedenle benim de çok beğendiğim, saygı duyduğum bir yazar Virginia Woolf.
     
    Trajik öyküsü zaten başlı başına bir hikâye… Yazarımıza ilgi duyanların Kendine Ait Bir Oda (edebi bir otobiyografi) ya da Mrs. Dollaway adlı eserlerine de bir göz atmalarını önerebilirim…
     
    Siteyi yaratan, üzerinde büyük emek harcayan ve bizlerin bu paylaşımları yapmamıza olanak sağlayan sevgili kurucumuza teşekkürlerimle…

  • Cevap Yaz