Üçüncü Göz

Akhetaten’de Uçan Kelebekler

17 Şubat 2020

Soğuk bir bahçenin çamurlu zemininde, gönlümde hüzünle ilerliyorum sessizce. Kliniğin buz demirlerine sarılmış hastaların solgun yüzleri karşılıyor beni. Ağır olan koku ve çalışanların insaniyetten nasibini almamış tavırları, güneşin odaya sızmasını engelliyor.

“Günaydın” viziti yapılıyor çok geçmeden. Hastalar makinelere yerleştirilen kartuşlar gibi alınıyor içeri bir bir, satırlardaki cümleleri bittiğindeyse geri sarılıyor kağıt.

Not tutmam çok hoşuna gitmiyor doktor hanımın.

Paranoyak hastanın bile güvenini sağlamışken, neydi bu yazdıklarımdan çekindikleri hâlâ anlamış değilim. Kağıdı kaldırıyorum, aklımda kalanları yazıyorum. Aklımda kalanlar kalemin sivri ucundan da keskin sanki. Film şeridi düşüyor ve film hiç bitmiyor. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha.

Konuşmaya muhtaç onlarca hasta. Sırayla yazıyorum isimlerini defterime, içlerinden birini seçiyorum ve başlıyorum konuşmaya. Nasıl da gönülleri hızla atıyor; öyle ki bir cümleyi kuracak olsalar diğer cümle önüne geçiyor. “Manik” deniyor böylelerine. Sonra geliyor biri nanik yapıyor ve güneşe bakmayı öğretiyor size. Siz de gözlerinizi kırpmadan güneşe bakmayı deniyorsunuz o gün.

Psikiyatri böyledir, olmaz ve hayal edilmezleri oldurur.

Öyle biri ki koridorun en başından göründüğünde parıltılar saçıyor, gölgelerini düşürüyor kirli mermerin üzerine. Nasıl da soğuk mermerler.

“Konuşabilir miyiz?” diyorum ürkek ürkek ama hiç belli etmeden. “Hayır” diyor net ve kafasındakilerle konuşarak. “Peki, konuşmak istersen buradayım” diye ekliyorum. Dönüyor da dönüyor, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji, izliyorum uzaktan. Karşımda bir madde bağımlısı, nasıl ki psikolojisini teslim etmişse boncuk tanesi kadar haplara, bana da anlatıyor olanları, hayatın esrarlı yönünü.

Meslektaşlarımdan değil de hastalardan öğreniyorum.

Zil çalıyor tenefüse çıkıyorum. Hemşire ve doktor hanımlar, beyler mi? Sormayın gitsin. Takıldı mı boynunuza adapte olma halkası ve tükenmişlik, sizin de çok fazla yapabileceğiniz bir şey yoktur aslında.

Ders zilim çaldığında, heyecanla hangisinin ruhundaki çatlağı tıkayabilirim diye hastalara koşuyorum. Gözleri hayat dolu insanları inceliyorum, gözlerim dolu dolu.

Koridorun başındaki hasta beliriyor.

Nasıl saf ve masum. Dışarıda milyonlarca hasta gezerken, onların dahiyane ruhlar olabileceği, etik kargaşada çamurlaşırken bunları anlamakta güçlük çekiyorum. Yanıma geliyor o hasta. “Konuşabiliriz” diyor, ürkek ürkek ama ruhundan emin. Oturuyoruz kenar bir masaya, başlıyor anlatmaya.

Gözlerinin önünden geçen film şeridine kapılıyorum. Heyecanlı bir filmin en önemli sahnesi ise, neden orada çekildiğini hiç bilemeyeceğim bir şey. Anlattığı her şey çok mantıklı, haklı sebepleri ise oldukça fazla. Kendi kanından olan annesini affedemiyor mesela. Oysa, tecrübelerim ne kadar da az karanlık ruhlu odalarda.

Çok geçmeden yazıp kaydetmek ve dosyasını okumak istiyorum. Görüşmeyi bölemeyeceğim için, hafızamın en derin köşelerini sıkıştırılmış dosya haline getirip, oradaki sinapsları arttırabilmek için bolca uyaran gönderiyorum, hafızam genişlesin diye. Film şeridindeki karelerden birine düşüyorum aniden, ruhum titriyor anlattıklarıyla. Hangi denizlerde yol aldığımı, hangi deniz kabuklarıyla olgunlaşacağımı bilmeden dalıyorum derinliklere.

“Kelebek aşısı” diyor, ruhunda uçuşan kelebeklere inat, icat yapıyor ve bu enerjiye yetişemiyorum. “1- Kelebek aşısı?” diye not alıyorum. Bildikleri benim bildiklerimden çok daha fazla; öyle ki anlattıklarında onu gerçeğe getirmek yerine, hayal dünyasına tutunmuş onunla gezmeyi tercih ediyorum. Hasta ders veriyor, ben ise eve gittiğim gibi soğuk hastane kokusundan sıyrılıp dersimi çalışıyorum, soru işaretlerini kağıt üzerinde, daha sonra da zihnimde ünlem işaretlerine çeviriyorum. Okuyorum, araştırıyorum sözlü de vereceğim cevapları planlıyorum. Ertesi gün gittiğimde ilgili yerleri araştırdığımı, onun öyle değil ama aslında farklı bir konudan dolayı çağrışım yaptığını da bir güzel açıklıyorum.

Çok geçmeden planlanan görüşme saati geliyor, diğerlerinden farklı olduğu daha ilk anda anlaşılan hastayı dinliyorum. Beni alıp farklı diyarlarda gezdiriyor, gerçekliği ben bile unutuyorum. Beni daha fazla manipüle etmemesi için, derslerime çalışmadığım kadar çalışıp, hastanın dediklerini araştırıp bilgi dağarcığımı besliyorum.

Üçüncü görüşmede “Akineton taşı” diyor.

Enjekte ediyorum beynime. Akineton taşından yapılan ilaçta bulunan mineraller sayesinde iyi olduğunu ifade ediyor. Ben gidip Akineton taşının var olup olmadığını araştırıyorum. Eksik olan mineralleri yerine koymak istercesine, bina inşa etmek istiyorum o mucizevi taşla. Hayal kırıklıkları içinde yüzdüğüm, o hastayı niçin hasta olarak kabul etmediğimi kendimde sorguluyorum. Soğuk mermerlere ait olmayan, entelektüel düzeyi oldukça yüksek olan hastayı bu sefer Internet ve sosyal ağlarda araştırıyorum. Ne kadar etik olduğu sorulacak olursa elbette bu konu tartışmalıdır.

Bir sayfada hastanın “Kuzuların Sessizliği” filminin afişini paylaştığını görüyorum, ağzında uçuşan kelebeklerle biri. Hayal kırıklıklarımı tamir ediyorum film afişinden alınan gerçeklerle. Nasıl da ruhlarına empoze ediyorlar gördüklerini. Mucizevi bir biçimde, sosyal ağlardan birinde ortak arkadaşımız olduğunu görüyorum. Dünya nasıl da küçük. Kelebeğin kanadıyız sanki ve bir oda dolusu insanız bu dünyada.

Aklıma bir arkadaşımın eski erkek arkadaşı geliyor, sırtında kelebek kanatlarıyla uçtuğu, mutlu olduğunu anlattığı o günler. Ailesi oldukça iyi ekonomik şartlara sahipken, halasından sonra kendisinin de şizofreni tanısı almasıyla, genetik olarak çarpık inşa edilen bir hasta. Ailenin oğullarından bıktığı, sayısız yatışı bulunan ve ailenin hastalığı saklayarak arkadaşımla olan ilişkisini sürekli desteklediği…

Koridorun başında beliren o hasta.

Oğlunu Akhenaten’in kollarına atan bir anne. Yıpranan bir ilişki ve ne olduğunu anlamakta çok geciken arkadaşım. Yeni yaşam yerleri Akhetaten. İlişkinin bitmesine sebep olan bir stigma durumu ve acı son. Nasıl da alışığızdır hep arzuladığımız mutlu sonlara. Belki de “o” şu an Akhetaten’de Firavun ile derin güzellikler üzerine sohbette. Biz ise rutin dünyanın pençesindeyiz.

Psikiyatri hastalarının üzerine damga imgesiyle koşulan bu dünyada, onların tecrübe ve bilgi dünyalarında yüzmek çok keyifli, attığınız her bir kulaç ise zor ve anlamlı. Her hasta size bir şeyler öğretiyor, bunun manevi doyumu tarifsiz. Üstelik öğrenilenlerin hepsi hayata dair tecrübe edilmiş bir dal.

Biz sağlık çalışanlarının idealist başladığı meslek yolu, sonrasında doğal seleksiyonda yenilmemek adına savunma mekanizmalarını kullandığı alan. Yapılması gereken çok şey var.

Stigma; çok acı ve acımasızca.

Mühürü basıp kenara koymak yerine, hastaların dahiyane yönlerinden faydalanmak gerekli. Bunun için, sağlık personelini koruyan yasal düzenlemelerin yapılması şart. Psikiyatri hemşireliğinin ise yönerge düzeyinde kalmamış kanunlara ihtiyacı var. Psikiyatri hemşireliği “Lateks Eldiven” alerjisi olan ya da ailesinde psikiyatrik, psikolojik rahatsızlık olduğu için bu mesleği seçen kişilerin ellerine kontrolsüzce bırakılmamalıdır. Gerekli düzenlemeler yapılırken, iç görü sahibi hemşireler, doktorlar ve sağlık personeli için seçme sınavları olmalı, kişilik analizi yapmalı. Sağlık personeli ara ara dinlendirilmeli, hizmeti içi eğitimlerin yanında grup terapileri uzman kişiler önderliğinde yapılmalıdır. Meslek yolunda öğrendiğim her bir harf için, hastalarıma ve meslektaşlarıma teşekkür ederim.

İlayda Oylum Güleryüz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan