Uykusuz Klavye

Eynellah

7 Şubat 2020

Öykü: Eynellah | Yazan: Beril Erem

“Eynellah!” diye haykırdı.

Sanki göğsü yarılmış da içinden kızıl yakut misali yeryüzüne alevler yağdıran bir ejder çıkmış gibi dağ boyu bir çığlık yankılanıyordu. Kulaklarını kapadı elleriyle. Böyle haykıran, bu yükselip patlayan, yırtıcı, delimsirek sesin sahibi o olamazdı. Tekrar göğe kaldırdı başını. İçinde katman katman açılan öfkeye teslim olmuş sesiyle yeniden yakardı.

“Eynellah!”

Allah nerede?

Yakarışı, bakır çalığı semayı kapladı ufuktan ufuğa. Öyle bir isyan vardı ki sesinde, dünyanın tüm kadim ve kutsal kelamları toplansa yine de tek hecesini oluşturamazlardı bu yakarışın. Etrafını saran etten duvar giderek daralıyordu. Hoyrat ağızlardan dalga dalga yayılan küfürler, tükürükler, havada uçuşan gözü kara yumruklar, kinle çatılmış azgın yüzler… Yer, gök, uğultu… Zilan alçalıp yükselen bu öfke duvarının ortasında nefessiz, dilsiz, kendi bedenine sarılarak kapaklandı yere. Kırılan iradesini, bütün kötülükleri büyüten soğumuş yerküreye teslim edermiş gibi.

Ve sonra sessizlik.

Tufan öncesinin ağır, ürkütücü sessizliği. Kemikleri zangır zangır titreten ilahi bir kuvvet yaladı dört yanı. Gök, tüm yükünü ademoğlunun üzerine boşaltacakmış gibi gürleyerek yarıldı. Öfkeli nefesini, Zilan’ın etrafını saran mahşeri kalabalığın üzerine boşalttı. Sonra geride, inilti ve ince bir sızı bırakarak sustu tekrar.

Çürümüş et kokan, yanık bedenlerin satıhlarından akan irinin ıslattığı çatlamış topraklar, yemyeşil bir vadiye dönüştü birden. Kapaklandığı yerde dizkapaklarına değen taptaze çimlerin ıslaklığını hissetti. Gözlerini açtı. Az önce etrafını saran insanların oluşturduğu duvar küle dönüşmüştü. Toprağa düşen her bir kül tanesi boz renkli üveyiklere dönüşüp tekrar göğe uçuyorlardı.

Derken bir ses duydu. Kendi sesiydi ama konuşan o değildi.

“Tanrı baktığın gökte, bastığın yerde, soluduğun nefeste, seste, dokunduğun tende, senin teninde. Görmüyor musun?” diye soruyordu o ses.

“Görmüyorum” dedi Zilan.

“Sen kafirsin o zaman.”

“Hayır, ben sadece Suriyeliyim.”

“Suriyeliler pis ve hırsız”

“Ben temizim.”

“İspat et!”

“Ellerime bak, saçıma…”

“Küfür dolanmış saçlarına.”

“Sizin yüzünüzden.”

Şimdi ses çoğalıp, tanıdık seslere dönüşmüştü. Hepsi bir ağızdan bağırıyorlardı.

“Pissin sen! Pis! Pis! Pis! Pis!”

Gözlerini açtı.

Geceliği terden sırılsıklam olmuştu. İnce bir ürperti yaladı ensesini. Ayak ucundaki hırkasını geçirdi sırtına hemen. Baş ucundaki sudan kana kana içti. Gördüğü kâbusun umut kırıcı soğukluğu dolandı damağına. Ağlamaya başladı. Çocukları yanı başında, göğüsleri minik bir kuşun nefes alıp verişi gibi hafif hafif inip kalkıyor, dudaklarında asılı kalmış tatlı bir tebessümle uyuyorlardı. İnsanca. Çocuk gibi. Yitip geldikleri karanlıktan uzakta. Bilmedikleri bir şehrin sert, uzlaşmasız insanlarından, bilmedikleri bir dilde yardım dilenmeye geldiklerinden beri hafiflemişti uykuları oysa ki.

Battaniyenin altında dertop olmuş yavrularına sarıldı. Saçlarından yayılan bebek terlerinin kokusunu çekti içine. Minik ellerini, avuç içlerini öptü usulca. Gözleri ağırlaştı.

Sabah, uykusuna hoyratça saldıran gürültü ile uyandı tekrar. Evin kapısı yıkılacakmış gibi tekmeleniyordu. Altı yaşındaki Ahmet, gözleri korkuyla büyümüş, kapana kıstırılmış kedi yavrusu gibi sırtını duvara vermiş ağlıyordu. Yusuf, olan bitenin farkına varamayacak kadar küçüktü daha.

Annesinin uyandığını görünce gülümsedi.

Zilan, duvardaki çiviye asılı pardösüsünü giyip başını örttü hızlıca, sonra Ahmet’i aldı kucağına. Sıkı sıkı bastırdı göğsüne. Demir kapı, menteşelerinden sökülecekmiş gibi zangır zangır titriyordu. Tek odalı evin, sokağı gören penceresinden dışarı baktı. Gelen ev sahibiydi. Demir kapının alt tarafını ayağıyla tekmeliyordu. Zilan’ın pencereden baktığını görünce bağırdı:

“Aç kapıyı!”

Zilan, kucağında Ahmet’le koşarak açtı kapıyı.

“Amma da zırıltılı veledin varmış. Sustur be kadın şu piçini!”

“Piç değil benim oğlum. Babası Kobanê’de öl…”

“Tamam, kes. Kirayı istiyorum. Yarın. Anladın değil mi?”

“Aman muhtar amca, elini ayağını öpeyim, kurbanın olayım, daha yeni verdim ya. Nereden bulurum ben o kadar parayı?”

“Nereden bulursan bul, bana ne! Zaten tüm mahalleli tepemde, zor tutuyorum hepsini. Kimse istemiyor sizi burada. Başkan istemeseydi hayatta vermezdim evimi size ya… Neyse, sen yat kalk dua et, bizim gibi merhametli insanlara denk geldin. Bu sümüklü piçini de evde tut, millet senin veledin yüzünden çocuğunu çıkaramıyor sokağa.”

Ev sahibi onun bir şey demesini beklemeden, elindeki tespihi çeke çeke ayrıldı. Zilan kapıyı kapatırken karşı apartmanın camından örtü silkeleyen kadınla göz göze geldi. Geçen gün evin önünü süpürürken, komşusuyla camdan cama, Zilan’ın duymasına aldırmadan, tecavüz edilip öldürülen Suriyeli hamile bir kadın hakkında konuşuyorlardı. “Oh, iyi olmuş!” diyordu kadın, hak etmiş. Gelmeseymiş o da!

Gelmeseymiş…

Öyle kolaydı ki bunu söylemek. Bu havada uçuşan “miş”ler, hoyrat temenniler, ölüm dilekleri. Gelmeseydiler, öleceklerdi. Kocası Nezir ölmedi mi? Ağabeyleri Halim, Muhammed…

“Neden savaşmadınız? Niye kalıp mücadele etmeniz?” diyorlardı.

Sorudan çok suçlayıcı bir tavırla.

Kapıyı kapattı hemen. Ahmet sakinleşmiş, annesinin baş örtüsü altından omuzlarına düşen saçları ile oynuyordu. O sırada Yusuf da paytak adımlarıyla duvara tutuna tutuna geldi yanlarına. Çıplak ayaklarıyla buz gibi taşa basıyordu. Zilan onu görünce hemen elinden tutup yerde, üzerinde uyudukları döşeğe götürdü. Ahmet’i de oturttu yanına. İçerisi soğuktu. Dört duvar arasında değillermiş, üzerlerinde çatı yokmuş gibi soğuk. Mülteci kampından kalan battaniyeyi örttü çocuklarının üzerine.

Kış kendini iyice belli etmeye başlamıştı. Soba kurmalı, yakacak odun bulmalıydı. Elindeki bütün parayı daha on gün önce bu kan emici ev sahibine vermişti. Evdeki erzak da bitmek üzereydi. Aklına belediye başkanının hanımına gitmekten başka çare gelmiyordu.

Suruç’taki kamptayken, uluslararası insan hakları kuruluşlarının araştırma komisyonları için tercümanlık yapıyordu Zilan. Başkanın hanımı ile de öyle tanışmışlardı zaten. Yıldız, onun savaştan önce İngilizce öğretmeni olduğunu öğrenince çok şaşırmıştı. Bir hafta boyunca yurtlarından kopup gelen mülteci ailelerle, komisyon görevlileri arasındaki iletişimi hep o sağlamış, yazılı mülakatları gece gündüz demeden İngilizce’ye çevirerek komisyonun görevini bir an önce tamamlaması için koşturmuştu. Üstelik yedi aylık da hamileydi. Yıldız, bu genç kadının yaşama azminden çok etkilenmişti. Kamptaki kötü şartların Zilan’ın hamileliğini tehlikeye atacağını söyleyip eşinin de yardımıyla onun kamp dışına çıkarılmasına ön ayak olmuştu. Bir oğlu bir de karnındaki bebeğinden başka tutunacak dalı yoktu Zilan’ın.

Kamptan ayrıldıktan sonra Yıldız, belediye başkanı olan eşinin yardımıyla ancak başlarını sokacak bu evi bulabilmiş, ilçedeki konukevinde de temizlik işi ayarlamıştı Zilan’a. Biraz zaman geçsin mesleğine uygun bir iş de buluruz, demişti.

Evden çıktıklarında karşı camdaki kadını gördü yine.

Bu sefer elinde örtü yoktu, pencereye yaslanmış, kendi oturdukları evin üst katındaki kadınla sohbet ediyorlardı. Zilan’ı ve çocuklarını görünce yüzünü buruşturup, kaş göz işareti yaptı karşıdaki kadına. Gayri ihtiyari başını kaldırıp yukarı baktı Zilan. Ne olduysa işte o anda oldu. Başlarından aşağı bir kova suyu boca etti kadın. Ardından çıngıraklı bir kahkaha patladı sokakta.

“Ooohhh! İyi oldu. Az biraz temizlenmiş oldunuz işte! Gerçi sizin kirinizi hiçbir su temizleyemez ya! Pis insanlar, kokunuz buraya kadar geliyor!”

Zilan, Ahmet’i omuzlarından tutup kendine doğru çekti. Çocukların ikisi de fazla ıslanmamışlardı ama Zilan’ın baş örtüsü, pardösüsünün sırt kısmı sırılsıklam olmuştu. Yine de eve girip üst baş değiştirmeye çekindi. Öyle ya, tekrar kapıdan çıktıklarında aynı kötülüğü yapabilirlerdi bu insanlar. Ahmet’in elinden tutup, hiçbir şey söylemeden adımlarını hızlandırdı.

İlçe merkezine geldiklerinde, Yusuf açlıktan ağlamaya başlamıştı. Annesinin yüreğini sıkıştıran endişe, Ahmet’in de inatçı adımlarına yapışmıştı sanki. Ayaklarını yere sürte sürte ağır yürüyordu. Sokaktaki insanlar onlara bakıyormuş gibi hissediyordu Zilan. Bir an, içlerinden biriyle göz göze gelse, “Defolun gidin” diye bağıracaklarmış gibi… Korku, kalbinde yer eden kötü bir ur gibi günden güne büyüyordu.

Ölümden kaçıp kurtulmuş gibi hissetmiyordu.

Bir mezardan başka bir mezara göç etmişti sadece. İnsanca yaşama umuduyla beraber en kötü ihtimalleri de taşıyan teknelerin soydaşlarını Ege’nin, Akdeniz’in soğuk sularına savurması gibi o da azap dolu bir fırtınada oradan oraya savruluyordu. Bitkin bedeninin, ezilmiş gururunun hırsını Ahmet’ten çıkarırcasına sertçe çekti çocuğu kolundan. Az sonra, Yıldız Eczanesi’nin olduğu sokağa girdiklerinde derin bir oh çekti içinden.

Yıldız eczaneden içeri sırılsıklam olmuş, perperişan halde giren Zilan’ı ve çocukları karşısında görünce şaşırdı.

“Aaaa? Hayır olsun inşallah! Bu ne hal? Ne oldu Zilan sana?”

Zilan, üzerine sessiz bir çığ gibi düşen bu merhamet dolu sesin etkisiyle daha fazla tutamadı kendini ve omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

“Ay dur, dur. Gel otur şöyle, hele bir sakinleş bakalım da anlat ne olduğunu.”

Omuzlarından tutup tabureye oturttu Zilan’ı, ardından arkadaki kalfaya seslendi.

“Fırat, su getir oğlum çabuk.”

İki saniye sonra içeriden yirmilerinde bir oğlan çıktı, elinde su dolu bardakla. Ama Zilan’ın bardağı tutacak kadar bile gücü kalmamıştı.

Vücudundaki bütün yaşam enerjisi, parmak uçlarından çekilmiş de kemiksiz, içi boş bir et parçasına dönmüş gibi titriyordu.

Yıldız, Zilan’ın sıkı sıkı göğsüne bastırdığı Yusuf’u nazikçe onun kollarından kurtarıp kucağına aldı. Sonra da etrafına şaşkın şaşkın bakan Ahmet’e tezgâhın üzerindeki şekerlerden verdi.

“Oğlum sen şu köşedeki büfeye gidip çocuklara hemen tost, ayran falan alıp gel” deyip kalfayı gönderdi. Sonra diğer tabureyi Zilan’ın karşısına çekip oturdu.

“Ne oldu Zilan? Anlatsana.”

“Çıkarken üzerimize su döktüler abla” dedi Zilan. Sesi titriyordu.

“Allah, Allah! Yahu nasıl insanlar bunlar!”

“İyi insanlar abla da ne bileyim, kaynaşamadık işte… Benimseyemediler bir türlü bizi” diye cevapladı Zilan. İçinden geçenleri söylemeye cesareti yoktu.

“E peki sen neden çıktın ki evden? Hani konuşmuştuk, temizlik işi olduğu günler ben gelip alacaktım sizi.”

“Ev sahibi geldi abla, kirayı istedi yine. Ben de ne yapayım, gidecek yerim bir sen varsın. Sana danışayım dedim.”

“Haydaa! Yahu daha ay başı bile değil, ne kirasıymış bu? Zaten fahiş fiyata kiraladı o rutubetli, gudubet evini.”

“Ne bileyim abla, istedi işte. Sağ olsun, kimse ev vermezken, o açtı evini bize. Demek bir ihtiyacı var da istiyor.”

Yıldız, sinirli kıpırdandı yerinde.

Kucağında Yusuf olmasa sunturlu bir küfür patlatırdı ya, onun yerine sesini daha da alçaltarak, “Aman Zilan, iyilik mi anlatıyorsun bana? O evi, o paraya kim tutardı Allah aşkına? Orhan, adamın oğluna belediyede iş sözü vermeseydi nah kiralardı evini size!” dedi, nah derken bir elini de parmaklarını açarak Zilan’ın yüzüne doğru yaklaştırmıştı.

Zilan, Yıldız’ın sıcak ve samimi tavırlarıyla biraz kendine gelmişti. Elindeki şekeri nadide bir sanat eserine bakıyormuş gibi inceleyen Ahmet’e baktı. Oğlanın hali gülümsetti onu.

Kobané’de iken kocası Nezir, her cuma akşamı çeşit çeşit rahalardan getirirdi eve. Fıstıklı, güllü, incirli… O zaman Ahmet çok küçüktü, boğazına yapışmasın diye Zilan elleri ile minik minik koparıp verirdi ağzına. Sıcacık evleri, güzel bir hayatları vardı. Sonra her şey karardı. Evlerine isabet eden bomba, kocasını, hayatını, güzel anılarını, eşyalarını, her şeyini yok etmişti. Gayya kuyusu gibi karanlık bir uçurumun kenarında, geçmişin güzel anılarına tutunarak yaşamaya çalışıyorlardı artık.

Kafasındaki düşünceler, Fırat içeri girince dağıldı. Çocuğun elindeki torbadan sıcacık, mis gibi ekmek ve erimiş kaşar kokusu geliyordu. Küçük sehpanın üzerine hemen bir sofra kurdular. Ahmet’i arkadan getirdikleri ilaç kolilerinden birinin üzerine oturttu Yıldız. Yusuf’u da Zilan’ın kucağına verdi tekrar. Çocuklar karınlarını doyururken o da ev sahibi sorununu nasıl çözeceklerini düşünüyordu.

Sonra aklına parlak bir fikir gelmiş gibi sıçradı yerinden.

“Ah tabi ya! Nasıl düşünemedim ben bunu! Bizim halk eğitim merkezinin müdür yardımcısı çok yakın arkadaşım. O bahsetmişti geçende, buraya şimdi bir sürü yabancı bürokrat ve gazeteci geliyor ya… İngilizce kursu açmak istiyorlarmış merkezde ama öğretmen bulamamışlardı. Hatta bana sordu, ben verebilir miyim, diye. Ama benim hiç öyle bir zamanım yok. Al işte, tam da sana uygun bir iş! E biraz üstünü başını da toparladık mı, bence müdür bey de hayır demez. En azından biraz toparlarsınız kendinizi. Hem kreş de var, çalışanların çocukları ücretsiz gidebiliyorlar. Yusuf ve Ahmet için de çok iyi olur.”

