Aşk ve Farkındalık

Hayat Koca Bir Sahne

13 Şubat 2020

Yazı: Hayat Koca Bir Sahne | Yazan: Ateş Karadeniz

Tüm sahne ışıkları bana dönmüştü. Beni alkışlayan onlarca insana duyduğum saygı ve teşekkürü selamımla sunarken, kimi gülüyor kimi yaşlı gözlerle memnuniyetini kibar bir tebessüme bağlıyordu. İçimde işimi doğru yapmanın verdiği haklı gururdan ziyade, belli etmemeye çalıştığım bir burukluk vardı. Beni ayakta alkışlayan kalabalığın içinde sadece tek bir kişi oturuyordu. Sahneden seyircilere bakıldığında görünebilmesi en mümkün yerde, tam ortada.

Bacak bacak üzerine atmış, ifadesiz bir biçimde bana bakıyordu. Alkışlıyordu ancak el çırpışları sadece etrafına uyum sağlamak içindi sanki. Ya da ironik bir tebrik içeriyordu bilemiyorum. Seyircimin her biriyle göz teması kurup, minnetimi gösterdikten sonra kulise çekildim.

İçerisi ne kadar aydınlık ve ne kadar kalabalıksa, bana ayrılan oda o kadar karanlık ve sessizdi. Bunu özellikle her defasında bana yardımcı olanlardan rica ederdim. Hatta yeni gelenlerin bilmeme ihtimalini göz önünde bulundurduğumdan, kimi görsem “Bana biraz yalnızlık, karanlık bir ortam ve ruh halime göre kahve ya da bir bardak rakı verin” derdim.

Rahatlamam ve düşünmem için başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu.

Odama geldiğimde kendimi kahverengi deri koltuğun serinliğine ve yumuşaklığına bıraktım. İçeride sadece büyük bir ayna, tam karşısında koltuğum ve koltuğumun yanında minik bir sehpa vardı. Beni tanıyan yardımcılarım içeride yaşadığım burukluğu anlamış olacaklar ki odaya geldiğimde sehpada rakı vardı. Hemen büyük bir yudum aldım. İçimdeki burukluğun karmaşaya dönüşmesini engellemek için suya hiç yeltenmedim.

Rakının boğazıma bıraktığı acı, odaklanmamı engellesin istiyordum ancak ne mümkün. Bardağı sehpaya koyarken gözlerim birden aynaya takıldı. Kendime bakarken aklımda ne sergilediğim oyun ne o an yaşadıklarım ne de içinde bulunduğum durum vardı. Tek düşündüğüm aşık olduğum kadının, ben sahneden çekilirken son anda dudağında beliren veda gülüşüydü.

Aklım beni geçmişten kesitlerle bugüne sıkıştırdığında duraksadım. Başımı yerden kaldırmıyordum çünkü onu hala hayatımda istediğimi aynada görmeye dayanamıyordum.

O yıllarımı okşayan küçük bir kadındı.

Onunla ilk tanıştığımda ve sonraki yıllarda da aklımdan arkadaşlığımızın ötesinde bir şeyin geçmesi mümkün değildi. Haliyle birbirimizi ilişkilerimizde dahil her olayda daha yakından tanıma fırsatı bulduk hem de yıllarca. Ancak bir zaman sonra, hayatımızdaki çöküşler ikimizi de yere vurup kaldırınca aramızdakinin bundan çok daha farklı olduğunu anladık. Aynı anda aydınlanmanın sonu olmayacak arzusunu taşıyorduk. Olurun olmadığını bilerek, hep o fark ettiğimiz noktada çakılı kalıyor bir adım öteye hareket edemiyorduk.

En başta birbirimize duyduğumuz saygı, sonra arkadaşlarımız ve hayatın zorlukları aramıza engel koyuyordu. Ama tüm bunların yanında en önemlisi aşk yolunu yürüyemediğimiz takdirde arkadaşlığımızı kaybetme korkusu bir duvar gibi aramızda büyüyordu. Belki de zaten asıl sebep de o korkuydu. O yüzden yan yana yürüyerek farklı hayatların tadıyla içimizdeki özlemi bastırmaya başladık.

Sonunda ikimiz de evlendik.

En sevdiğim arkadaşımı ve aşkımı gönlüme saklayarak, hem kendimi hem hayatımı kandırmaya başladım. Sonrasında düşündüğüm çok oldu. Tüm bu acıyı göğüsleyen kalbim o zamanlar cesaret gösterebilseydi her şey nasıl olurdu? Aşk her şeyden önce biraz cesaret işi değilse, aşık oldum demek o yüce sevdalara hakaret olmuyor muydu?

İşte bu hakaret ruhumda çoğalırken kaçınılmaz gün gelmişti, bundan iki yıl önce…

Boşanmıştım, o da çocukları için sevmediği bir adamla evli kalmaya devam ediyordu. Bir gün arkadaş toplantısında aynı sahnedeki gibi yüzüme bakıp oturduğumuz masaya dönerek şöyle demişti.

“Bu hayatta imkansızlık aynı aşk gibi. İnsanın başına sadece bir kaç defa gelebilir. Belki bir belki iki defa… İşte o gerçek imkansızlık geldiğinde insan eskiden olanaksız gördüğü şeylerin aslında olanaklı olabileceğini anlıyor. Bence insan öncelikleri değişmeden önce, imkansız gördüğü her şeyi mümkün kılana dek zorlaması gerekiyor.”

Çocuklarından bahsettiğini anlamıştım. Benim çocuğum olmasa da nasıl bir kalbe sahip olduğunu biliyordum. Aynı kalbinde yatan “keşke”yi bildiğim gibi.

Bu konuşmadan sonra çağrıldığım hiçbir toplantıya katılamadım.

Onu gördükçe içimde büyüyen keşke ve geçmişte kalan imkansızlığın, cesaretsizlikten ibaret olduğuyla tekrar tekrar yüzleşiyordum. Ben toplantılara katılmadıkça o da oyunlarıma gelmemeye başlamıştı.

Ta ki bu güne dek…

O yüzden onu gördüğümde yaşadığım burukluk yerini böylesine bir acıya bıraktı. Rakı dudaklarımda acı ıslaklığını bırakırken aslında aşık olduğumdan beri durmaksızın oynadığımı fark ettim. Tiyatro sahnesinde oynadığım bambaşka birinin yaşamıydı. Hayatımda oynadığımsa tercihlerim sonucu yaşadığım mutsuzluğu gizleme biçimimdi. Bu gizleme oyununda beni izleyenler aynı tiyatrodaki gibi bazıları gülerek, bazıları memnuniyetle alkış tutuyorlardı.

Sevdiğim kadının da benim gibi yaşadığını biliyorum. En azından ilk şoku atlattıktan sonra şimdi şimdi bu karanlık odada düşünebiliyorum. O ifadesiz el çırpışı, belki de ikimizin bu hayatta sergilediği oyun içindi. Daha fazla tek başına oynamak istemediği için de aynı oyunu sergileyen bana ihtiyaç duymuştu. Göz göze geldiğimiz o anda bir anlığına da olsa oyundan sıyrılıp kendimiz olabilmemiz ve bir saniye de olsa dinlenebilmemiz için…

Onu görmek ne kadar iyi gelse de o veda eden bakışı paramparça etti içimi. Bardağım bittiğinde odadan dışarı çıkıp onu bulmak için ayağa fırladım. En azından birkaç cümle söyleyebilmek için tüm olmamışlıklar, olmayacak olanlar ve içimde kalanlar için…

Kapıyı açar açmaz karşımda duruyordu.

Beni görünce irkilse de bir anda gülümsedi, haliyle ben de gülümsedim. Gülüşlerimiz ne kadar içten olsa da bu tebessümler yıllardır süre gelen oyun için ısınma turu gibiydi. Sımsıkı sarıldık. Bu, oyuna başlamadan önce birbirimize hissettirdiğimiz son hakikatli duygulardı. Sonrasında her zaman ki arkadaşlığımız fazlasıyla olağan bir şekilde aramızdan aktı. Gerçek duygularsa yutulan cümleler eşliğinde bir kez daha güzel bir oyunun içinde alt metin olarak kaldı.

Zaman geçerken ruhum mutsuzluklarla, geç kalmışlıklarla ve korkularla olduğu yerde kaldı. Yani aslında bu hayat yüzümden hiç geçmeyen tebessümle “en iyi oyuncu” ödülüne layık görüldüğüm tek kişilik oyunumdu.

İçeri girip ikinci bardağı doldurduğumda aklımda kalan tek şeyse şuydu.

Ne demişti şair;

“ Seferi bir düzlükle kısıtlı yaşam adlı yolun
Yolumuz uzun ve biz seçiyoruz tercihleri
Gizlendikçe, bir oyunun içine düşer hakikatin
İnkar etsen de bilirsin
Hayat koca bir oyun sahnesi.”

Haydi Şerefe!

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz

Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan