Naftalin

Kabuk

4 Şubat 2020

Yazı: Kabuk | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

“Ooo… Kabuk tutmuş. İyileşiyor demek ki.”

Nasıl oluyor da o kabuğu görebiliyorsunuz bilmem ki. Bazı yaralar asla kabuk bağlamaz oysa. Alttan alttan hep kanar. Benzemez on iki yaşın yaramazlığından kalan küçük bir anının sızısına.

O anı gözümün önünde şimdi.

Sağ dizim kemiklerim görünecek kadar açılmış. Çünkü baba sözü dinlememişim.

“O yokuşu bisikletle inme!” demiş.

İnmişim. Hem de uçarak.

“Fren sıkma!”

Sıkmışım.

Bisikletle beraber deniz manzarasında devasa taklalar atarak.

Hastanenin acil odası tanıdık. Her ay başka bir yerime dikiş atan genel cerrah da tanıdık.

Ben, yara ve kabuk çocukluk arkadaşlarıyız.

Nerede olsak birbirimizi her türlü tanırız. Tanıdıkların olması acıyı hafifletir. Biliyorum. Sonra da öyle böyle geçer zaten. Daha da sonraları tatlı tatlı kaşınan ve zamanla kabuklaşan yaralar, dokunmaz isen çabuk iyileşir.

Bu sefer durum farklı.

Bu yaralar biraz değişik. Bildiğim türden değil. Göğsümün tam ortasında açılmış derin bir yara. Kanamıyor da. Cerrahın acil odasında dikiş atacağı türden değil. Yani tanıdık değil. Acı hafiflemiyor bir türlü. Gelip gidip dokunan da çok üstelik.

Bir insan hem yaralayıp hem iyileştirmeye uğraşır mı? Uğraşmak demeyelim gerçi ona. Olsa olsa durum geçiştirmek. Yazılarına kurban kahraman yaratmak. Sonra da vicdanını rahatlatmaya çabalamak.

Peki, bir insan “Günaydın” diyerek birini terk eder mi?

Evet edermiş.

Kurşun nasıl deler geçer, öyle yakarmış işte.

Sabah sabah annenin ısıttığı sütün fazla kaynamış olması gibi. Boğazına bir yumru oturmuş derler ya, geçemezmiş oradan ne bir yudum su ne bir dilim ekmek. Üstünden yıllar geçmiş. Hatırlaması zaman alıyor. Ama o ihanet ve değersizlik duygusu unutamadığım çocukluk yaramazlığım gibi gözümün önünde.

Geçmeyen bu acının nasıl başladığını ve nasıl bitebildiğini nasıl anlatabilir insan? İnsan bir acıdan kurtulmak için daha yakıcı bir acıya nasıl katlanıyormuş seneler sonra? İkisi bir arada. Suyundan da koy!

Kendimi huzurlu sandığım yolculuklarda aslında içim hep titrekmiş. Kötü bir şey olacağını önceden sezinlemek gibi. Ben ihanetin acısını sindirmeye çalışırken. Bir babanın apansız gidişi ile hangi yaranın daha büyük olduğunu yarıştırırken kendimce, günler de öyle çarçabuk geçiverirmiş. Büyümek buymuş birdenbire. Bir günde kişisel gelişmek buymuş.

Ömürlük sevgili, bir sabah kanata kanata gidermiş. Hiç ölmeyecek sandığın baban, mirası olarak bir ömür yetecek acı bırakabilirmiş sana.

Bir kış sabahı olmuş her şey. Bir türlü aydınlanmayan soğuk kış sabahlarından. Bilirsiniz. Bin bir telaş işe yetişme çabaları. Şehrin yakıcı rüzgârından korunmak için üst üste takılan bereler, atkılar gibi kabar kabar büyüyen iç sıkıntısıyla daha da grileşen bir gün. Kötüyü sezinlemek zor bir ruh hali. Ağır. Baş edilemezmiş.

Şehir içi otobüs karmaşasında telefonundan gelen “bi biip sesi”. Otobüsteki bir sürü insana, şoföre, memura öğrenciye hastaneye giden o tatlı yaşlı teyzeye. O mesajı sanki onlar okumuş da çok pis rezil olmuşsun gibi saklayamadığın dolan gözlerin. Hayır, hayır diyen iki yana sallanan başın. İneceğin durağı kaçırıp o soğukta yürürken hiç canının acımaması gibi yakıcı bir şey. Acımı duyabiliyor musunuz? Okuyun belki biraz ucundan belki az biraz anlaşılırdır ha?

“Günaydın eski sevgilim.”

“Günaydın şakacı sevgilim. Eski derken?”

“Bugün değişik bir günaydın olacak. Seni terk ediyorum. Bunu yazabildiğim için gün artık aydın bana. Bundan sonrasını var sen düşün. Senin gününün ve hatta günlerinin karanlık olması umurumda değil çünkü. Kendi gecende kaybolabilir, kendine, ailene arkadaşlarına, ojelerine, yünlerine bitmek bilmeyen pasta tariflerine sığınabilirsin. Lahanadan bibere, yapraktan domatese her şeyin pirinçli dolmasını yapabilirsin oyalanmak adına. Arada hakaret dolu mesajlar da bekliyorum senden. Yarı yolda bıraktım diye seni. Suçumu biliyorum. Senin hışmını da. Ve hatta mutsuzluğu kabul etmez bir Polyanna oluşunu da. Ama Polyannacım; kabul etmelisin ki bir ömür katlanamam ben sana. Bundan sonraki hamlelerini de biliyorum. Ne yapacağımı da. Gelip gözünün içine baka baka söylememi isteyeceksin benden bütün bunları. Söyleyeceğim.“

“Nisan ayının birinci gününde miyiz sevgilim?”

“Değiliz. Şubat ayının on üçü bugün. Bilirim. On üçü uğurlu bile sayarsın sen. Öyle de say zaten. Bazı yollar daha manzaralı git diye ayrılır.”

“Akşamdan mı kaldın? Şarabı, rakıyı fazla mı kaçırdın? Şiir yazmalısın sevgilim. Hatta roman. Ben miyim yeni kahramanın?”

“Sen tanıdığım en güçlü kadınsın. Bir roman kahramanı olamayacak kadar gerçek. Ne ayrılıklar, ne fiziksel acılar. Ne bıçak ne kâğıt kesikleri vız gelir tırıs gider sana. Sen her türlü ayakta kalırsın. Ben senin kocaman okyanusunda minicik bir damla bile olamam.”

“Vay ıssız adam ayakları ha! Yemem bunları.”

“Ellerim de ıssız benim. Hatta aklım da ıssız. Baba sevgisi görmemiş, hiç oyuncak alınmamış güvensiz bir erkek çocuğuyum ben. O yüzden daha fazla ilgi görebileceğim ve erkekliğimin kanıtlanacağı başka bir limana yüzüyorum eski sevgilim. Sal beni! Azlet beni! Arkandan ne kaybettim diye düşündürt beni! Git büyük acılar yaşa! Kendine sarıl. Bu hayat benim de! Başarırsın biliyorum. Bak ben dürüst bir ıssız adamım. Yıllar sonra dürüst bir ıssız sevgilim oldu diyeceksin. İyi ki de oldu diyeceksin. Yolun bundan sonrası senin. Elini bırakıyorum. Tek başına yürümeyi öğren.”

“……”

Mesajlar burada biter. Acı gelir içine oturur da şaka dersin. Komik olmayan, bayağı bir şaka. Kötü bir şaka gibi gerçekten algılamak istemiyor insan. Yarayı ilk o açıyor. İlk kesik. Sonra yetmiş yaşında araba kullanmakta ısrar edip hız delisi bir manyak adamın katili olmasına izin veren baban sahne alıyor.

Son sahne!

Henüz toparlamamışken bilinmeyen bir numara çaldırır telefonu.

“Ben taksici şu abin. Baban kaza geçirdi. Ambulansta. Oraya getiriyorlar hastane kapısında karşıla!”

Mektuplar yazıp odanın kapısının altından yazarak anlatan baban en acımasız sevgiliden daha acımasız olup tek bir ses tek bir cümle bırakmadan gidebiliyor. Gerçekten tek başınasın.

Elini tuttuğun bütün adamlar yalnız yürüyeceksin diyor. Hayır, bile diyemiyorsun. Seyretmek kalıyor geriye.

“O arabayı kullanma baba!”

Kullanmış.

Beş yedek anahtar yaptırmış. Anahtarları alma ihtimalime karşı!

“Şehirlerarası yola çıkma baba!”

Çıkmış!

“Emniyet kemerini tak baba!”

Takmamış.

Çarpışmanın etkisiyle arabanın kapısı açılmış kafası asfalt kadere çakılmış.

Terk edildim! Hayatımda en çok sevdiğimi düşündüğüm, şımardığım kendimi bıraktığım iki adam da beni terk etmiş.

Şimdi iki büyük yara ile baş başayım.

Birbiri ile yarışan iki büyük yara. Hangisi çabuk iyileşir? Hangisi ilk önce kabuk bağlar? Hangisi iz bırakmaz? Hangisi içinde hep kalır? Aynı gün içinde baş edemeyeceğimi düşündüğüm iki unutulmaz an. Önce dikiş atılır, gün aşırı pansuman yapılır. Yavaş yavaş acısı geçer sonra kabuk bağlamaya başlar sandım.

Genel cerrah amcanın anlattığı gibiyse, iyileşecek olan yara, trombosit arkadaşları yardıma çağırır. Biraz savaşırlar. Sen kazanırsın. Sonra onları hiç unutmayalım diye de ardında iz diye bir şey bırakırlar en fazla. Bildiğim bu.

Kabuk mu? Kabuğa daha çok var. Ateş içinde bir magmadayım şimdi ben. Yanıyorum. Alev taşıyor göğsümden. Ateş gibi yanıyorum.

Neredeyse bütün çocukluğum düşmeler, kazalar, sıyrıklar kesikler ile geçti. Gençliğim hakeza. Şimdi bile bu kural değişmedi.

Kabukla oynamak da keyifli.

Ama kanatınca geç iyileşiyor. Üç dört yaşlarımda bir sokak çeşmesinin içine düşerek dudağımı patlatmakla başladı herhalde milat.

Bütün yaramazlıklarda benim canım çok yandı. Çok kabuğum, çok fazla yara izim oldu. Ama anladım artık. Ben ne kadar yaramazsam benden iki kat yaramaz hayat!

Kabuk lazım vesselam.

Maddesel bir zırh olarak belki yediklerimize.

Gerektiğinde psikolojik bir duvar, yaşadıklarımıza.

Güvende hissetmek için bir ev. Yakınımızdakilere sığınmak için.

Lazım yani.

Ama işte o kabuğun kalınlığı da önemli. Ve kabuğun tutma zamanı ya da onu kaşıma zamanı da.

Her şey bir sistem içinde.

Kabuğunu kırıp da çıkanlara,

Dersini almışlara, kendi isteğiyle kabuk bağlamışlara…

Herkese.

Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Filiz 5 Şubat 2020 at 08:20

    “Kabuk bağlamış yarayı kaşıma, kanatırsın…” demiş bir bilge aşık!!
     
    Muhteşem olmuş, keyifle okudum.
    Yüreğinize sağlık, selamlar.

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 5 Şubat 2020 at 13:02

    Çok teşekkür ederim yorumunuz için.
    Çok mutlu oldum.

  • Cevap Yaz