Yıldız, makineli tüfek gibi nefes almadan konuşuyordu. Kelimeleri, kış güneşi gibi serin ve berrak bir umut kapısı aralamıştı Zilan’ın yüreğinde. Kara kış sonunda çirkin yüzünü bahara dönüyordu işte. Ne zamandır bekliyordu bu mucizeyi. Kendi için değil ama en çok evlatları için. Nereden geldiklerinin bir öneminin kalmayacağı yepyeni bir hayata başlayabilirlerdi. Yine. Yeniden.

Zilan, kucağındaki Yusuf’u yere indirdi. Yıldız’a sarıldı içtenlikle, gözleri pırıl pırıldı artık.

“Allah razı olsun abla senden” derken ellerini öpmeye çalışıyor, heyecanlı kelimeleri sevinçle dökülüyordu dudaklarından. Dükkandaki kasvetli hava bir anda değişmişti. Çocuklar da annelerinin eline, yüzüne vuran sevincin, heyecanın farkına varmış gibi gülmeye başlamışlardı.

“Eh hadi bakalım Zilan öğretmen,” dedi Yıldız.

“Şimdi seni benim arabayla eve bıraksın Fırat, yarın ben sana uğrar birkaç parça eşya getiririm. O muhtar olacak şerefsizle de konuşurum. Hem arkadaşımla da konuşmuş olurum. Ondan sonra bakarız nasıl yol alacağımıza.”

Arabaya bindiklerinde içi hala kıpır kıpırdı Zilan’ın. Kültür merkezine yaklaşırlarken sokak başlarını tutan zırhlı araçları gördü. İlçede her zamankinden farklı bir hareketlilik vardı o gün. Yürürken fark etmemişti ama şimdi gölgeye çekilen ara sokakların içinden gruplar halinde ellerinde kırmızı flamalarla gençlerin çıktığını görüyordu.

Merkezin önüne geldiklerinde kalabalık bir grubun slogan atarak eylem yaptıklarını gördüler. Fırat tedirgin olmuştu. “Eczaneye dönelim biz en iyisi” der demez müthiş bir gürültü koptu dışarıda. Aynı anda sanki binlerce keskin bıçak gökyüzünden yağıyormuş gibi üstlerine geldi. Alevlerle birlikte gri bir toz bulutu kapladı her yanı. Etrafta uçuşan kâğıt ve taş parçalarıyla beraber gökten kanlı et parçaları da yağıyordu.

Araba durmuştu.

Patlamanın etkisiyle Zilan arka koltukta yanında oturan Ahmet’in üzerine kapaklanmıştı. Kafasının içinde müthiş bir çınlama vardı. Dumandan yaşaran gözleriyle çocuklarına bakındı. Yusuf, kucağından iki koltuk arasına düşmüştü. Sesi çıkmıyordu. Yusuf’u kaldırdı önce, yüzü kan içindeydi. Başındaki örtüyle yüzünü silmeye çalıştı. O sildikçe, oluk oluk kan sildiği yerleri kaplıyordu tekrar. İçini korkunç, şiddetli bir panik duygusu yaladı. Yusuf’u kucağına yatırıp sırtına vurmaya başladı. Boğuk, hırıltılı, garip bir ses çıkıyordu boğazından.

Birden arabanın kapısı açıldı, “Dışarı çık hemen” diye bağırıyordu biri. Bir polis. Kucağında hareketsiz yatan Yusuf’u uzattı ona. Ahmet’e döndü sonra, elinde eczaneden aldığı şekeri sımsıkı tutuyordu avuçlarının içinde. “Ahmet, Ahmet!” diye seslendi birkaç kez. Çocuk ağlamaya başladı. Evladının ağlaması ilk defa mutlu etti Zilan’ı. “Çabuk olun” diye tekrarladı polis. Ahmet’i yarım yamalak kucağına alıp kendini arabadan dışarı attı Zilan.

Yer, gök muazzam bir kızıl örtü ile kaplanmış gibi yanıyordu. Etrafta koşuşturanlar, kolu bacağı kopmuş insanların yırtıcı çığlıkları, sirenler, silah sesleri… Kıyamet kopuyordu. Olduğu yere kapaklanmak için müthiş bir istek duydu içinde. Karnından boğazına doğru sıcak bir acı kapladı tüm bedenini. Gözleri karardı. Ahmet’i kucağından düşürmemek için yavaşça bıraktı kendini yere. Başı yere düştüğünde oğluyla göz göze geldi. Acısı kendi özüne döndürmüştü onu. Ne kendini sakınıyordu ne dilini. Göğsünün ortasında derin, kapkaranlık bir kuyu, dudaklarından bir dua gibi döküldü isyanı:

“Eynellah!”

Yıldız, patlamadan sonra bölgeye akın eden kadın dernekleri ve gazetecilerden bazılarına bölgeyi gezdirme görevini üstlenmişti. İngilizce öğretmeni Suriyeli Zilan’la, dokuz aylık Yusuf’un hikayesi herkesi çok etkilemişti. Patlamada araca isabet eden şarapnel parçaları, önce şoför koltuğundaki Fırat’a, sonra da arkada Zilan’ın kucağındaki Yusuf’un vücuduna ve Zilan’ın karnına denk gelmişti. Yusuf’la Fırat olay yerinde, Zilan ise hastaneye kaldırılırken ölmüştü.

Annesinin üzerine kapandığı Ahmet ise, cam parçalarından kaynaklanan ufak sıyrıklarla atlatmıştı patlamayı. O gün birkaç kadın gazeteci ve kadın derneklerinin temsilcileri Zilan’la Yusuf’un mezarını ziyaret etmek ve yaşadığı mahalleye gidip komşularıyla röportaj yapmak istiyorlardı.

Mahalleye vardıklarında aynı zamanda Zilan’ın ev sahibi olan muhtar karşıladı hepsini. Evin önünde sanki bir şenlik varmış gibi plastik sandalyeler yan yana dizilmiş, ortadaki masaların üzerine türlü türlü tatlılar, yöreye özgü yiyecekler dizilmişti. Yıldız’ın bu ikiyüzlülük karşısında midesi bulandı. Gazetecileri görünce yerlere kadar eğilen muhtarın elini sıkmadan geçip gitti yanından. Yüzüne bakmaya bile tahammülü yoktu. Zilan’ın evinin önüne geldiklerinde, evin kapısının açık olduğunu fark etti. İçeri girdi hemen.

Ev, Zilan’la çocuklarının yaşadığı zamandan çok farklı bir şekilde döşenmişti. Duvarlarından yemyeşil rutubet fışkıran oda beyaza boyanmış, yattıkları yer yatağı kaldırılıp yerine iki tane çekyat konmuştu. Yıldız daha önce defalarca geldiği evde halı olduğunu hatırlamıyordu. Oysa şimdi duvardan duvara halı kaplıydı oda. Derme çatma bir sobayla, minik bir buzdolabı bile konmuştu. Gözbebeklerine hücum eden gözyaşlarına hâkim olamadı.

İçinde yükselen koyu ve ağır öfke, hiddetli bir kasırga gibi vurdu zihnine.

Hışımla çıktı dışarı. O esnada komşu kadınlarla röportaj yapan genç bir kadın gazeteciye denk geldi.

“Çok iyi insanlardı, hepimiz çok severdik” diyordu komşu kadın.

“Zilan’ın üzerine bir kova suyu boşaltan kadın bu muydu yoksa?” diye düşündü Yıldız. Öte tarafta ev sahibi başka birine Zilan ve çocuklarına evini açtığından, evi dayayıp döşediğinden ve hatta her hafta eşinin eve yemek yapıp gönderdiğinden bahsediyordu.

“Pek temiz, namuslu insanlardı” diye ekledi öteki, herkes mahallerine olan ilgiden memnun, bunu nasıl kendi menfaatlerine dönüştüreceklerini düşünüyordu. Hiç kimse gerçekleri anlatmıyordu. Daha şimdiden, vahşete uyumlanan bu iğrenç ikiyüzlülük, ürkütücü bir sevecenlikte dışarıdan gelenlerin zihinlerine pompalanıyordu.

Yıldız, telefonunu çıkardı çantasından, Zilan’la çocuklarının fotoğrafını buldu galeriden önce. Sonra gazetecilerin etrafını saran mahallelinin fotoğrafını çekti. Ardından Twitter hesabını açtı.

Fotoğrafları ekleyip şöyle yazdı:

Kimse, kendinden öte olanın umuduna göz dikmez, ta ki o ölene kadar. Sonra o aldırmadığı ölümden yeni bir yol, bir umut devşirenler olur. Ne zaman ki göreceksin bu vicdan sapmasını, o zaman haykır dünyaya:

“Allah nerede?”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz