Sentez

Bu Bir Tufan

14 Şubat 2020

Yazı: Bu Bir Tufan | Yazan: Özge Can

“Ruhumdaki fırtınalar merihi usandırdı
Nuh’a haber eyleyin de gelsin de tufan görsün”

On üç kat.

Nefesini kesmek için yeterli bir yükseklik.

Yerden kırk üç metre yukarı.

Ortalama ağırlığım seksen iki. Hızımı hesaplamaya çalışsam.

Manasız bir çabadayım. Fiziğim hep kötü olmuştu zaten. Matematikteki zayıflığım da eklenince bir sonuca varamayacağım aşikâr.

Selin!

Saçlarının dalgasında dalgalandığım güzel. Öyle güzel gülümser ki, gözlerinin pırıltısına düşer insan. Duru, dupduru bir sadelikte sesi çağlar. Çok güzel şiir yazar. En az yazdığı kadar iyi de okur. Avuç içlerinde dinlendirir ruhumu. Bir kedinin yüzünü avuçlar gibi avuç içlerinden sever beni. Fakat bilemediği şey içimdeki iflah olmaz yalnızlık, sevgiyle doldurulamaz. Sevgisinin coşkusunda yaşanılır kılındı bir süre dünya.

Bir süre!

Şu pencereden denizi gördükçe hayaller kurduk. Gitmeyi ve bir daha dönmemeyi. Bu eve de Selin için yerleştik zaten. Şair yanını besliyor diye. Kendi içinde çelişen Selin. İnsanların ruh halini anlatmak için şiir yazarken, insanlardan uzak kalmayı seçen Selin. Kalabalıklardan nefret eden, gürültüden kaçan, dingin bir doğa aşığı Selin. İlhamının kaynağından uzak kaldıkça ilham bulan Selin. Yarasını hiç bilmeyen ama o yaradan beslenen.

Bin sekiz yüz elli üç tane fotoğrafımız var birlikte.

Hepsinde ayrı güzel gülmüş. Hepsinde ayrı bir ışık var gözünde. Ben, hep aynı. Ruhundaki tufanı gözünden, teninden akıtan Tufan. Adının kaderini taşıyan Tufan.

İsimlerin evrende bir denkliği var sahipleriyle.

Kişilik oluşurken ismin anlamı da etkili oluyor bence. Böyle tufanlı bir karakter olmamda mutlaka etkisi var ismimin.

Anıl mesela, hep derdi olmuştur hatırlanmak. Hayattaki en büyük korkusu unutulmak. İz bırakma peşindeki Anıl.

Ne çok katlandı bana o da. Kendimi unuttuğum zamanlarda unuttuğumu unutturacak kadar çok anı soktu zihnime. Onun da derdi buydu işte! Ne kendini unutturur, ne de başkasının unutmasına izin verirdi. Dalgalı olmadı hiç. Dümdüz bir çizgi çekti hayatına, oradan devam etti. Arada o çizgiden saptıysa da (o da benim yüzümden), hızlıca organize olup geri döndü o çizgiye. Çok güzel parmakları var Anıl’ın. Harika keman çalar. Çaldığı gibi söyler de. Ama kemanla söylemez, bir de kalabalıkta! O dümdüz çizgisini de utangaç mizacından çekti sanırım. Kendinden bile utanır, aykırı bir duruş sergilese. Çok fotoğrafımız yok Anıl’la. Olanlar da Selin hayatıma girdikten sonra olanlar.

Bir tanesinde üçümüz de bakmışız kameraya. Selin yine gülümsemiş, bu kez kahkahalı. Fotoğrafta ne kahkahası demeyin, Selin kahkaha attığında fotoğraftan bile duyulur sesi. Sağımda, yan duruyor Anıl da. Utangaç sırıtmış. Bir haylazlık yapılmış belli. Saçları kısacık o zaman; berber hatalı girmişti saçına da çizgisi bozulan Anıl, üçe vurdurmuştu saçını. Ben ortada sonradan fotoğrafa konmuşum gibi, duygusuz. Ne kahkahaya eşlik etmişim, ne sırıtmaya.

İçimde tufanların yeniden başladığı zamanlar.

İki yanımda, hayatımdaki en mühim iki insan. Duygularına, insan psikolojisine hâkim olduğunu düşünen, sanatçı ruhlu, naif, incelikli iki insan.

Yanlarında ölen beni fark etmediler.

Sokakta dilenen kadının kucağındaki bebeğin gözünde eksildiğimi görmediler.

Mitinglerde bağıran adamın, parmak salladığı güruhun insani utancında eksildiğimi görmediler.

Bin yıldır yaşadığı topraklardan sürülen insanların yarasında eksildiğimi de.

Bu dünya için, bu insanlık için yaratılmadığımı anladığımda, içine düştüğüm yalnızlıktan haberleri olmadı hiç. Sandılar ki ben uyumsuzum. Sandılar ki ben Oğuz Atay’ın etkisinde kalmış tutanamayanım.

Oysa bu dünya kötülüklerine direnecek kadar güçlü olamadım ben.

Bir babanın acı çaresizliğini giyindim ruhuma.

Bir annenin sancılı saçlarının yalnızlığını.

Açlıktan kıvranan çocuğun gözyaşlı mutsuzluğunu giyindim.

Ayağının üzerinden araba geçmiş köpeğin, canhıraş çırpınan acısını….

Ruhum yamalanıp büyüdükçe, ben küçüldüm.

Dünya kocaman oldu, insanlar kocaman oldu. Ben küçüldüm.

Penceremin ucundaki manzaraya bakıp, günlerce durdum. Gidebilmeyi isterdim, dönmemek üzere. Deniz yoluyla gidebileceğim bir sonsuzluk gelmediğinden aklıma, başka bir yol seçtim ben de.

On üç kat, kırk üç metre yükseklik…

Sonsuzluk beni çağırıyor….

Bu bir tufan!

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz